Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Sömürgeciliğin Psikopatolojisi

Yazan

G      Ö      R      Ü      Ş

 

 

Sömürgeciliğin Psikopatolojisi

 

Ramazan Çeper

 

Sömürgeciliğin Manivelası Olarak Irkçılık Kuramı

Irkçılık bir sömürgecilik ideolojisi olup biyolojik özelliklerin bireysel nitelik ve yeteneklerde belirleyici olduğu ve bu şekilde oluşan farklılıkların belirli ırklar üzerinde kalıtımsal bir üstünlük veya dezavantaj sağladığı fikrine dayanır. Irk teorileri insan grupları arasında değer bakımından bir hiyerarşi oluşturmaya dayanır. İnsan türünü ırk açısından bilimsel savlarla sınıflandırma çabaları 18. Yüzyılda başlar. Öne sürülen insan ırklarının sayısı ve kapsamı o zamandan beri çok değişmiş ve ırkların sınıflandırılmasında büyük ölçüde keyfi davranılmıştır. Değişik ad ve kavramlar altında anılsa da, ilk geliştirilen kuramlar biyolojik sınıflandırma üzerinden yapılır ve üç kategoride toplanır.

Birincisi “beyaz ırk” (beyaz derili ya da kafkas), ikincisi “siyah ırk” (kara derili ya da negroid), üçüncüsü de “sarı ırk” (sarı derili ya da mongoloid). Bunlar Karl Linne’nin türleri sınıflandırma anlayışı çerçevesinde, “tip” denilen örnekler bir araya getirilerek belirlenmiştir. Başlıca tipler, dünyanın keşfi ve sömürge işgalleri sırasında Afrika ve Uzakdoğu halklarının görülmesi ve bunların sınıflandırmayı yapanların mensup olduğu Avrupa halklarıyla karşılaştırılması sonucunda ortaya çıkan aykırılıklara dayanılarak belirlenmiştir.

Irkçılığın insanlık tarihi kadar eski olduğu ve sınıflı toplumun başlangıç süreçlerinde ortaya çıktığı yaygın bir kanı. Oysa ırkçılık insanlık tarihinin oldukça geç bir evresinde ortaya çıkmıştır. İmparatorluklar sürecinin önemli aşamalarına kadar ırk konusunda pek fikir sahibi olunmadığı, bunun yerine toplumlar arası ayrımların başka normlar tarafından şekillendiği bilinen bir husus. Irkçılık esasen sömürgecilerin coğrafya keşifleriyle birlikte köle ticaretini geliştirdikleri 1550’li yıllara kadar gider.

Fakat bunun bilimsel kisvede sunulup toplumların bu ayrıştırıcı, aşağılayıcı, üstün ve aşağı kategorilerinde hiyerarşiye tabi tutularak meşrulaştırılması 200 yıllık bir geçmişe sahiptir. Bu ideoloji özellikle Arthur de Gobineau ve Houston Stewart Chamberlain tarafından bilimsel bir kuram durumuna getirilmeye çalışıldı. Irk teorisi, doğuştan gelen zekâ ve kültürel gelişme yetenekleri arasında bir hiyerarşi ya da duygu, kişilik ve mizaç konusunda insan grupları arasında bir değer eşitsizliği bulunduğunu ileri sürer. Böylece bu teori, insan grupları arasında bir değer eşitsizliği bulunduğunu, bunun da insan grupları arasında genetik değer eşitsizliğine dayandığını iddia eder. Ayrıca bütün bireylere, içinde bulundukları grubun özelliklerini atfederek, bu özellikleri bir stereotip durumuna getirir.

Günümüzde bilimsel bilgiler bu görüşleri yalanlamıştır. Zira insanların ırk şeklinde sınıflandırılması, açıkça ya da üstü kapalı olarak, genetik bakımdan insanları çeşitlendiren özellikleri sınıflandırmaya dayanır. Oysa genetik bakımdan değişik olan her şeyi ırk özelliği saymak, kendine özgü genlerin toplamı olan her insanı başlı başına bir ırk saymak sonucunu doğurur. Bu yüzden antropobiyolojistler bu görüşü reddeder. Aynı şekilde genetikçiler de bu yaklaşımı bilimdışı olarak adlandırır. Zira ilk çarpıcı sonuç, bir ırka özgü “belirtici” gen araştırmasının başarısızlığa uğramış olmasıdır. Eğer herhangi bir ırkta ve bu ırka mensup önemli sayıda bireyde yalnız o ırka özgü gen bulunsaydı gerçekten o gen “belirtici” olurdu. Fakat böyle bir durum söz konusu olmadığı için genetik açıdan da ırk teorileri bilimdışı bir spekülasyon alanı olarak görülür.

Irk teorisini geliştiren ülkelerin sömürgeci olmaları, Amerika ve Avrupa ülkelerinin geliştirdiği bu teoride sınıflandırmayı yine kendi biyolojik özelliklerini baz alarak yapmaları, etnik merkezciliğin de ötesinde, kendi dışındaki genotip ve fenotip özellikleri anormallik, marazlık, normun karşıtını sergileme, ters imgesini sahneleme biçiminde sunmaları biyolojik ırkçılığın yanı sıra kültürel ırkçılığın da gelişmesini sağlar.

Avrupa ve Amerika sömürgecilikleri salt bu ideolojiyi geliştirmekle kalmaz, bunun bir de aksi imgesini bir “ucube” tarzında, Disneyland havasında sunar. Bu bir tür “anormalliğin teşhiri ve teatralleştirilmesi biçiminde yapılır. Beden algısında en büyük ayrımcılık olan ırklar arası farklılıkların sergilenişinde olduğu gibi bir tür “sömürge bahçeleri” oluşturulur.

Sömürgeci yayılmanın bir gerçeği olarak ırklar arasında bir hiyerarşi kurulmuş oluyordu. İngiltere ve Fransa’daki “sömürge behçeleri”nin bir başka versiyonu, P. T. Barnum’un 1840’larda New York’ta kurduğu American Museum’dur. Burada sunulan kendi ırk kıstaslarının dışında kalan dünya ırklarının sergilendiği tipik bir “sömürge bahçesi”dir.[1]

Türk Tipi Irkçılık Teorisi Olarak Kafatasçılık

Dünyada ırk teorileri bu kadar revaçtayken ve Hitler ile Mussolini gibi pratik uygulayıcılarını yaratmışken, Portekiz ve İspanya örneğindeki gibi Güney Amerika ülkeleri sınırsız sömürüye açılmışken, İngiltere ve Fransa gibi sömürgeciler de bu yeni ideolojinin verdiği özgüvenle Asya ve Afrika’nın altını üstüne getirmişken, bir zamanların sömürgecisi olup üç kıtada at koşturmakla övünen bir imparatorluğun devamı olan çiçeği burnunda Cumhuriyetin bu konularda pek mahir ideologlarının da iştahı kabarmaz mı! Nitekim, geliştirilen biyolojik ırk teorisi siyahları, beyazları, sarışınları baz alan bir teori olduğu ve Türklerin biyolojik özellikleri bu kalıplara hem dökülemeyeceği, hem de kendine özgü bir teori geliştirmek istedikleri için, kafatası teorisinden bir ırk ideolojisi oluşturmaya çalışırlar.

Fakat bu da Türklüğün esası sayılan diğer pek çok teori gibi orijinal olmayıp, aktarmacı-montajcı fikirlerden devşirilerek kotarılan ve bünyede eğreti duran bir teori olur. Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte kolları sıvayan Türkçü ideologlardan Şevket Aziz, Yusuf Akçura, Afet İnan gibi isimler içine girdikleri arayışlar sonucu, İsviçreli anatomist Retzius’un ırk sınıflandırmasında kullanılacak kafatası ölçülerinden faydalanmayı kararlaştırırlar. İsviçreli Retzius ırk sınıflandırması için ölçüt olarak “kafatası endisi” teorisini geliştirir. Kafatası endisi, kafanın genişlik ölçüsünün uzunluk ölçüsüne bölümünün 100 ile çarpımıyla elde edilen endistir.

Retzius, antropometri pergeli ile kafatasının genişlik ve uzunluğunu ölçtükten sonra (ölçüden çıkan rakamlar 100 ile çarpılıp birbirine bölünüyor) üç tür kafatası olduğunu söyler. Buna göre;

65-75 arası ölçüde olan kafatasına Dolikosefal (uzun kafatası),

79-84 arası ölçüde olan kafatasına Mezosefal (orta yuvarlak),

84 ve üstü ölçüde olan kafatasına da Brakisefal (yuvarlak) denilir.

Yapılan ölçümlerle Türk tipi kafa yapısının Brakisefal olduğuna karar kılınıyor. Türk tipi kafa yapısının yuvarlak olması, iri olması ve kafa arkasında enseye yakın hafif yumru olması, bu kafatası ölçümlerinde tespit edilen diğer ayrıntılardan oluyor.

Geliştirilen kafatasçı ırkçılığından feyz alan devletin en üst düzey yetkilileri ellerine pergel ve gönye alıp kafatası ölçümleri yapmıyor tabii; Türk olmayan herkese höykürüyor, onların bu ülkede yaşam haklarının sadece Türk’e hizmetçilik yapma, ona uşaklık etmekten geçtiğini buyuruyor. Dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un, “Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı”; ve Celal Bayar’ın “Türk olmadığınızı söyleyenin yüzüne tükürün” demesi gibi İsmet İnönü’den Atatürk’e kadar devlet yetkililerinin bu yönlü pek çok inci döktüren yığınla konuşmaları mevcuttur.

Sahte bilimsel ırk tanımlamaları ırkçı bir söylem ortaya koymuştur ve bu ırkçı söylemin dışında var olamaz. Bununla birlikte ırksal farklılığa ilişkin genel görüşleri biçimlendiren yanlış anlamalara karşın, insanları ırksal gruplara ayırmak kuvvetle geçerlidir ve bundan kurtulmak oldukça güçtür. Sorunu daha da karmaşıklaştıracak olursak, bu görüşlerle bağdaştırılan algılar kalıbı, ‘ırk’ sözcüğünün çağrıştırdıklarını gerçek anlamından ayırmayı imkansız kılmaktadır. Çağrışımlar, değer ağırlıklı karşıtlıklar sistemi içine kilitlenmiştir; siyah-beyaz, kusurlu-kusursuz, pis-temiz, yabancı-yerli gibi. Ve bunlardan kurtulmamız çok güçtür. Eşitsizlik ırksal farklılık kavramı içinde kutsallaştırılmış ve farklılıklar arasındaki ilişki yönetme ve boyun eğmeye dönüşmüştür.[2]

Ortaya konulan bütünsel ırkçılık, psikolojik, ekonomik ve tarihsel süreçlerle ideolojik zihniyetin bir ürünüdür. Irkçılık asla kültürden bağımsız nesnel bir farklılık göstergesi olamaz. Peki bu kültür hangi psikozun yansımasıdır? Kendi alt kimliğini yaratmak, ötekini oluşturmak, aşağılamak, ezmek, sömürmek ve Mahmut Esat Bozkurt’un tabiriyle “hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı” dışında hiçbir yaşam hakkı tanımamak hangi bilinçaltının yansımasıdır?

 

Sömürgeciliğin Prokrust Yatağı

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Türkçü ideologlar eliyle sipariş bir tarih yaratılır. “Türk Tarih Tezi” adıyla bilinen, ama işin ironik yönü, hiçbir tarihsel bulguya bağlanmayan, araştırmaya ve alan çalışmalarına dayanmayan bu teze göre yeryüzünün en eski uygarlığını Türkler kurmuştur. Yazıyı ilk bulan Türklerdir. Anadolu da öteden beri Türk’tür, Yunan ve Roma uygarlıklarını da Türkler kurmuştur. Dahası Sümer, Mısır ve Hitit uygarlıkları da Türktür. Bunca uygarlığın yaratıcısı Türkler olduğuna göre bütün dünya dillerinin de anası da Türk dili olmalıydı! Böylece Türk sömürgeciliğinin yalan koleksiyonuna “Güneş Dil Teorisi” adıyla yeni bir koleksiyon malzemesi eklendi.

Bu hilkat garibesi türü anlatımlara Arabesk Anarşi adlı kitabında göndermede bulunan Reşat Çalışlar’ın ironik ifadesiyle, “İlginç olan, dikkati çeken ne varsa Türklerde. Ne milletmiş be, ne avangard, ne frapan milletmiş be. Başkasına da bir şeyler bırakın, yazık onlara da.” Haldun Taner’in “kabare tiyatrosu”na özgü sahne görüntülerini çağrıştıran bu anlatımlardan bir tarih teşekkül edildi, bir toplumun havsalasının sınırları oluşturuldu, yeni bir sosyalite örüldü.

Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi, Türk tipi sömürgeciliğin Prokrust yatağı haline getirildi. “Türkiye Türklerindir” sloganıyla Türkleştirme savaşının bindirilmiş kıtaları olarak rol biçilen kitleler bir tür Ortodoks milliyetçilik ve “vatan sahibi” oldukları hezeyanıyla kendi standartlarına uymayan insanları her yerde bu sömürgeciliğin Prokrust yatağına yatırır hale geldiler. Bu coğrafyada yaşayan her insanın aşina olduğu üzere yolda, otobüste, vapurda, kısacası her yerde Türkçe konuşmayan insanlara sataşıp kavga ederek onların “Türklük”lerini sorguya çekmek moda oldu. Bu manzaralarla karşılaşan insanda, meğer ne çok Führer ve Duçe özentisi tiple kuşatılmışız dedirten sürekli bir şovenizmin, linç ve provokasyonun sınırında yaşıyormuş hissiyatı oluşturuldu. Öyle ya, devlet, linç ve provokasyon örgütlemede, demagoji üretmede bir asırlık deneyimle adeta uzmanlığa terfi etmiştir.

Linç kültürünün mimarı Amerikan sömürgeciliği olmasına rağmen “boynuz kulağı geçer” misali Türk tipi sömürgecilikte geliştirilen linç kültürü yağmaya, çapula iştah kabartan, şovenist bir kültür, faşist bir ideoloji eşliğinde geliştirilir. ABD’deki “linç yasası”nda öldürmek yoktur, en fazla kırbaç cezası verilebiliyorken, Türk tipi linç kültüründe çılgınlık düzeyindeki katliamlarla kana, acıya boğma esastır. Murat Paker, Psiko-Politik Yüzleşmeler adlı kitabında linç kültürünün ilk ortaya çıkışını anlatır: “ABD Virginia eyaletinde 1780’lerde mahkemelerin ulaşamadıkları yerlerdeki haydutlarla baş etmek için uygulanan yasanın mimarı olan kişi yüzbaşı William Lynch; yasanın adı da Lynch yasası. Bu yasaya göre mahkemelerin erişemedikleri yerlerde cirit atan haydutlara, yakalandıklarında formel bir mahkeme sürecine gerek duyulmadan, yakalayanların ceza vermesine izin veriliyor. Virginia’daki Lynch yasasına göre en fazla kırbaç cezası verilebiliyor, idam yok.”[3]

Sömürgeciliğin Yalan Koleksiyonuna Yeni Bir Malzeme: Kızılelma

“Kızılelma” Türkçülüğün ırk sembolü olup yeryüzündeki bütün Türklerin kuracakları birlikteliği sembolize eder. Oysa tarihsel ve antropolojik veriler bu sembolün Türki topluluklarla hiçbir ilintisinin olmadığını, aksine Avrupa mitolojisine ait olup, Roma İmparatorluğu sürecinde Hıristiyanlığı temsil eden bir simge olarak öne çıktığını gösterir. Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde türlü dönemlerde, farklı kentlere bu adın verildiğini anlatır. İstanbul bunlardan bir tanesidir ve İstanbul’un işgalinden önce, elinde altından Kızılelma tutan Justinianus heykeli dolayısıyla kent Kızılelma kenti olarak adlandırılır. St. Pietro kilisesinin kırmızı bakır kaplı kubbesi nedeniyle ya da içinde asılı duran altın top nedeniyle Roma’ya da bu ad verilir. Çan kulesinde altın bir top asılı Stefani kilisesinin bulunduğu Viyana, Kızılelma sarayının bulunduğu Budin, İstolni Belgrad, Köln bu isimle anılan kentlerdir ve görüldüğü üzere tümü Hıristiyan değerleri simgeler.

Osmanlı sürecinde yeniçeriler arasında “kızılelma” terimi “düşman kenti”ni tanımlamak için kullanılır. Hıristiyanlıkta özdeş olduğu için Osmanlı ordusunun bir gün mutlaka ele geçireceği uzak düşman kenti olarak kullanılır.

Türk tarihinde bu terimi yazılı bir eserde ilk kez kullanan Ziya Gökalp’tir. Ziya Gökalp 1913’te yazdığı şiirinde “Türk gençliği yürüdü, / Arkasından tezgâhları sürüdü; / Her tarafı iş ordusu bürüdü! / Buymuş meğer Türk’ün Kızılelması” der. Ziya Gökalp’ten sonra milli edebiyat yazarlarından sayılan Ömer Seyfettin, terimi 1917’de yazdığı bir hikâyede kullanır. Daha sonra Üsküplü Jön Türkçü Yahya Kemal Beyatlı kullanır şiirinde: “Çıktı pür velvele Oronto’ya Ahmet Paşa / Tuğlar varsa gerek Kızılelma’ya kadar.

Bu şekilde Türk tarihi, kültürü, değerleri ve toplumuyla hiçbir ilintisi olmayan, Avrupa toplumlarına ait olup Hıristiyanlığın sembollerinden olan ve üstelik Osmanlı ordularınca “düşman kent” olarak adlandırılan bu sembol Ziya Gökalp tarafından araklanarak Türkçülüğün sembolü olarak gösterilir. İttihat Terakki ve onun çete örgütü olan Teşkilat-ı Mahsusa tarafından da bu sembol kısa sürede sloganlaştırılır. Turan fikriyle birleştirilerek Türkçülüğün ülküsü haline getirilir.

 

İran Mitolojisinden Devşirilen Bir “Turan” Hikâyesi

Türkçülüğün amentüsü sayılan, tabu haline getirilen “Turan” fikri de Kızılelma gibi başka halklardan, kültürlerden aşırmadır. Turan, Türkçülerin dünyadaki tüm Türkleri birleştirerek kurmayı amaçladıkları düşsel ülkedir. Bu da Kızılelma gibi mistifiye ederek ve sahte bağlantılar kurarak bir gerçeği yalanla sarmalama tarzında sunulur. Ameliyat öncesi anestezi gibi Türkçülüğün bünyesine enjekte edilen bu fikir, İttihat Terakki’den Kemalistler ve ülkücülere kadar Türkçülerin tümünün amentüsü olmuştur.

Türkçü ideologların İttihat Terakki sürecinde bünyeye antikorla birlikte aşıladıkları bu fikir, bir tür bağışıklık etkisi yapar. 1911’de Turan Neşri Maarif Cemiyeti adıyla bir dernek kurulur. Ziya Gökalp aynı yıl yayınladığı şiirde Turan’ı “Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan / Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan” diye tanımlar. 1912’de Halide Edip Adıvar, Yeni Turan adlı romanını yayınlar. Mehmet Emin Yurdakul 1918’de Turan’a Doğru adlı bir şiir kitabı hazırlar.

Turan fikrini Türk bünyesine enjekte eden bu Türkçüler, bir Orta Asya mefhumu ortaya atarak Osmanlı devletinin siyasal geleceğini Orta Asya Türklüğüyle bir “ırk” tahayyülü üzerinden birleştirmeyi amaçlıyorlardı.

Oysa Turan, İran mitolojisine ait olup Fars geleneğinde önemli yer tutan, onların edebiyatının bir parçası olan ve toplum değerlerini tanımlayan bir unsurdur. Mitolojide Turan, Feridun’un ortanca oğludur. Feridun İran mitolojisinin en eski kahramanıdır. Feridun’un Selm, Tur ve İrec isminde üç oğlu vardır. Feridun, egemenliği altındaki toprakları üç oğlu arasında paylaştırır. Doğu topraklarını Tur’a verir. Bir süre sonra Tur ile Selm aralarında anlaşarak üçüncü kardeşleri İrec’i öldürürler. Menüçehr de İrec’in intikamını almak için Tur ile Selm’i öldürür.

Turan, Tur’un hakimiyetindeki alan anlamına gelip İran’ın doğusundan Harizm ülkesine kadar olan toprakları tanımlar. “-An” aidiyet ve yer eki olup Tur ismine eklenerek Tur’a verilen bölgeyi tanımlar.[4] Dolayısıyla Türkçülüğün oluşturucusu sayılan Turan, Türk toplumu, kültürü ve tarihsel değerleriyle uzaktan yakından bir ilişkisi olmayıp İran mitolojisinden aşırmayla Türk bünyesine yapay olarak enjekte edilen millici bezirgânların işportaya sunduğu bir kavramdır.

Milli Kültürün Yarattığı Sosyal Patoloji

Mevcut Türk kültürü ontolojik ve epistemolojik olarak hastadır. Hayata ulusalcılığın ve siyasal dinciliğin soyut tepelerinden bakan, kibir hastası, depresif ukalalar yetiştiren bu kültür, alaturka ve kısmen arabesk, toplumsal sorunlar karşısında “seyretme apatisi” ile afyonlanmış, Amerikan toplumunun sosyal ve psikolojik hastalıklarını taklit edip aynı hastalıkların daha gelişmişlerini ya da daha karmaşık ve orijinallerini üreten, aynı zamanda Doğu’nun siyasal İslam çökeltisi altında kalmış, tarihin inanç hurdalığına kaldırılmış “selefiliğe” yeniden can vermeye çalışan, bilinç seviyesi olarak Recep İvedik standartlarında, arabeskimsi sokak bilgeliğiyle (!) övünen yeni bir insan tipi yaratmaktadır.

Türkiye’nin ürettiği en büyük kültürel üretim yine Türklüğün kendisidir. Kesinlikle bu toprakların tarihsel kültürüyle hiçbir ilintisi kalmamıştır. Bu tarihsel kültür de mevcut koşullarda imaj olarak kullanılıp vitrin süsü olarak sunulmaktan öte hiçbir sosyalitede vücuda gelmemekte olup yitiktir. Yitirilen şey Yunusların, Mevlanaların, dervişlerin, evliyaların turistik pazarlanmasıyla bulunmaz. Kaybedilen şey din pazarlamacılığı, mezhep işportacılığı, teolojinin maneviyatını sığınak yapmayı vaaz etmekle de bulunmaz.

“Yurtseverlik”, “ulusalcılık”, “vatanseverlik” olarak vitrine edilen şeyin de ulusal, toplumsal değerlerle, iktidarlara kul olmayı reddeden Türkmen geleneğinin yetiştirdiği Baba İshak, Baba İlyas, Bozoklu Celal, Şeyh Bedrettin gibi Anadolu’nun tarihsel Türkmen geleneğiyle hiçbir ilgisi kalmamıştır. Ernest Gellner’in “Ulusçuluk ulustan önce gelir. Uluslar olduğu için ulusçular değil, ulusçular olduğu için uluslar vardır” sözünün bildirdiği anlam gereği ulusçunun ulusla bir ilişkisi de yoktur. Sembollerini tarihsel toplumsal kültür geleneğinden oluşturmayıp, bayrak, asker postalı, devlet sınırı ve fetişleştirilen kişilerden oluşturan, askerliği dini ritüel haline getirip kışlaya “peygamber ocağı” diyen bir kültür “yurtsever” olabilir mi? Kültürel, sanatsal yönü olmayan salt politik argümanlar üzerine kurulu bir yurtseverlik olabilir mi? Sembollerini ve sloganlarını kültür, sanat alanından değil, militarizmden ve milli takım objelerinden seçmeyi tercih eden bir şey, ancak kültür sakatı olarak adlandırılmayı hak eder. Bu yüzden günümüzde Türklük adlı kültür ürünü temelde ırkçı, faşizan bir cevher üzerinde yükseliyor. Türk ruhu anti-edebi, anti-kültürel ve anti-sanatsal olup, sosyaliteye göre değil, devletin politik ihtiyaçlarına göre hareket eden bir ruhtur. Varolan sosyaliteyi tarihsel kültür hareketlenmeleri değil, devlet domine eder. Devlet toplumun bilinç terzisidir ve toplumun frekans aralığı Foucault’nun tabiriyle “dispozitifler” tarafından belirlenir. Yani toplumu yakalayan, yönlendiren, belirleyen, modelleyen ve denetleyen iktidar aygıtları tarafından…

Bu dibe vurmuş yozlaşma halini ve hasta kültürü Batıyla veya Batı değerleri içinde erimeyle gerekçelendiren ve sorunu temelde “dış” ile ilişkilendirmeye çalışan anlayışa Reşat Çalışlar’ın konu bağlamlı cümlesiyle cevap verelim: “Batı’dan ahlaksızlık ithal ettiğimiz yönündeki yaygın kanıya temelden itirazım, kesinlikle Batı’ya ahlaksızlık ihraç ettiğimiz gerçeğiyle olacaktır.

 

Anamorfoz ve Aşağılık Kompleksi

Slavoj Zizek İdeolojinin Yüce Nesnesi adlı kitabında Lacan’cı psikolojiye göndermede bulunarak düz bakışla görünemeyen önemli ayrıntıların ancak anamorfotik bir bakışla görülebileceğini söyler. Zizek anamorfozu şöyle açıklar: “Anamorfoz, görme duyusuyla dolaysız olarak algılanamayan, belirli bir biçime sahip değilmiş gibi görünen nesnelerin özel bir bakış açısından algılanabilir olması anlamına gelir. Anamorfotik cisimler, ancak belirli (ve sıradan olmayan aykırı) bir bakış açısından ‘yamuk bakarak’ algılanabilir, ancak bu sayede simgesel düzende bir yere oturtulabilir. Lacan’ın bakış/ nazar anlayışına göre ancak belirli bir konumdan ve belirli bir açıdan bakıldığında görünebilir ‘gibi olan’ anamorfotik nesnenin en iyi örneği Holbein’in ‘Sefirler’ tablosudur. Bu tabloda iki sefirin önünde, yerde duran ve anlamsız bir döşeme deseniymiş gibi görünen şey, tabloya yandan ve hafifçe başınızı yana eğerek (yamuk) baktığınızda, bir kafatası olarak algılanır.[5]

Bu yüzden anamorfotik bakışla baktığımızda ırkçı ruhun Golgota’sı gibi görünen şeyin aslında onun Aşil topuğu olduğunu görürüz. Eski bir halk deyimidir, “Şakül bir yana ne derece sallanıyorsa, tersi yönde de o derece sallanıyordur”. Üstünlük ve güçlülük arayışları, aşağılık ve güçsüzlük duygusunun maskelenmiş halidir. Hiçseme, küçümseme ve aşağılama isteği çoğu zaman alçalmış kendilik değeriyle yüzleşmenin refleksif yöntemidir.

Engin Geçtan, İnsan Olmak adlı kitabında “Eğer bir insan diğerlerini küçümsüyorsa, aslında küçümsenmekten korkan ve kendisini küçük gören biridir[6] diyerek değersizlik duygusuna ve bunun yol açtığı travmatik ruh haline, bunun yansıması olan nevrotik davranışlara atıfta bulunur. Geçtan bu değersizlik duygusunun yol açtığı davranışları daha teferruatlı çözümler.

Değersizlik duyguları yaşayan biri için diğer insanlar ya kendinden üstündür ya da aşağı; eşiti yoktur. Bazı insanları küçümser, çünkü onlarda kendisine benzeyen bazı özellikler görür ve bu insanları, hoşlanmadığı benliğini kendisine yansıtan bir ayna gibi algılar. Ama bunun bilincinde olmadığı için onları kendisinden daha değersiz bulur. Aslında başkalarını küçümseyen insan, kendisini de küçümseyen, dolayısıyla küçümsenmekten korkan biridir. Bir başkasının onu küçümsemesi, aslında kendinin de kendisini küçümsemekte olduğu gerçeği ile yüzleşmesine neden olur.[7]

Üstünlük anlayışı ve hükmetme arzusu nevrozludur ve aşağılık duygusunun yön değiştirmiş hali olarak ele alınır. Alfred Adler aşağılık duygusunu çözümlerken, aşağılık duygusundan ıstırap duyan kişinin üstünlük arayışına yöneleceğini söyler. Adler bu durumun üzüntüye, çekingenliğe, bunaltıya, korkuya, düşmanlığa, saldırganlığa, başkalarını geçmek gibi ıstırap verici bir gereksinime, hükmetme, birinci olma, başkalarını küçük görme vb. duygulara yol açmasıyla nevroza dönüştüğünü söyler.

Karen Horney de buyurganlık ve üstünlük gereksinimlerinin her zaman nevrotik belirtiler olduğunu söyler. Horney, Çağımızın Tedirgin İnsanı adlı kitabında nevrotik bireylerin karakteristik özelliklerini sıralarken şunları anlatır: “Başkalarıyla eşit olmayı kabul etmezler; ya üstün ya da aşağıda hissederler. Talimat, emir vermeyi, yönetmeyi çok sever ve her zaman öğretme eğilimindedirler.” Kürde karşı her konuda bir öğretmen tavrının, Kürde boyuna bir şeyler öğretme çabasının sömürgecinin yaralı benliğini onarma, kendilik değerini Kürdün sırtından yükseltme hali olduğunu en iyi Kürt bilir. Sömürgecinin en yalın sureti Kürt aynasında görünür; çünkü sömürgeciliğin en büyük şamarını Kürt yemiştir ve sömürgeciliğin bütün görünümlerine aşinadır.

Pierre Daco da nevrozun tipik özelliklerini Adler ve Horney ile aynı çizgide tanımlar. Daco’ya göre “nevrozlu bireyin başarıdan duyduğu tatminin iki kaynağı vardır. Başkalarını kafese koyduğu duygusu ve başkalarına zarar verdiği duygusu. Başkalarını bir şeylerden yoksun bırakma eğilimleri, başkalarından her şeyi esirgeyen bir kıskançlıkla gitmektedir. Başka birisinin kendisinden üstün olduğu tek elverişli durum yüzünden kendini gerçekten sefil, zavallı bir halde görebilir. Başkalarının başarısızlığını görmek, kendi başarısından daha önemlidir.”[8] Daco’nun “başkalarının başarısızlığını görmek, kendi başarısından daha önemlidir” dediği durumu anlamak için Türkiye’nin Kürt politikasına bakmak yeterlidir. Rojava’da güya rejim karşıtı bir politika geliştireceklerdi; fakat “Tilkinin kırk hikayesi de tavuğu avlama üzerinedir” misali, bütün politikası dönüp dolaşıp Kürdün siyasal varlığını, özgürlüğünü engellemeye endekslendi. Kendini “oyun kurucu” olarak adlandıran TC, sonunda “bizim pozisyonumuz oyun bozmak” dedi. Yani ortada plan, strateji, rejimle ilgili bir tasavvur yok; bütün planı Kürdü engelleme gayretine dönüşmüş durumda. Dünyanın neresinde olursa olsun Kürtlere, Kürtlerin hak ve hukuk arayışlarına karşı olmak koşuluyla şeytanla bile işbirliği yapmak bu devletin geleneğidir.

Nevrotik Çıkmazın Sömürgecilik Halleri

Sömürgeci sömürgesine karşı nobrandır. Sömürgeci kültüründe yaşam, sömürgeler zararına bir yarışma, daha iyi olmadığını mütemadiyen kanıtlama psikozu, küçümseyici üstünlük, hükmetme ve güç gösterisi üzerine temellenmiştir. Kürtlerle konuşurken bir çocukla konuşur gibi konuşması (“oğlum”, “koçum”, “delikanlı”, “çocuklar”) ona bulunduğu düzeyi hatırlatmaya yarıyor, onu rahatlatıyor. Yaşlı Kürtlerle konuşurken de bunama sendromuna uyan sarsak bir jargonla konuşurlar. Bu demektir ki onu hor görüyor ve konuşurken onun seviyesine inmek için ayrı bir gayret sarf etmeyi gerekli bulacak kadar da kendini büyük görüyor! Dahası, kendi sömürgesinden bireylerle ilgilendiğinde, önemli (!) bir insanın kendileriyle ilgilenmesinden dolayı minnet duymaları gerektiğini de bir şekilde hissettirmek sömürgeciliğin tipik davranışlarındandır.

Anthony Giddens Sosyoloji çalışmasında iki tür statü tanımı yapar. Bunlar ırk, cinsiyet, yaş gibi “iliştirilen statü” ve öğrenci, sporcu, işçi gibi “eriştirilen statü” olarak tanımlanır. Giddens bu iki statü tanımını yaptıktan sonra bir de “baskın statü” tanımını yapma ihtiyacı duyar ve kimi statülerin öteki statülere önceliği olduğunu ve bunların bir kişinin toplumdaki bütüncül konumunu belirlediğini söyler. Türkiye toplumunda en yaygın baskın statü iliştirilen statüdür, yani ırk statüsü… Baskın olan şey kişinin yetenekleri, edindiği beceriler, meziyetleri, beşeri nitelikleri değil, hangi ırka mensup olduğudur. Eğer sömürge kimliğine sahipseniz ya “Ermeni dölü”, “kahpe Rum” ya da “kuyruklu Kürt” gibi bir parya ve ucube bir Disneyland yaratığı muamelesi görmek, bir suç gibi, dünyaya çalınmış bir kara leke gibi kriminal bir vakıa olarak algılanıp Ape Musa’nın tabiriyle “hayata eksilerden başlamak” durumundasınız.

Peki sömürgeye neden “ucube” ve “parya” muamelesi yapılmaktadır? “Ucubelik”, onun radikal ötekiliğini birtakım emarelerle saklamaya çalışma, onunla aralarına görünmez mesafeler koyma ve verdiği huzursuzluğu hafifletme amaçlıdır. Georges Canguilhem ucubeliği şöyle tanımlar: “Ucubelerin varlığı, bize nizamın ne olduğunu öğretme gücüyle hayat hakkında soru işaretleri uyandırıyor. Başka bir deyişle ucubenin tanımına canlı tabiatını dahil etmeliyiz. Ucube, aksi değerli canlıdır.” Canguilhem’in “Ucube, aksi değerli canlıdır” sözünden hareketle, ucube muamelesinin sömürgeciye kendisinin ne kadar değerli olduğunu anımsatması için gerekli olduğu anlaşılır. Yitirmiş olduğu kendilik değerini, başkalarını kendinden daha aşağı seviyelere çekerek kazanır. Yani zedelenmiş kendiliğin boşluğunu doldurmak için başkalarını hiçleştirir. Egemenin ezdiği sömürge ne kadar düşürülürse, egemen kendi varlığını ve kudretini o kadar duyumsar! Erich Fromm bu tür insanları, yutulmamak adına diğerlerini ezmesi ve aşağı itmesi gereken bir orman (cangıl) varlığı olarak görür.

İnsanları yaralayıp yaralı kendilikleriyle yüzleşmeye zorlayarak ruhlarını ele geçirmeye çalışmak bir sömürgecilik karakteridir. Amerikalı oyun yazarı Eugene O’Neill, Amerikalıların “kendi ruhlarına sahip olabilmek için her zaman kendilerinin dışındaki her şeye sahip olmaya yönelik yaşadıklarını” söylüyor. O’Neill, bu saptamayla, kendiliğin değersizleşmesinden oluşan ve insanın dış objelere sahip olmak koşuluyla boşu boşuna kapatmaya çalıştığı açığı gözler önüne seriyor.

Türk sömürgeciliğinde ise daha nevrotik bir davranış sergilenerek kendi değersizlik hissi, başkalarını kendinden daha aşağı seviyelere çekerek gizlenir. Sömürgesini kendinden ne kadar aşağı seviyelere çekerse kendi varlık bilincini o düzeyde duyumsar. Düşürdüğü kişinin düşme seviyesi kendi ego onarımıyla doğru orantılıdır. Kuru bir dille ona ders verir gibi konuşur, onu küçümser ve alay konusu yapıp matrak bir teatral nesneye dönüştürür. Türk tiyatro ve sinemasında oynatılan Kürt tipinin hep matrak, kafalık isimlerle anılması, geleneksel Kürt kıyafetlerinin alay konusu olan figüranlar üzerinden sunulması buna örnektir. Alay kişiyi değersizleştirir, gülünç düşürür ve küçültür. Diğerlerinin gözünde bir nesneye dönüştürür.

Nevrotik düzeyde aşağılık kompleksi yaşayan birey değersizlik duygularıyla yüzleşebileceği ortam ve durumlardan uzak durur; değersizlik duygularını gidermek için üstün olma veya görkeme ulaşma amacını geliştirerek bitimsiz bir gayretkeşlikle üstün olabileceği durumlar yaratmaya çalışır. Hiçbir çağda insan bu kadar üstün ego yarışına girmemiştir. Çünkü aşağılık duygusu hiçbir dönemde günümüzdeki kadar gelişmemiştir. İnsan neden hep birinci olmak ister? Çünkü kendini aşağı görmektedir. Bu durum sömürgeci açısından düşünüldüğünde, aşağılık duygusuna neden olan, kendisini karşılarında ezik gördüğü Batı’nın her alanda kendisinden üstün olan durumunun yol açtığı psikolojiyi telafi edebilmek için sergilediği gayretkeşlik tam bir melodram konusudur.

Sömürgenin kendi sömürgecisine yaklaşımı nasıldır? Öncelikle onda narsistik bir incinmeye yol açmamak için özen gösterilir. Çok yumuşak eldivenler takılır, söylenmek istenen sözler hazırlanır, emilir, çiğnenir, evrilir çevrilir, sonra da sessiz adımlarla, ayak uçlarına basa basa yürünür. Sömürgeci kendi karşısında kendinden üstün bir kişi gördüğü zaman yumuşar. Tabiri caizse saldırı cephanesi içeri çekilmiş, saldırganın ini bir gül yatağına dönmüştür.

Bu haleti ruhiyeyi alan araştırmaları üzerinden açımlayan Deniz Bağrıaçık Sorsana Bizi Sevmiş mi? adlı kitabında Türk sömürgeciliğinin tipik davranışlarını gözler önüne serer. Bağrıaçık en çok da Türk bireyinin kendinden aşağı gördüğü “Doğu” insanı karşısındaki höykürmeci efendi pozu ile kendini karşısında ezik gördüğü Batı insanı karşısında yaranmacı, kendini sevdirmek için türlü şaklabanlıklar yapan tezat davranışlarını gözler önüne sermeye çalışır. Bağrıaçık, Türk insanının Batılı bireyle karşılaşması durumunda kendini sevdirmek için bitmez tükenmez bir arayış içine girdiğini ve tercümana mütemadiyen “Sorsana bizi sevmiş mi?” diye sorduğunu açıklar. Ona göre Batı’yı bugün tehdit olarak görenler de aslında beğenilmeyeceklerinin, istenmeyeceklerinin endişesini taşıyanlardır. Bağrıaçık, Türk bireyinin Doğu ve Batı insanı karşısındaki davranış farkını şöyle özetler: “Yabancı bizler için daha çok Batılı, Avrupalı demek. Batı’nın beğenmemesine hep içerleriz, ancak bizim doğumuzda kalan neresi varsa aynı muameleyi yaparız genellikle. Siyahilere Arap der, Hintliye fakir, Uzak Doğu toptan Çin’dir bizim için. Tunus, Fas, Cezayir yine Arap’tır. Rusya ve çevresindeki ülkeler de genellikle kadınlardan ibarettir ve onlara ‘Nataşa’ deriz.[9]

“Narsistik incinme”, büyüklük mitinin nesnelleştirdiği kişilerin onun karşısında konuşuyor olma durumuna denir. Sömürge bireyinin sömürgeci karşısında kendi kimliğiyle konuşması, efendi karşısında kölenin konuşmaya kalkışması misali egemen tarafından narsistik bir darbe olarak algılanır. Konuşmaya cüret etti diye sömürgenin yüzüne uzanmış parmaklar, had bildirme edalı retorik, oradan buradan “kovarız”, “atarız” veya “sevmeyen çeksin gitsin” gibisinden höykürmelerle çokça karşılaşılmaktadır. Sadece devlet katında değil, sokakta, mahallede ufak bir gerilim bile eğer egemen cenahta narsistik bir incinmeye neden olmuşsa, basit bir nezaketsizlik kavgası olmaktan çıkarak hiyerarşik bilincin tetiklediği etnik bir had bildirmeye varabilmektedir.

‘90’lı yıllarda zaman zaman Kürdistan’ın bazı illerinde gıda yardımı yapma adına cadde ortasına kamyon çekilir, un-şeker türü gıdalar dağıtılırdı. Uygulanan ekonomik ambargonun etkisinden sefalet düzeyinde yaşayan halkın bir torba un-şekere muhtaç hale geldiğini bilen yetkililer, özellikle bunları bu şekilde dağıtma durumunda ortaya çıkacak manzarayı da tahmin ediyorlardı. Bir torba un alabilmek için izdiham yaşanır, birbirini ezme görüntüleri medyaya servis edilerek günlerce haber konusu yapılırdı. Bu iki yönlü kullanılırdı: Birincisi halkı aşağılamak, ikincisi “yardım yapıyorum” adına “iyiliğinin” gözlere sokulmasını tertip etme fırsatını yaratmak. Birincisinde bu görüntüler eşliğinde spikerin haberi, “Siz daha kuyruğa girmeyi bilmiyorsunuz” diye halkı aşağılayıcı bir retorikle sunması; ikincisinde ise bu aşağılamayı “iyilik” adına tertip ederken bile “iyiliğinin” Oscarlık filmini sunarcasına, sefalet halinde yaşayan halkın sırtından bir de egosunu parlatma olanağı verirdi sömürgeciye. Benzer görüntülere şimdilerde Suriyeli mültecilere yapılan cüzi miktarlardaki para yardımlarında tanık oluyoruz.

[1] Alain Corbin-Jean Jacgues Courtune-Georges Vigorello, Bedenin Tarihi, Çev.: Saadet Özen, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2006, s.172

[2] Lola Young, J. Rutherford, Kimlik: Topluluk Kültür Farklılık, Çev.: İrem Sağlamer, Sarmal Yayınları, s.150

[3] Murat Paker, Psiko-Politik Yüzleşmeler, Birikim Yayınları, s.192

[4] Bu konuda bak.: Nimet Yıldırım, Fars Mitolojisi Sözlüğü, Kabalcı Yayınları, s. 689-690

[5] Slovaj Zizek, İdeolojinin Yüce Nesnesi, Çev.: Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul 2008, s. 245

[6] Engin Geçtan, İnsan Olmak, İstanbul 1995, Remzi Kitabevi, s. 61

[7] A.g.e., s. 75

[8] Pierre Daco, Çağdaş Psikolojinin Olağanüstü Başarıları, İnkılap Kitabevi, s. 179-188

[9] Deniz Bağrıaçık, Sorsana Bizi Sevmiş mi?, Yapı Kredi Yayınları

Okunma 601 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.