Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Komünistler Birliği - I (1847-1852)

Yazan
Komünistler Birliği - I (1847-1852)
Gülsen Güner
Engels, Komünistler Birliği’nin hikayesini neredeyse aradan 40 yıl geçtikten sonra, 1885 yılında, anılarına dayanarak ve hatırladığı kadarıyla Komünistler Birliği Tarihi olarak kaleme alır. Burada Engels kendisinin ve Marx’ın, Haziran 1847’de yapılan 1. Kongrede Komünistler Birliği adını alan Haklılar Birliği’ne giriş sebebini, kendilerinin geliştirdiği Tarih Bilimine dayanan “bilimsel sosyalizm” teorisinin doğruluğunun, bu örgütün liderliği tarafından idrak edilmesi ve işçi hareketine en uygun olan biricik teori olarak kabul edilmesiyle, açıklar. Hikayesine devam eden Engels, materyalist Tarih Bilimiyle reel işçi hareketine etkide bulunduklarını, Haklılar Birliği önderlerinin teorik görüşlerini, yürütülen sözlü ve yazılı tartışmalar, bildiri, makale ve mektuplaşma yoluyla değiştirdiklerini yazar; ona göre, kendilerinin bu çalışmaları teşkilat önderlerinin “sessiz dönüşümüne” yol açar. Engels, Haklılar Birliği önder kadrolarının bu “teorik aydınlanma süreci” sayesinde, “işçiler arasında o zamana kadar etkili olmuş komünizme ilişkin var olan teorilerin artık savunulamaz” hale geldiğini gördüklerini, bu teorilerden türetilen “pratik sapma ve yanlışları” idrak ederek, Marx’la kendisinin yeni teorisinin doğruluğuna ikna olduklarını ve onların görüşlerini benimsemeye hazır olduklarını, bizzat yanlarına gelerek kendilerine bildirdiklerini iddia eder (MEW 21, ss. 206-216).
Yine Engels 1891 yılında yazdığı bir makalede, Komünist Manifesto’yu “bilimsel sosyalizm ile işçi hareketinin birbiriyle alaşıma girerek kaynaşmasının” bir ifadesi olarak tanımlar. Engels bu makalesinde de örgüt liderliğinin, Ocak 1848’de Marx tarafından son biçimi verilen Manifesto’yu parti programı olarak kabul etmekle, kendileri tarafından geliştirilen Tarih Bilimini sadece onaylamakla kalmayıp, onu aynı zamanda “bilimsel komünizmin” gerçekleştirilmesi için ihtiyaç duyduğu biricik teori olarak anladığını da, göstermiş olduğunu ileri sürer (MEW 22, s. 248).
Doğu Alman ve Sovyet tarihçilerinden oluşan bir yazı kurulunun 1970 yılında yayımladıkları, Haklılar Birliği ve Komünistler Birliği’nin 1836-1852 arasındaki dokümanlarının[1] yer aldığı, binlerce sayfayı bulan oldukça kapsamlı üç ciltlik çalışmanın (BdK 1836-1852 1-2-3) önsözünde, Marx/Engels’in “bilimsel komünizm” ile işçi hareketini alaşıma sokma faaliyetlerine ilk olarak 1846 baharında, “proleter sınıf partisinin kurulmasının önünde en büyük engel teşkil eden sol-sekter Weitling’i”, devrimci işçi hareketinden izole ederek başladıkları belirtilerek, Engels’in ifadesine destek verilir (BdK 1 1970, ss. 19-20).[2]
Komünistler Birliği’nin kuruluşunun tarihsel anlam ve önemi, tarihte ilk defa işçi sınıfının küçük bir öncü grubunun, kendisini burjuva ve küçük burjuva etkilerden kopararak ideolojik, politik ve örgütsel olarak bilimsel komünist dünya görüşünü kabul etmesi ve böylece sınıf bilinçli bir işçi partisini yaratmasında yatar. Komünistler Birliği’nin kuruluşu işçi hareketi tarihinde her zaman kendini kanıtlayan bir gerçeğin ifadesi olmuştur; bu gerçek, yalnızca bilimsel komünizmin işçi sınıfının temel ihtiyaçlarına uygun olduğu ve yine yalnızca onun, işçi sınıfının dünya tarihsel misyonunu gerçekleştirmesinde vazgeçilmez teorik temeli sunduğu, gerçeğidir (...) Komünist Manifesto, Komünistler Birliği içinde bilimsel komünizmle işçi hareketinin küçük bir öncü grubunun tarihte ilk defa olarak birbiriyle kaynaşarak birleştiğinin göstergesidir (a.g.e., s. 28).
Bu çalışma ise, Haklılar Birliği’nde temsilini bulan “Devrimci İşçi Hareketi“ ile Marx/Engels’in kurucusu oldukları Tarih Biliminin[3], genel olarak iddia edildiği gibi, onların 1847 yılı başlarında Haklılar Birliği’ne girişiyle birlikte, birbirinin içinde giderek eriyerek kaynaşmadığını savunmaktadır. Marx/Engels’in örgüte girişinden sonra Haziran 1847’de yapılan 1. Kongrede Komünistler Birliği olarak reorganize edilen örgütün, sonraki 3-5 yıllık tasfiyeler, kesintiler ve kopuşlarla dolu kısa tarihinde bir kaynaşma görülmez. Marx/Engels Haklılar Birliği’nin Weitling dışındaki önder kadrolarını, iddia ettikleri gibi teorik meselelerde ikna ederek kendi “bilimsel sosyalizm” anlayışlarına değil, bir devrimin öngününde proleter hareketin görev ve hedeflerini burjuvaziyi desteklemeye indirgeyen pratik/politik çizgilerine ikna ederler esas olarak. Burada Marx/Engels Tarih Biliminin argümanlarını, Haklılar Birliği önderliğini feodallere karşı burjuvaları desteklemeye ikna etmek için, politik olarak istismar ederler. Evet; teslim edilmelidir ki, 1848 devrimi arifesinde örgüt liderliği, Marx/Engels’in savunduğu burjuva aşamacı/ilerlemeci devrim çizgisine çekilir; “çelişkilerle dolu” da olsa, burjuvaziye yedeklenir...
Fakat Marx/Engels ve örgüt liderliği her ne kadar devrimde burjuvaziyi destekleme taktiğinde anlaşsalar da, bu taktiği benimserken iki tarafın hareket ettikleri kalkış noktaları farklıdır; böyle olduğu içindir ki, bu anlaşma Schapper’in bahsettiği devrimin “fırtınalı günleri” içinde bozulur. Devrim patlak verdiğinde, tarafların “burjuvaziye destekten” aynı şeyi anlamadığı, yaşanan tartışma ve bölünmelerden görülür. Burada Marx/Engels Tarih Bilimine, devrimci faaliyeti sevk ve idare etme misyonu yükleyerek, onun argümanlarını politikayla kısa devreye sokar ve komünizmin/devrimin gerçekleştirilmesini nesnel tarihsel koşulların analizinin sonuçları üzerinden, yani objektif şartlar üzerinden savunurken, örgüt liderliği “proletaryanın burjuvaziye destek politikasını” yığınlarda “komünist düşüncenin eksikliği”, komünist fikirlerin henüz ete kemiğe bürünmemiş olması gibi, pratik/politik güç ilişkilerinin yetersizliği, yani sübjektif koşullar üzerinden savunur.
İki bölüm olarak düşünülen bu çalışmanın ilk bölümünde Marx/Engels ile Komünistler Birliği’ni oluşturan Haklılar Birliği’nin eski kadrolarının 1847 yılı sonuna kadar olan dönemdeki teorik/politik konumlanışları, çalışmanın ikinci bölümünde ise sözü edilen taraflar arasında 1848 yılından 1852 yılına, yani örgütün Marx tarafından tasfiye edilmesine kadar yaşanan süreçteki teorik/politik görüş ayrılıkları ve bunların sebepleri incelenecektir. Bu çalışma, 1847 yılında Komünistler Birliği adını alan yapının, ezilenlerin kurtuluş mücadelesinde işgal ettiği sembolik değerine rağmen, kendi önceli olan Haklılar Birliği gibi devrimci bir örgütle karşılaştırıldığında, devrimcilikle ilişkisinin çok zayıf kaldığını ve esas olarak bir işçi eğitim derneği olmanın ötesine geçemediğini savunmaktadır.
Önce, Haklılar Birliği’nin 1846 yılına kadarki durumu, daha önce Teori ve Politika’nın 51/52 ve 54. sayılarında incelendiği için kısaca özetlenerek geçilecektir.
Haklılar Birliği çizgisinin politik
homojenliğini yitirmesi
1836 yılında Paris’te kurulan illegal devrimci teşkilat Haklılar Birliği’nin görece homojen olan teorik/politik çizgisi, Blankistler tarafından örgütlenen 1839 Paris devrim girişimi yenilgisinin ardından, bu yenilgi örgüt liderleri arasında yılgınlığa sebep olduğundan, homojenliğini kaybeder. Bu girişimin başarısızlığa uğramasıyla birlikte Proudhon, Cabet, Owen gibi barışçıl/pasifist öğretileri savunanlar Haklılar Birliği önderleri üzerinde, Weitling dışarıda tutulmak koşuluyla, etkili olur. Örgüt önderlerinden Karl Schapper ve Heinrich Bauer’in[4] reformculuğun kol gezdiği Londra’ya sürgün gitmesi ve örgütün komünist devrimci teorisyeni Weitling’in İsviçre’de 1843 yılında hapse girmesi, bu sorunu daha da katmerleştirir. Haklılar Birliği liderliğinden Schapper, Ewerbeck[5] ve kısmen Moll[6], Bauer sözü edilen pasifist öğretilerin etki alanına girerek, devrimin barışçıl yollarla gerçekleşeceğini savunurlar.
Weitling’in, 1838’de yazdığı örgüt programı olan İnsanlık metnine daha sonraki yıllarda yaptığı, devrimin şiddet yoluyla gerçekleşeceği, ezilenlerin, feodallere ve burjuvalara karşı bağımsız bir blok olarak kendi bayrağı altında mücadele etmesi zorunluluğu, devrim güçleri içine sadece işçi sınıfının değil, aşağılanıp “lümpen proletarya” denilerek hor görülen şehir yoksullarının ve diğer ezilen katmanların da katılması gerektiği ve devrimden sonra geçiş süreci olarak proletarya diktatörlüğü zorunluluğu gibi, devrimin strateji ve taktiğine yönelik yaptığı teorik/politik katkılarının bir kısmı, örgüt liderliği içinde kabul görmez.
1844 yılına kadar teşkilatın Paris, İsviçre ve Londra seksiyonları arasında ekseriyetle yazılı olarak yürütülen politik tartışmalar, Weitling’in hapisten çıkıp Londra’ya gelişiyle birlikte bu kez Schapper ve Weitling arasında yüz yüze yürütülür. Weitling’in hazırladığı “komünist taktik ve stratejinin” temel sorunlarına odaklanan bir taslak 1845 yılı boyunca yoğun olarak yürütülen tartışmalarda ele alınır (BdK 1 1970, ss.214-237). Bu tartışmalarda Schapper ve örgütün Londra seksiyonu, Weitling’in politik devrimci çizgisi karşısında Aydınlanmacı, pasifist bir çizgiyi savunurlar.
Weitling’in, Aydınlanmacı ve pasifist komünizmi, teşkilatın teorisi olarak kabul etmeyeceğini açık bir biçimde göstermesiyle birlikte, Londra’da tartışmalar 1846 yılının Ocak ayında bitirilir. Şubat 1846’da Marx’ın Weitling’i Brüksel’e, kendisi ve Engels’in birlikte kurdukları Komünist İrtibat Komitesi’nin toplantısına çağırmasıyla birlikte, tartışmalar bu kez de orada devam eder. Burada Marx, Haklılar Birliği içinde yaşanan ideolojik-politik çatışmanın taraflarından biri olan Schapper’in Aydınlanmacı-ilerlemeci çizgisinden yana tutum alarak, teşkilat içinde Weitling tarafından temsil edilen politik-devrimci çizgiyi mahkum eder ve Weitling’i Komünist İrtibat Komitesi’nden Mayıs 1846’da dışlayarak tartışmaları sonlandırır. Weitling’in hareketin dışına düşmesiyle birlikte Schapper, pratik olarak teşkilatın en etkili ismi haline gelir ve buna bağlı olarak teşkilat merkezi, Kasım 1846’da Paris’ten Londra’ya taşınır. Burada bir parantez açılarak Schapper üzerine kısa bir bilgi verilecektir.
Karl Schapper
Karl Schapper 1812 yılında Güney Almanya’da yoksul bir köy papazının oğlu olarak dünyaya gelir. Annesi kendisinden iki yaş küçük kardeşinin doğumu sırasında ölür; Schapper de, öksüz olarak büyümek zorunda kalanlardandır...
Schapper, 1831 yılı yazında, orman mühendisliği bölümünü kazanır; üniversiteye adımını atar atmaz, daha henüz 19 yaşındayken devrimci gençlik teşkilatı ile irtibatlanır ve bu örgütün köylerde düzenlediği gizli toplantılara katılır. Bu toplantılar, halkın içinde bulunduğu kötü koşulların ancak şiddete dayanan bir devrimle ortadan kaldırılacağı düşüncesinin ağırlık kazandığı toplantılardır (Kuhnigk 1980, s. 36).
Üyesi olduğu gizli teşkilatın Haziran 1833’te Frankfurt’ta politik tutukluları kurtarmak için organize ettiği karakol baskınına katılan Schapper, bu baskın sırasında yakalanarak tutuklanır. Üç aylık bir tutukluluktan sonra geçici olarak serbest bırakılan Schapper, mahkeme sonucu tutuklanma olasılığı yüksek olduğundan 1834 yılında Almanya’yı terk ederek İsviçre’ye geçer (Lewiowa 1965, s. 78). Schapper’in bundan sonraki yaşamı, Almanya’daki devrim yılları olan 1848/49 ve sonraki tutukluluk yılları hariç, hep sürgünde geçer...
İsviçre’ye varır varmaz hemen devrimci göçmen örgütleriyle ilişkiye geçen Schapper, ayağının tozuyla İtalyan devrimcisi Mazzini’nin askeri birliği ile birlikte Sayoven saldırısına katılsa da, bu eylemin başarısızlığa uğraması sonucu İsviçre hükümeti tarafından tutuklanır. Altı aylık bir tutukluluğun ardından Bern’e giden ve orada önce ormancılık işlerinde çalışan Schapper, daha sonra İsviçre’yi terk ederek Belçika üzerinden Fransa’ya geçer. Fransa’da, akademik alandan gelmesine rağmen proleterleşerek fırıncı, fıçıcı ve aşçı olarak çalışır; daha sonra da mürettip olur; Londra yıllarında ise yabancı dil öğretmeni olarak yaşamını idame ettirir (Becker 1975, s. 124). Paris’te, önce göçmenlerin illegal örgütü Horlananlar Birliği’ne üye olan Schapper, daha sonra bu örgütün devrimci kanadı içinde yer alan Weitling’le birlikte buradan koparak, 1836’da Haklılar Birliği’nin kurucuları arasında yer alır.
Blankistlerin örgütlediği Paris 1839 ayaklanmasının yenilgisinin ardından devlet, Mevsimler Derneği’yle beraber Haklılar Birliği’ni de dağıtır. Teşkilatın lider kadrolarından olan Schapper, Bauer ile birlikte ülkeden sürüldükten sonra Londra’ya geçer ve orada teşkilatın Londra şubesini örgütler. Burada giderek pasifist Owen’ın fikirlerine yanaşan Schapper, devrimci taktikle ilgili olarak “fiziksel şiddete” karşı Çartist düsturun “ahlaki şiddetini” benimsemeye başlar. 1845 yılı boyunca Weitling’le yürüttüğü tartışmalarda bu “barışçıl propaganda yöntemleri ile komünizmin gerçekleşeceğini” savunur. Lewiowa, Schapper’in “teorik olarak, barışçıl mücadele savunuları”nın, onun devrimci karakterine ters olduğunu düşünür; ki haklıdır. Nitekim Schapper’in devrimcilik damarı sık sık nüksettiğinden, İrlandalıların İngilizlere karşı yürüttüğü silahlı mücadeleyi ve Polonyalıların ulusal davasını başından itibaren destekler  (Lewiowa 1965, ss. 81- 86).
1847 yılında Haklılar Birliği’nin Komünistler Birliği olarak reorganize edilmesinde Schapper esas politik aktör olarak, merkez komitesi adına Marx/Engels ile yazışmaları yürütür. “Çelişkilerle dolu” da olsa, Şubat 1848 devrimi arifesine gelindiğinde Schapper ve örgüt liderliğinin, Marx/Engels’in savunduğu “feodalizme karşı proletaryanın burjuvaziyle ittifakı” taktiğine kazanıldığı söylenmelidir (bkz. Becker 1975, s. 125). 1848’de devrimin patlak vermesiyle birlikte Paris üzerinden Köln’e geçen Schapper, Gottschalk’ın tutuklanmasından sonra Köln İşçi Derneği başkanlığını Moll ile birlikte üstlenir ve silahlı Köln Halk Birliklerinin örgütlenmesinde aktif görev alır. 25 Eylül 1848’de Köln’de tutuklanan Schapper, delil yetersizliğinden Kasım ayında serbest bırakılır.
1848/49 kışında ise Schapper ve Moll, Marx/Engels’in Komünistler Birliği’ni tasfiye etmesini eleştirir. Schapper örgütü illegal olarak yeniden organize etmek için Güney Almanya’ya geçer. Buradaki politik faaliyetlerinden ötürü tekrar tutuklanır. Yaklaşık 8 ay süren tutukluluğu döneminde Köln’de bıraktığı eşi ve üç çocuğundan biri yoksulluktan ölür; diğer iki çocuğunun bakımını “devrimin şairi” Freiligrath ve Lasalle üstlenir. 1848 devriminin yenilgisinden sonra, Şubat 1850’de hapisten çıkan Schapper, doğduğu ve büyüdüğü topraklara, devrimle birlikte geri döndükten sonra, bir yılını hapiste geçirdiği toplam iki buçuk yıllık (1848-1850) devrimci faaliyetinin ardından tekrar sınır dışı edilir; O, çocuklarını da yanına alarak Londra’ya geri döner. Eylül 1850’de Marx/Engels ile politik olarak çatışır; bunun sonucu olarak Komünistler Birliği bölünür. Yabancı dil dersi vererek geçinmeye çalışan Schapper’in Londra’da geçirdiği 20 yılı yoksulluk içinde geçer. 1870 yılında 57 yaşındayken ölür (Lewiowa 1965, s. 90).
Dürüstlüğü, açık sözlülüğü ve davaya bağlılığı nedeniyle işçiler onu “yaşayan canlı barikat” olarak adlandırırlar. Büyük bir örgütçü ve pratik işlerin insanı olarak güven uyandıran Schapper, kararlı bir eylem adamıdır. Engels sonraki yıllarda onun “teorik kavrayışı zayıf” olsa da, yine de “örnek bir profesyonel devrimci” olduğunu belirtir (MEW 21, s. 207). Marx da, Schapper’in “teorik olarak zayıf” olduğunu, kendi teorisini teşkilat içinde şevkle yaydığı yıllarda değil, onunla kavgalı olduğu 1850’li yıllarda yazar. Marx, kendisine karşı Schapper’le birlikte hareket eden Willich’i de onun yanına katarak, bu ikilinin hiçbir zaman “kendi fikirlerine sahip olma haysiyetinde” duyarlılık göstermediklerinden, “kafalarının içinde hep başkalarına ait olan fikirlerin tuhaf, kötü bir yorumunu” taşıdıklarından, üstelik bunları “inanılır bir ilke olarak” kabullenip savunduklarından şikayet eder (MEW 8, s. 413).
Marx’ın Engels’e yazdığına göre Schapper, yaşamının son demlerinde kendisini ziyaret eden Marx’a, kendisinin hiçbir zaman “teorisyen” olmadığını söyler. Schapper’in bu ifadesi gerçekte, kendisinin teorik fikirlere açık olmadığını değil, onun esas olarak pratik işlerin insanı olduğunu gösterir. Devrimci bir örgüt, sadece teorisyenlerden değil, tam tersine “beş benzemezler”den oluşur; Schapper “beş benzemezler”den biridir.
Evet; Schapper teorisyen değildi belki, ama Marx/Engels’in Tarih Biliminden türettikleri politikanın, yani proletaryayı burjuvaziye yedekleme politikasının devrimci olmadığını, fırtınalı yıllarda bizzat deneyimleyerek idrak edecek bir devrimci birikime de, sahipti.
Evet; Schapper teorisyen değildi; teorik bir formasyonu yoktu belki; peki ama teorisyen olup da, devrimci olmayanlara ne demeli...
Schapper, Weitling gibi her dönemde, yani hem devrimci dönemde hem de devrimci olmayan dönemde, bir devrimci olarak kalmayı belki başaramadı; ama O, en azından devrimci dönemde kesin olarak devrimciydi. Bir üçüncü grup daha vardır ki; bu gruba girenler, devrimci olmayan dönemde devrimci olmadıkları gibi, devrimci olan dönemde bile devrimci olmayı başaramazlar.
Haklılar Birliği önderliği ve
Komünist İrtibat Komitesi ilişkisi 1846
Schapper Marx’la ilk olarak 1845 Ağustos ayında, yani Weitling’le yoğun teorik/politik çatışma içindeyken, Marx’ın Londra’ya yaptığı bir seyahat sırasında tanışır ve bu tanışmanın akabinde aynı yıl içinde Kardeş Demokratlar (Fraternal Democrats) adlı uluslararası bir birliğin kurucuları arasında yer alır (Schraepler 1972, s. 181). Daha sonraları Schapper, liderliğini Çartist Hareketin sol kanadından Julian Harney’in yaptığı bu yapının sekreterliğini de üstlenecektir. Aynı şekilde Harney de, Haklılar Birliği’nin üyesi olur. Yine Engels’in de, Kardeş Demokratlar’ın yayın organı olan Northern Star’da yazıları yayınlanır (MEW 21, ss. 212-213). Kendine “bütün insanlar kardeştir” sloganını seçen Kardeş Demokratlar, Schapper örneğinde olduğu gibi bünyesinde proleter unsurlar taşısa da, esas olarak radikal burjuva bir yapıdır.
Doğu Alman tarihçi Becker, Schapper’in kendisini “ütopizmden yavaş yavaş çözüp Marx/Engels’in bilimsel komünizmine bağlaması”nın, işte tam bu yıllardaki faaliyetleri içinde gerçekleştiğini düşünür; fakat ona göre yine de “Haklılar Birliği liderliği, hâlâ “Hakiki Sosyalistlerin” etkisi altındadır” (Becker 1975, s. 125). Meslektaşı Förder de “1846 yılı sonunda bile kuşkusuz ki, Haklılar Birliği’nin merkezi organı içinde Marx/Engels’in Bilimsel Sosyalizminin açık bir şekilde kabul edilmesine yönelik hâlâ ciddi karşı çıkışlar vardı ve bütün küçük burjuva ideolojik akımlar, daha henüz alt edilememiş, üstesinden tam anlamıyla gelinememişti” diyerek, onunla aynı fikri paylaşır (Förder 1960, s. 131).
Weitling’in devrim teorisini, “işçi hareketinin güncel ve yakıcı olan sorunlarını çözebilme noktasında yetersiz bulduğu için reddeden” Londra’daki Haklılar Birliği’nin merkezi önderliği, “komünizme yeni bir teorik temel kazandırma ve buna bağlı olan taktik yönelimi oluşturma” arayışlarına devam eder. 1846 yılı boyunca işçi hareketine kendilerinin uygun gördüğü teori arayışlarına devam eden Londra liderliği, bir yandan Weitling’in teorisinde devrim güçlerinden sayılan şehir yoksullarını, “lümpen proletarya” diye hor görerek dışlarken, diğer yandan onun teorisine “içkin olan”, komünizmin “işçilerin, ezilenlerin kendi verecekleri mücadeleyle bire bir bağlantılı olduğu fikrini”, muhafaza ederek sahiplenir. Buna göre “komünist teori”, esas ve ağırlıklı olarak “ezilenlerin kurtuluş mücadelesinin deneyimlerinden çıkarılan sonuçlara bağlıdır”; bir başka ifadeyle ezilenlerin kurtuluş mücadelesi deneyimleri komünist teori içinde belirleyicidir (bkz. Brandenburg 1977, s. 159).
Örgütün önder kadroları ezilenlerin kendi mücadele deneyimlerini belirleyici bulmakla birlikte, daha önce de belirtildiği gibi, aynı zamanda, 1842’lerden beri komünist teorinin felsefi ve bilimsel ayaklarını oluşturma amacıyla yöneldikleri, bu alanda eserler vermiş olan Cabet, Proudhon, Grün, Owen, Feuerbach, Marx/Engels’in etkilerine de açıktırlar.[7]
Aynı yıllarda Marx/Engels, işçi hareketinin teorisini oluşturma noktasında iddialı aydınlar olarak öne çıkarlar. Daha önce de söylendiği gibi, komünist teorisyenliğini hem 1844’te, hem de sonraki yıllarda yaptıkları değerlendirmelerde açık olarak kabul ettikleri Weitling’i (MEW 21, s. 209), Brüksel’de kurdukları Komünist İrtibat Komitesi’ne davet eden Marx/Engels, çatışma sonucu onu, kendi teori ve politika anlayışlarıyla uyuşmaz gördüklerinden Mayıs 1846’da dışlarken, bir yandan da aynı günlerde, teorik eserler vermiş diğer kesimlerle irtibat kurma çabası içine girerler.
Bu bağlamda Marx, 5 Mayıs 1846’da Proudhon’a gönderdiği bir mektupta, “bilimsel sorunları tartışmak, aktüel teorik yayınlara yönelik eleştirel bir bakış açısı edinmek ve Almanya’da sosyalist propaganda yapmak” amacıyla, Alman komünist ve sosyalistleriyle birlikte bir İrtibat Komitesi örgütlediklerini, bu organizasyonun esas amacının ise “İngiliz, Fransız ve Alman sosyalistleri arasında bir bağ kurmak” olduğunu yazar. Bu irtibatlanmanın “görüş ayrılıkları” doğurabileceğini, fakat bu yolla aynı zamanda “düşünce alışverişi ve objektif eleştiri” ortamının da yaratılacağını belirten Marx, “ulusal darlığın ve sınırlılığın üstesinden gelmede” sosyal hareketin yazınsal ifade biçiminin, zorunlu bir adım olduğunu belirtir. İngiltere’deki sosyalistlerle irtibat kurduklarını ve Fransa’da da Proudhon’un bu onura layık olduğunu düşündüklerinden, ona bu teklifi getirdiklerini yazan Marx, posta masraflarını kendilerinin karşılayacağını ve yaptıkları önerinin kesinlikle gizli tutulması gerektiğini belirterek, kısa sürede bir yanıt isteğiyle mektubunu sonlandırır (MEW 27, ss. 442-444). Proudhon, Marx’ın bu önerisine sıcak bakmaz ve onun, birlikte çalışma teklifini kabul etmez.
Marx/Engels, kendilerinin de belirttikleri gibi, Proudhon’a yazmadan önce Londra’daki sosyalistlere de birlikte çalışma önerisi götürürler; fakat birçok Aydınlanmacı Marksistin iddia ettiği gibi, bu öneriyi ilk önce Haklılar Birliği liderliğine değil, tam tersine Çartist Hareketin sol kanadının temsilcisi Julian Harney’e yaparlar. Buna karşın Harney, Engels’e gecikerek yazdığı 30 Mart 1846 tarihli mektupta, Engels’in kendisine 5 Mart 1846’da gönderdiği mektubundaki[8], birlikte çalışma ve Londra’da bir Komünist İrtibat Komitesi örgütleme önerisine olumlu yanıt vermekle birlikte, bu işin asıl muhatabının Haklılar Birliği kadroları olduğunu, eğer onlara da bu öneri getirilirse, kendisinin de memnuniyetle birlikte çalışacağını, yazar. Yani Harney, Marx/Engels’in birlikte çalışma teklifini kabul etmeyi, Haklılar Birliği liderliğine de bu teklifin götürülmesi koşuluna bağlar; çünkü Harney mektubunda kendisinin aynı zamanda Haklılar Birliği örgütünün bir üyesi olduğunu, Schapper’e büyük güven duyduğunu, onun olmadığı bir çalışma içinde yer almayacağını belirtir. Engels’in getirdiği “önerinin gizli kalması” teklifine bağlı kalarak, “kimseye mektubun içeriğiyle ilgili olarak” bir şey anlatmadığı halde, yine de Londra’da Marx/Engels’in bir komite kurdukları ve “buraya sadece aydınları aldıkları, buna karşın işçileri kabul etmedikleri” söylentilerinin dolaştığını Engels’e yazan Harney, Marx/Engels’in bu söylentileri ortadan kaldırmaları ve düşüncelerini işçiler içinde yaymaları için, öneriyi Haklılar Birliği’ne yapmaları gerektiğini kuvvetle tavsiye eder (BdK 1 1970, ss. 298-299). Nedendir bilinmez; Harney; bu mektuplaşmadan, üyesi olduğu Haklılar Birliği’nin merkezi önderliğini haberdar etmez...
Ve ancak Harney’in kendilerine gönderdiği uyarı mektubundan sonradır ki Marx/Engels, Londra’da bir İrtibat Komitesi kurma teklifini yaptıkları mektubu Schapper’e de gönderirler; yani Harney onları uyarmadan önce Marx/Engels’in kafalarında, Haklılar Birliği önderliğiyle irtibatlanma fikri yoktur...
Schapper, Marx/Engels’in kendisine yaptıkları, kendileriyle “yalnız” olarak irtibat kurma teklifini ret eder; bunun yerine Haklılar Birliği merkez organını, aynı zamanda Komünist İrtibat Komitesi’nin Londra şubesi olarak örgütler ve bu komite adına onlarla irtibat kurar (a.g.e., s. 347).
Denilebilir ki, Marx/Engels’in Aralık 1847’de Haklılar Birliği’ne girişinden önce, bu örgütün önderliği yaklaşık 18 ay önce, yani Haziran 1846’da Komünist İrtibat Komitesi’ne girer. Schapper, Harney’in Engels’e yaptığı uyarıdan habersiz, Komünist İrtibat Komitesi Londra şubesi imzalı, Marx’a gönderdiği 6 Haziran 1846 tarihli mektupta, getirilen öneriyi kendi içlerinde tartıştıklarını ve kabul ettiklerini belirtirken eleştirilerini eklemeyi de ihmal etmez:
Mektubunuz bizim için önemli ve sevindirici oldu; zira Weitling’in gönderdiği, komiteye ilişkin haberlerin bizi son derece öfkelendirdiğini kolaylıkla tahmin edebilirsiniz. Gerçi O, işçileri komiteye sadece güvenlik nedeniyle almadığınızı yazıyor ama, bu yaklaşımın arkasında da yine, işçilere güvenilemeyeceği anlayışı yatar ki, bu da işçileri hakir gören bir anlayıştır. Biz bu durum karşısında, sizin bir tür aydınlar aristokrasisi kurma anlayışı içinde olduğunuzu ve oturduğunuz tanrılar tahtından aşağıdaki halkı yönetmek istediğinizi düşündük. Bu nedenle de mektubunuz gelmeden önce buna karşı kendi önlemlerimizi aldık. Neyse ki mektubunuz geldi de, tüm bunları gereksiz hale getirdi. İyi ki bize yazdınız; zira aksi durumda aydınlar ve işçiler arasındaki var olan ve hemen hemen hiç giderilemeyen nefret tavana vurmuş olacaktı (a.g.e.).[9]
Weitling/Marx çatışmasında, Marx’ın yanında yer alan ve onun Weitling’e eleştirilerini onaylayan Schapper, bir yandan da bu eleştirinin aynı zamanda, kendi pasifist/ Aydınlanmacı teorik/politik pozisyonunun Marx tarafından doğrulanması anlamına geldiğini düşünür; çünkü bilindiği gibi Marx’tan önce ilk olarak kendisi Londra’da 1845 yılı boyunca Weitling’le çatışmıştır. Marx’a yazdığı mektupta, o zamanlar Weitling’e karşı savunduğu pozisyonu, Marx’ın da paylaştığı bilinciyle, bir kez daha ifade eder:
Komploculuğun bugüne kadar, düşmanlarımız dışında kimseye bir faydası olmamıştır. (...) Başlamış olan düşünsel devrim nihayete erdikten sonra, fiziksel devrim zaten kendiliğinden gelecektir. Bizim görevimiz halkı aydınlatmak ve ortaklaşmacı toplum propagandası yapmaktır. Siz de bunu istiyorsunuz. O halde anlaşalım ve birleştirdiğimiz gücümüzle daha iyi bir gelecek için etkide bulunalım (a.g.e., ss. 347-348).
Kendi pozisyonuyla Marx/Engels’in pozisyonu arasında bir ortaklık yakalayan Schapper, Londra’da yürüttükleri faaliyetlerle ilgili olarak Marx’a detaylı bilgi verir. Fakat daha sonra, New York’ta Halkın Günlüğü (Volks Tribun) gazetesini çıkaran ve 1845 Londra tartışmalarında Weitling’in yanında yer alan Hermann Kriege’ye karşı, Marx/Engels’in yazdığı zehir zemberek bildiriyi eleştirmeyi de unutmaz.
Kriege’ye karşı Marx/Engels’in aldığı sert tutumu onaylamayan Schapper Marx’a, “dostça bir uyarının”, onların yayımladıkları “genelgeden” daha verimli ve üretken olup olmayacağını sorar. Kendilerinin de Kriege’ye özel olarak yazdıklarını ve onu, hatası noktasında uyardıklarını belirten Schapper, Kriege’nin henüz genç olduğunu ve bu anlamda da öğrenebileceğini yazar. Bu mektup, sonraki diğer bütün mektuplar gibi, sadece Schapper tarafından değil, diğer bütün komite üyeleri tarafından imzalanır.
Marx ise, Schapper’e gönderdiği cevabi mektupta, diğer şeylerin yanında, Londra komitesinden “felsefi ve duygusal komünizme karşı mücadele” etmelerini ister.
Schapper, 17 Haziran 1846 tarihli Marx’a cevaben yazdığı mektubuna, her zamanki gibi önce Londra’daki faaliyetler üzerine bilgi vererek başlar. Fransız komünistleriyle aralarının pek iyi olmadığından söz eden Schapper, bunların hâlâ “dinsel pislik” içinde debelendiklerini, Proudhon okulundan işi bilen birisinin Londra’ya gelmesi durumunda akıllı işler yapabileceğini, bunun kendileri açısından da arzu edilir bir durum olduğunu belirtir. Daha sonra Marx/Engels’in mektubunda belirttiği pozisyonlara yönelik Londra Komitesinin görüşlerini aktarır. Marx’ın, kendilerinden talep ettiği “felsefi ve duygusal komünizmle mücadele” noktasında Schapper, pek istekli değildir:
Eğer bunlar tek taraflı davranma ve sadece kendi çizgilerini tek doğru çizgi olarak geçerli kılma peşine düşerlerse, siz de komünizm içindeki bu duygusal ve felsefi çizgiye karşı mücadele etmekte haklı olursunuz; fakat aynı şekilde siz de tek taraflı davranmaktan kaçınmalısınız (a.g.e., s. 379).
Schapper’in mektubundan da açık olarak görüleceği gibi Haklılar Birliği liderliği, Weitling’in devrimci çizgisinden tam olarak kopamadıkları için, bu çizgiye içkin olan, komünist teorinin işçilerin, ezilenlerin mücadelesiyle bire bir bağlantılı olduğu fikrini muhafaza etmeleri gibi, yine onun geliştirdiği, içinde farklı komünizm anlayışlarını savunanların birlikte yer aldığı bir parti anlayışına bağlılıklarını da sürdürürler[10]. Schapper’in, Proudhon okulundan birinin Londra’ya gelmesini istemesinden de anlaşılacağı gibi, Haklılar Birliği önderlerine göre Marx/Engels’in teorisi, bu teorilerden sadece bir tanesidir ve kendini tek doğru ve geçerli teori olarak dayatma hakkı yoktur.
Schapper için, komünizm adına geliştirilen bütün teoriler, ezilenlerin mücadelesinin ihtiyaçlarına göre değiştirilecek ya da işlenecek hammaddelerdir; bu, Marx’ın teorisi için de geçerlidir:
Bırak filozof, komünizm anlayışını bilimsel olarak geliştirsin; bırak O, bizim bugüne kadar tanımadığımız bireyin doğasını göstersin -zaten filozof o kadar haksız da sayılmaz-; bırak ki birey, toplum ve doğa arasındaki harmoni yeniden kurulsun; daha doğrusu bu harmoni hayat bulsun. Biz burada komünizme aykırı, piçsel bir durum kesinlikle görmüyoruz. Davaya duyguları katanları, genel kardeşlik sevgisiyle coştukları için lanetlemeyin –herhalde siz, duyguları ve insan yüreğini boğmayı düşünmüyorsunuzdur-; insanın, içinde yaşadığı koşulların bir ürünü olduğunu unutmayın. Almanların sığ, yavan, ve duygusal literatüründe tam da bu koşulların suçu vardır; bunları lanetleyeceğinize, pratik olarak düzeltmenin yollarını arayın; hatta bırakın dinsel komünizm de hayat bulsun; onu açıkça lanetlemeyin, aksine soğukkanlı bir şekilde onun geçersizliğini ispatlayın; herkes sizin gibi büyük milli iktisatçı değil; bu nedenle onlardan, komünizmi sizin kavradığınız gibi anlamalarını talep etmeyin (a.g.e., s. 379).
Yazışmalardan görülüyor ki, Haklılar Birliği liderliği sınıf mücadelesinin sorunlarına ilişkin teorik/politik bir kılavuza ihtiyaç duyar ve Marx/Engels’in teorisini de bu bağlamda diğer birçoklarının yanında, bir zenginlik olarak değerlendirir. Schapper’in ifadelerinde, Marx/Engels tarafından geliştirilen materyalist Tarih Biliminin spesifik içeriğinin, Engels’in iddiasının tersine, örgüt liderliği tarafından kavranmadığı, net olarak görülmektedir. Buna karşın Marx/Engels ise, geliştirdikleri Tarih Biliminin önermelerini uygulama konusu haline getirerek, onu gerçekliğe müdahale etme iddiası taşıyan bir politika olarak görmeye devam ederler. Schapper uyarılarına devam eder:
Eğer siz, komünizmin [devrimin] gerçekleşme imkanını sadece, ekonomik krizle birlikte gelecek işçilerin büyüyen sefaleti ve makinelerin gelişip mükemmel hale gelmesi v.b. koşuluna bağlarsanız, bu durumda siz de, tek yanlı olursunuz (...) Biz şu durumda komünizm içindeki tüm bu akımların kendilerini, bir diğerini engellemeden geçerli kılmaları gerektiğine inanıyoruz. Tüm akımların kendilerini temsil edecekleri bir komünistler kongresi yoluyla ancak, tamamen soğukkanlı, nesnel ve kardeşçe tartışma içinde, propagandamıza bir birlik getirilebilir (a.g.e.).
Haklılar Birliği liderliği ve Marx/Engels arasında, Kriege’ye karşı alınacak tutum noktasında var olan görüş ayrılığı da devam etmektedir. Schapper, Marx’ın komünistler arasındaki ideolojik mücadele yöntemlerini sert bulur. O önce, uzun uzun aydınların ezilenlere karşı takındıkları kibirli halleri anlattıktan sonra, Marx/Engels’in Kriege’ye karşı takındıkları tutumun içinde de “bu lanet olası aydın kibrinden yüksek dozda bulunduğunu”, kendisine darılmamalarını da ekleyerek, ifade eder. Schapper’e göre Marx/Engels Kriege’ye karşı kaleme aldıkları bildiriyle, “hakikaten hiç iyi bir iş” çıkarmamışlardır.[11] Kriege’nin işçiler arasında çok dostları olduğunu ve bunların kendilerine mektup yazdıklarını belirten Schapper, durumun ciddiyetini göstermek için bu mektuplardan bir paragraf aktarır:
Bu Brüksel’deki felsefi tahtlarından kendileri gibi düşünmeyen herkese lanetlerini yağdıran aydın baylar, kendilerinin zekâyı kaşıkla yediklerini mi zannediyorlar? Kriege’nin, onların düşüncelerini savunmadığı için, bir komünist olmadığını söyleyen bu insanlar kimdir Allah aşkına; biz bunları tanımıyoruz; biz bunların çalışmaları hakkında hemen hemen hiçbir şey duymazken, bunlar tarafından komünist olmadığı söylenen Kriege, bizim kardeşimiz ve dostumuzdur; bizimle birlikte yaşıyor ve bizimle birlikte komünizm davası için canla başla çalışıyor (a.g.e., s. 380).
Bu pasajı Marx’a aktarmakla, Kriege’ye karşı geliştirilen tutum üzerine Amerika’daki Alman işçilerinin ne düşündüklerini göstermek istediğini belirten Schapper, Marx/Engels’i, takındıkları tutumla işçiler ve aydınlar arasında zaten var olan husumeti, düşmanlığı ve ikiliği, daha da derinleştirdikleri noktasında eleştirir. Marx/Engels’e meselelere olumlu yaklaşmalarını, insanların düşüncelerini eleştirmelerini ama bunu yaparken mümkün olduğu ölçüde onların kişiliklerini dışarıda tutmalarını tavsiye eden Schapper, diğer tutumun komünist bir tutum olmadığını belirterek, herkesi hemen “gagalayan” tavırlarını terk etmelerini ister (a.g.e.).
Marx, Schapper’e gönderdiği, daha önce sözü edilen mektubunda ayrıca, bir kongre örgütlenmesi planından da bahseder. Bu plan aslında Marx’ın planı değil, Almanya’daki teşkilat üyesi Gustav Adolph Köttgen’in[12], Elbersfeld/ Wuppertal’daki “birçok komünist” adına 24 Mayıs 1846’da Engels’e yazdığı bir mektuptaki öneridir. Daha doğrusu, komünistlerin içinde bulundukları teorik/politik bölünmüşlüğün giderilmesine, aralarındaki fikir ayrılıklarının düzeltilmesine ve birliklerinin sağlanmasına hizmet edecek bir kongre örgütleme fikri teşkilat içinde bir süredir kabul gören bir fikirdir. Aydınlanmacı Marksist yazarlar ise, birçok konuda olduğu gibi bu fikri de, belgeler ortada olmasına rağmen, Marx’a ait olarak gösterirler.
Köttgen mektubunda, komünist düşüncenin bütün eğilimlerinin temsil edileceği, teşkilatın örgütlü olduğu bölgelerden delegelerin katılacağı, komünizm davasının sorunlarını ve örgütlenme faaliyetlerini tartışmak üzere komünistlerin bir araya gelmelerini önerir. Kongrenin, Weitling ve Marx’ın da katılması için Almanya-Belçika sınırında, Hess’in[13] de o yıllarda yaşadığı Verviers şehrinde yapılmasını isteyen Köttgen, kongre tarihi ve yerinin en kısa zamanda kesinleştirilmesini talep eder. Birçok yoldaşının bu toplantıya katılmayı arzu ettiklerini belirten Köttgen ek olarak, komünizm davası için yazılı eserler veren komünistlerin eserlerinin basım masraflarını karşılamak için, üyelerin düzenli olarak aidat vermelerini, bunun için bir kasa oluşturulmasını önerir (BdK 1 1970, ss. 343-344).[14]
Marx ise Londra’daki Komünist İrtibat Komitesi üyelerine, Köttgen’in mektubuna 15 Haziran 1846’da yazdığı cevaptan bahsederek, genel bir komünistler kongresi örgütlenmesi fikrine sıcak baktığını, fakat kongrenin toplanma tarihini çok ilerideki yıllar için düşündüğünü yazar. Köttgen’in, komünistlerin hemen bir kongre örgütlemesi önerisine Marx, 15 Haziran 1846’da şöyle yanıt verir:
Biz, bugünlerde bir komünistler kongresi örgütlemenin zamanlama açısından uygun olmadığını düşünüyoruz. Bütün Almanya’da komünist dernekler oluştuktan ve bunlar eylemlilikler yoluyla bir araya geldikten sonra ancak, her bir derneğin delegeleri başarılı olacağı görülen bir kongrede bir araya gelebilirler. Bu önümüzdeki yıllarda gerçekleşecek bir durum değildir. Siz, yasal gösterilere katılın, dilekçe verin ve Trier’deki burjuvalar ne yapmak istiyorlarsa, onlarla birlikte hareket edin. (...) Burjuvazinin basın ve örgütlenme özgürlüğü v.s. için verdiği dilekçeleri imzalayın. Bunlar yürürlüğe girdiği takdirde, komünist propaganda için yeni bir dönem başlayacaktır. (...) Bu konuda Cizvitler gibi hareket etmekten ve burjuvazinin hegemonyası için çalışmaktan ötürü hiçbir şekilde vicdan azabına kapılmanıza lüzum yok (MEW 4, ss. 20-22).
Marx, devrim arifesinde acilen bir komünistler kongresi toplanmasını öneren Köttgen ve çevresindeki komünistlere, bu fikri olumlu bulmakla birlikte, buna daha çok vakit olduğunu, işçilerin ve komünistlerin esas olarak “burjuvazinin hegemonyası için” çalışmaları gerektiğini ve yapacakları bu iş için de ayrıca hiçbir vicdan azabı duymamalarını salık verir... Marx’a göre bu işler, güce göre değil, sırayla... Önce işçiler, burjuvazinin feodalleri haklamaları için onlara yardım edecek ve onları iktidara taşıyacak; sonra da bu burjuvalar, kurdukları sistemle kendi “mezar kazıcıları” olan işçilerin gelişip serpilecekleri ve komünist propagandalarını rahatça yapacakları yeni bir dönem başlatacaklardır...
Schapper ise, Avrupa’da genel bir komünistler kongresi organize etme planını coşkuyla karşılar ve bunun komünistlerin birliği ve kuvvet kazanması için biricik araç olacağını söyler. Ona göre bu kongreyle birlikte “nihayet komünizm içi bütün akımlardan işçiler ve aydınlar, komünizmin sorunları üzerine etraflıca ve birbirine küsüp darılmadan” tartışabileceklerdir; zaten ezilenler ezenlerle kıyaslandığında, sayılarının milyonları bulmasına rağmen, onlar karşısında birlikte hareket etmedikleri, bir partiye ve ortak hareket edecekleri bir programa sahip olmadıkları için güçsüzdürler. Ayrıca Schapper, Marx’ın aksine, kongrenin yakın bir gelecekte örgütlenmesinden yanadır:
Örgütümüzü oluşturmak için fırtına kapımızın önüne gelene kadar beklemeli miyiz?! Sonra her şey için çok geç kalınabilir; fırtına içinde hiçbir şey organize edilemez; çünkü biz fırtınada yalnızca dövüşeceğiz. Eğer örgütümüz olmazsa bizim ektiklerimizi cumhuriyetçiler, reformistler v.b. biçecektir. Evet, mümkün olan en kısa zamanda kongreyi örgütlemek için harekete geçelim arkadaşlar; her duraksama tehlike getirebilir. Eğer mümkünse kongreyi bu yıl yapalım. Zengin komünistler, yoksul komünistleri delege olarak kongreye taşımak için ellerini ceplerine atsınlar. (...) Kontak kurulan her yere, kendi aralarından kongreye göndermek üzere bir delege seçmelerini isteyin. Ayrıca, kongrede esas olarak hangi meselelerin tartışılacağına dair bir taslak hazırlayın ki, delegeler kendilerini seçecek olanlardan yetki alabilsinler (BdK 1 1970, s. 381).
Schapper, Marx’a yazdığı gibi, hemen işe koyulur. Merkez komitesi Almanya ve Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde irtibatta olduğu kesimlere Ağustos ve Eylül aylarında gönderdiği mektuplarla, “1847 yılı başlarında” Londra’da, Avrupa ve Amerika’dan komünistlerin katılacağı büyük genel bir komünist kongre örgütleme planını bildirir. Genel bir komünist kongre örgütleme planı çerçevesinde kendi üstlerine düşen çalışmaları büyük bir hızla yerine getiren Haklılar Birliği önder kadroları, bir süre sonra Brüksel’deki komünistlerin sessizliğinin hayretle farkına vararak, onlara bunun nedenini sorarlar (a.g.e., ss. 401-402).
Marx/Engels’in, genel bir komünistler kongresi örgütlenmesini yakın bir tarihte düşünmedikleri noktasında ısrarlı olduklarını haber alan Haklılar Birliği liderliği, bunun üzerine Kasım 1846’da Londra’da kendi teşkilat üyelerine yönelik olarak bir yazı kaleme alarak, uluslararası bir komünistler kongresi örgütlemeyi bir sonraki yıl olan 1848 yılına ertelediklerini, fakat bunun yerine kendi teşkilatlarının, yani Haklılar Birliği’nin kongresini yapmaya karar verdiklerini, kongrenin yapılacağı tarih olarak da 1 Mayıs 1847’yi önerdiklerini bildirir. Örgütün merkez komitesi, yapacağı kendi kongresiyle, ileride yapılması öngörülen uluslararası komünistler kongresine daha hazırlıklı ve örgütlü bir katılım sağlayacağını ve orada önemli bir rol oynayacağını düşünür (a.g.e., s. 432).
Teşkilat üyelerine gönderdiği iç yazışmada tüm teşkilat üyelerinden, yakın gelecekteki bir devrimde komünistlerin ödevlerinin ne olması gerektiği üzerine tartışmalarını isteyen merkez komite, bu bağlamda devrimin güncel ve yakıcı sorunlarını üç temel soru etrafında toparlar:
Soru 1: Proletarya, küçük-burjuvazi [köylülük] ve burjuvazi karşısında hangi konumu almalıdır? Bizim, köylülükle ya da burjuvaziyle bir yakınlaşmamız [birlikte hareket etmemiz] bize bir fayda sağlar mı? Hangi yol ve yöntemlerle bunlar üzerinde en kolay ve güvenli bir şekilde etki kurabiliriz?
Soru 2: Proletarya, çeşitli dinsel partiler karşısında nasıl konumlanmalıdır? Bunlardan biriyle ya da ötekiyle yakınlaşmanın bize getirileri olabilir mi? Eğer yakınlaşılacaksa, hangi yol ve yöntemlerle bunlar üzerinde en kolay ve güvenli bir şekilde etki kurabiliriz ?
Soru 3: Bizim dışımızdaki, diğer bütün komünist ve sosyalist partilerle ilişkimiz nasıl olmalıdır? Bütün sosyalistleri bir arada tutacak genel bir birlik örgütlenmesi, istenen ve mümkün olabilecek bir durum mudur? Eğer bu, istenen ve mümkünse, hangi yol ve yöntemlerle bu birleşme en hızlı ve güvenli bir şekilde yerine getirilebilir? (a.g.e., ss. 435-436).
Teşkilat üyelerinden, bu soruları kendi içlerinde gerektiği gibi tartışmalarını ve sorulara verdikleri yanıtları en kısa zamanda kendilerine ulaştırmalarını isteyen merkezi organ sorularla birlikte, konulara ilişkin kendi görüşlerini içeren yazılı dokümanları da gönderir.
Örgüt liderliği teşkilat üyeleri arasındaki tartışmalara materyal sunma bağlamında gönderdiği dokümanlarda, liberal burjuvazi ile küçük-burjuva demokratlar arasında kesin bir ayrım yapar (Förder 1960, s. 130). Merkez komitesi, komünizme giden yolda, ilk etapta zorunlu bir adım olarak “sosyal reformun” gerçekleştirilmesi için, Fourier taraftarlarını ve dinsel grupları dışarıda bırakan, buna karşın “proleterleşme tehdidi altındaki küçük-burjuvazi ve radikal burjuvaziyle, sınırları kesin olarak belirlenmiş” olan bir ittifaktan yanadır (BdK 1 1970, s. 432).[15]
Bu arada Haklılar Birliği önderleri, Marx ve Engels teşkilat üyesi olmadıkları için, kendi kongrelerini onlara özel olarak haber verme gereğini duymazlar. Londralı komünistlerin, Marx/Engels’in Brüksel’deki Komünist İrtibat Komitesi karşısında kendi bağımsız duruşlarını korumaları ve onlara, Haklılar Birliği üyesi olmadıklarından dolayı, yapmayı planladıkları örgüt kongresini haber vermemeleri Marx/Engels’i, ilişkileri koparma noktasına getirecek kadar öfkelendirir.
Engels’in Aralık 1846 sonunda Paris’ten Marx’a yazdığı bir mektup, örgüt liderliği ile kendileri arasındaki mesafeyi ve yaşanan sorunları ortaya koyar. Fiili olarak Haklılar Birliği üyesi olmadıkları için, kendilerine bildirilmeyen örgüt kongresini Marx, bir şekilde belki de Harney üzerinden öğrenir ve buna çok öfkelenir. Marx’ın bu konuda yazdığı bir mektuba cevap veren Engels, örgüt kongresinin kendilerine haber verilmeden planlanmasına tepki olarak, Londra’daki Haklılar Birliği liderliği ile ilişkileri koparmayı önerir. Fakat Engels bunun açık olarak deklare edilmesinin kendilerini zora sokacağını, kendilerine bir kazanç getirmeyeceğini hesap eder ve sonunda en uygun yöntemin, var olan kontağın kendileri tarafından tavsatılması, gevşetilmesi yani “uykuya yatırılması” olduğuna karar verir; çünkü Engels’e göre bu “serseriler”, teorisyen olmadıklarından ötürü, bunlarla teorik farklılıklar üzerine bir tartışma yürütmek mümkün değildir. Marx/Engels, “teorik eserler verenlere karşı bir taraf olarak” konumlanabilirler; “fakat serserilere karşı değil” (MEW 27, ss. 68-70).
Çünkü Engels’in Paris’te düzenlediği toplantılarda “serseriler”, ona ikide bir rahatsız edici sorular sorarlar; onlar hiçbir şekilde, “burjuva devriminin zaferine yardım etmenin bir tarihsel zorunluluk olduğunu”; “yalnızca burjuvazi tarafından açılabilecek yol üzerinden tarihin kendilerine biçtiği gelişme aşamasına” ulaşabileceklerini idrak etmezler... Devrimde Komünist Partinin, “büyük stratejik planının” bir gereği olarak, taktik nedenlerden ötürü “burjuva örgütlerle” birlikte hareket etmesini anlamazlar... Onlar ekonomiden de anlamadıkları gibi, kendilerine bunları anlatanlara karşı da bir önyargı beslerler... Onlar sadece “kavga şiarları” ve slogan duymak isterler, “bilimsel tümdengelimler” değil (bkz. Friedenthal 1990, s. 321). Engels ezilenlerin duymak istediklerini, daha sonra Komünist Manifesto’da dikkate alarak, meseleyi anlamış olduğunu gösterir...
Engels’in Haklılar Birliği lider kadrolarıyla,“teorisyen olmadıklarından ötürü” teorik bir tartışmaya görmek istememesi aynı zamanda, bu kadroların Marx’ın ve kendisinin geliştirdiği Tarih Bilimini kavrayacak kapasiteye sahip olmadıklarını da, düşünmesi anlamına gelir. Bu durumda Engels’in, Haklılar Birliği liderliğinin Tarih Biliminin doğruluğuna ikna oldukları iddiası da, boşa düşer.
Öte yandan Londra’daki örgüt kadrolarını, altı aydır “adam etmeye” uğraştığı Parisli “hergelelerle” kıyaslayan Engels bir yandan da, ellerinde daha iyileri bulunmadığı sürece, Londra’dakilerin yine de tahammül edilebilir olduğuna karar verir. Engels, kendilerinin bu negatif deneyimden “Almanya’da derli toplu/düzgün bir hareket” ortaya çıkmadığı sürece, bu “serserilerle” hiçbir şey yapılamayacağını öğrendiklerini, bir ders olarak not etmeyi de, bu arada ihmal etmez (MEW 27, ss. 70-71). Kim bilir belki de Engels, “Almanya’da derli toplu/düzgün bir hareket” derken, sonraki yıllarda Almanya’da, İngiltere’deki Çartist hareketin bir türevi olarak ortaya çıkacak ve “burjuva toplumun muhalefet hareketi” olacak olan, kitlesel sosyal demokrat hareketi kast etmektedir...
İlginçtir; Londra’daki Komünist İrtibat Komitesi’ni oluşturan Haklılar Birliği önderliği, Engels’in bu zehir zemberek mektubu Marx’a yazmasının üzerinden bir ay bile geçmeden, kendi içlerinden Moll’u, Brüksel Komünist İrtibat Komitesi’ne yazılmış 20 Ocak 1847 tarihli bir davetiyeyle birlikte, görüşmeler yapmaya yetkili olan temsilci olarak Brüksel’e gönderirler (BdK 1 1970, s. 451).
Marx/Engels’in Haklılar Birliği’ne girişi
Moll’un, merkez komitesi imzalı örgüte giriş çağrısıyla birlikte önce Marx’ı, daha sonra da Engels’i ziyaret etmesi ve yapılan görüşmelerden sonra onları, birlikte çalışmak için örgüte girmeye çağırması sonucu Marx ve Engels, Şubat 1847’de Haklılar Birliği’ne girerler.[16]
Bu bir aylık sürede nelerin geliştiğine dair yazılı bir belgeye rastlanmadı. Bir olasılıkla Haklılar Birliği lider kadroları, hem kendileriyle hem de Marx/Engels’le ilişkileri iyi olan Harney vasıtasıyla, Marx/Engels’in kongreden haberdar edilmedikleri için darıldıklarını öğrenmiş ve onları örgütlerine davet ederek kendi ihmallerini telafi etmek istemiş olabilirler.
Haklılar Birliği önderliği belki de, teşkilatın politik faaliyetlerine bir atılım kazandırmada ve bir süredir dağınık olan örgütsel yapıyı toparlamada Marx ve Engels gibi iki aydının, kendileri de dahil olmak üzere, çeşitli ideolojik/felsefi akımların etkisinde bulunan örgüt içindeki grupların birbirleriyle mücadelesinin getirdiği güçsüzlüğü giderecek bir netleşmeye, katkı sunacaklarını düşünür (Lewiowa 1965, s. 88). Örgüt liderliği belki de, komünizm mücadelesini geliştirme noktasında hareket için faydalı olabileceğini düşündüğü bu iki aydını, Weitling’in örgüt dışına atılmasından sonra teşkilatın içinde bulunduğu zor koşullarda, kaybetmek istememiş olabilir. Belki de Haklılar Birliği liderleri, Marx/Engels’in örgüte katılımlarının, aynı zamanda bu ikisinin aydın olması nedeniyle, örgüt içinde uzun zamandır devrimin strateji ve taktiği üzerine yürüttükleri tartışmalara ve karşılaştıkları sorunların çözümüne katkı sağlayabileceğini, düşünürler.
Nitekim Schapper, Haziran 1847’de, 1. Kongreden hemen sonra merkez komitesi adına örgüte gönderdiği genelgede, kendilerinden önceki Paris merkezi önderliğinin üstüne düşen görevleri yerine getirmediğini ve örgütün birliğini ihmal ettiğini yazar. Buna karşın kendilerinin “teşkilatın varlığını ve birliğini tehdit eden koşullara karşı” gerekli önlemleri almak için harekete geçerek bölgelere yeni temsilciler gönderdiklerini, örgüt için tehlikeli olan üyeleri örgütten attıklarını, kopan ilişkileri yeniden kurduklarını ve kongre çağrısı yaparak tartışılması gereken meselelere yönelik çalışma yaptıklarını yazar. Schapper, “merkez komitesi olarak aynı zaman diliminde, komünist hareketin örgüt içinde yer almayan diğer öğelerine de ulaşarak onları örgüte çektik” diyerek, bunun örgüt için bir başarı olduğunu belirtir (BdK 1 1970, s. 481). Schapper’in örgüte gönderdiği genelgedeki bu sözlerinde “eleman” diyerek bahsettiği ihtimaldir ki Marx/Engels’tir. Schapper bir örgüt adamı olarak, teşkilatın “tehdit altında olan varlığını ve birliğini” korumak, devam ettirmek ve “komünizm davasını” büyütmek için, Marx ve Engels adındaki bu iki aydının belki de bir faydaları dokunacağını düşünerek onları örgüte davet etmiş olabilir.
Teşkilat önderliği belki de, ilişkide olduğu Çartist Hareketin sol kanat liderlerinden olan Harney’den duyduğu, kongre örgütleme kararının kendilerine haber verilmemesinden kaynaklanan Marx/Engels’in öfkesini ve bundan dolayı içine girdikleri “sessizliği”, örgüte yönelik bir ilgi olarak değerlendirir. Tüm bu olasılıklar içinde ama Engels’in, Haklılar Birliği liderlerinin kendilerinin “bilimsel komünizmini” kavrayarak doğruluğuna ikna oldukları ve bu nedenle kendilerini örgüte çağırdıkları iddiası, bir olasılık olarak çok zayıf kalır.
Fakat Marx/Engels, belirtildiği gibi, Moll’un Brüksel’e gelip kendilerini Haklılar Birliği’ne davet etmesini, merkez komitesinin kendilerinin teorilerinin doğruluğuna ikna olmasının bir kanıtı olarak açıklarlar.
Marx kendilerinin, örgütün “gizli doktrinini oluşturan Fransız-İngiliz sosyalizmi ya da komünizmi ile Alman felsefesinin karışımını” acımasızca eleştirdiklerini, “kısmen basılı, kısmen taş-basması, bir dizi kitapçık” yayımlama etkinliğinin sonucu olarak Londra merkez komitesinin kendileriyle iletişime geçtiğini ve kendilerini örgüte girmeye çağırmak üzere, “1846 yılının sonunda Moll’un Brüksel’e geldiğini” yazar. Moll’un kendisine, “merkez komitesinin” Londra’da örgütün bir kongresini toplamayı düşündüğünü, bu kongrede “zamanı geçmiş ve direnen öğelere” onların kişisel işbirliğiyle karşı koyabileceklerini, ama bunun ancak onların örgüte katılımıyla mümkün olabileceğini söylediğinde, kendilerinin de Haklılar Birliği’ne katıldıklarını belirtir (MEW 14, s. 439).
Fakat Londra’daki Haklılar Birliği merkez komitesi, Marx/Engels’in kurduğu Komünist İrtibat Komitesi’nin Londra şubesini 1,5 yıl önce bizzat kendisi örgütlemiş ve bu isimle onlarla 18 aydır zaten yazışmaktadır. Marx/Engels’i katılıma çağıran mektup da buna bağlı olarak, Londra Komünist İrtibat Komitesi’nin, Brüksel Komünist İrtibat Komitesi’ne bir çağrısı olarak kaleme alınmıştır (BdK 1 1970, s. 451).
Dikkat edilirse Moll, Marx/Engels’in yanına, merkez komite imzalı örgüte katılmaya çağıran bir davetiyeyle gider; çünkü Marx/Engels’in örgüte girmesi, onların aynı zamanda kongreye katılmalarını da mümkün kılacaktır. Bu tutum Moll’un, Marx/Engels’in kendilerine kongrenin haber verilmemesinden kaynaklı öfkelerini bildiği ve bu öfkeyi, onları kongreye davet ederek gidermek istediği, ihtimalini güçlendirir. Örgüt üyesi olmayan kongreye katılamayacağına göre, Marx/Engels’in önce örgüte girmeleri gerekir. Bir olasılıkla Haklılar Birliği liderliği, kongrenin haber verilmemesinden dolayı kendileriyle ilişkiyi ciddi olarak kesmeyi düşünen bu iki aydını kaybetmek istemediklerinden, onları örgüt üyesi yapıp kongreye katılımlarını sağlayarak, kendilerinden uzaklaşmalarını engellemek isterler.
Marx/Engels’in hiddetinin ise asıl olarak, Haklılar Birliği liderliğinin kendilerinden bağımsız ve onlara haber vermeden, üstelik de onların şu an için uygun görmediklerinden karşı çıktıkları ve çok daha ilerideki belirsiz zamanlar için düşündükleri, genel bir komünistler kongresi örgütleme fikrini hiçe sayarak, kendi kongrelerini hemen örgütlemek için harekete geçmelerinden kaynaklandığı, düşünülmektedir. Çünkü Marx, mektuplarda görüldüğü gibi, komünistlerin kendi aralarındaki teorik/politik ve örgütsel sorunları tartışmak için bir kongre örgütleme planını uygun görmemiş; buna karşın onlara, “Cizvitler gibi burjuvazinin çıkarları için” çalışmalarını ve bunu yaptıkları için vicdanlarının rahatsız olmamasını salık vermiştir (MEW 4, ss. 20-22),
Ama mademki Haklılar Birliği onları örgüte ve kongreye davet ediyor, bunu reddetmek olmaz ve nitekim Marx/Engels bu daveti kabul ederler; çünkü o zaman, örgütü “eski komplocu geleneklerden ve biçimlerden kurtarmak” ve “zamana ve amaçlara uygun bir başkasını koymak” (MEW 21, ss. 214-215) için bir fırsat doğmuş olacaktır... Ayağa kadar gelen bu fırsatı geri çevirmek olmaz...
Engels, Haklılar Birliği önderlerinin kendi teorik görüşlerinin çürüklüğünü ve pratikteki yanılgılarını, buna karşın Marx ve kendisinin yeni teorilerinin doğruluğunu idrak ettiklerini iddia ettiği yerde, bu önderlere örnek olarak iki isim verir. O, minyatürcü Karl Phänder’den[17] ve Thüringenli terzi Georg Eccarius’tan[18] Londra’daki önderler arasında, kendilerinin teorisinin doğruluğuna ikna olan “teorik bilgi kapasitesi bakımından çok üstün“ iki kişi olarak söz eder (a.g.e., s. 214). Oysa ki incelenen dokümanlarda Marx/Engels’le Haklılar Birliği liderliği arasındaki yazışmaları Bauer, Moll ve Schapper’in yürüttüğü, fakat Engels’in saydığı kişilerin adlarının geçmediği çok açık olarak görülür.
Ayrıca Engels bu satırlardan birkaç sayfa önce, teşkilat içinde “ekonomi üzerine bir tek kitap okumuş olan kimsenin varlığına” inanmadığını da yazar (a.g.e., s. 211), ki büyük ihtimalle doğrudur. Bu durumda, henüz daha “kurulum aşamasında” olan Tarih Biliminin “teorik düzeneğini”, Engels’in dediği gibi “hayatlarında ekonomi üzerine tek bir kitap okumamış olan” devrimcilerin kavramaları, Tarih Biliminin önermelerinden, devrimci faaliyeti sevk ve idare edecek politik çıkarımlar yapmaları ve bu ortaya çıkan şeyle de gerçekliğe müdahale edilmesi iddiasına ikna olmaları, ihtimal dışıdır (bkz. Kuhnigk 1980, s. 120).
Gerçekte olan ise Haklılar Birliği liderliğiyle Marx/Engels’in, devrimde feodallere karşı burjuvaziyle birlikte hareket etme taktiğinde, yani pratik/politik bir meselede konjonktürel olarak aynı noktada buluşmaları, daha doğrusu Marx/Engels’in onları, daha çok da Moll ve Bauer’i, çünkü Schapper farklı nedenlerle olsa bile bu fikre daha çok teşnedir, burjuvaziyi destek taktiğine en sonunda ikna etmeleridir; çünkü henüz daha bir iki yıl önce, 1845 yılında, Londra’da yapılan ve bir yıl süren tartışmalarda merkez komite üyeleri, Weitling’le birçok konuda farklı düşünseler bile, en azından aşamacı/ilerlemeci devrim teorisinin politik taktiği olan, “proletaryanın burjuvaziyle birlikte feodallere karşı savaşması” taktiğine uzaktırlar. 1845 yılında Londra’da esas olarak Weitling ve Schapper arasında cereyan eden örgüt içi iki çizgi mücadelesinde Bauer, Weitling’e karşı Schapper’in temsil ettiği, devrimci mücadele yöntemlerini reddeden, pasifist ve barışçıl bir pozisyonu paylaşmaz:
Şimdiye kadar uygulanan Aydınlanmacı, barışçıl metotlarla bir yere varılmaz. Mülk sahipleri, onları dize getirecek büyük bir fiziki şiddetle karşılaşmadıkları sürece, asla ve kesinlikle imtiyazlarından vazgeçmeyeceklerdir. Weitling bize, mücadele etmedikçe hiçbir kazanım elde edemeyeceğimizi gösterdi (Bauer 1845; akt., Beloussowa 1965, s. 499).
Moll de bu toplantılarda, şimdiye kadar halkın hep bir azınlığın çıkarları için kanlarını akıttığını; bu durumun artık bir son bulmasının zorunlu olduğunu; eğer bir devrim, çalışan emekçi halkın gerçek çıkarlarını temsil ediyorsa, onları zafere, komünizme taşıyorsa, bu devrimde şiddet de dahil, her türlü mücadele yönteminin meşru olduğunu savunur (bkz. Beloussowa 1965, ss. 48-49).
1847 kongrelerine gelindiğinde ise örgüt liderliğinin 1846 Haziranında Londra Komünist İrtibat Komitesi dolayımıyla Marx/Engels’le geliştirdiği ilişkilerin sonucu olarak, onların proletaryayı burjuvaziye yedekleme taktiğine, “çelişkilerle dolu” da olsa ikna olmuş olduğu görülür. Marx/Engels’in örgüte katılmalarından hemen sonra, Şubat 1847’de, Haklılar Birliği liderliği tarafından örgüte gönderilen genelgede, örgüt kadroları “ayaklanmalara ve komplolara katılmamaları, bunlardan uzak durmaları” ve “silah satın almamaları” noktasında uyarılır (BdK 1, 1970, s. 457).
Haklılar Birliği merkez komitesi, örgüt kadrolarına gönderdiği sözü edilen genelgede ayrıca, program tartışmalarına katkı sunma anlamında üç mesele üzerine tartışılmasını; tartışma sonuçlarının kısa sürede merkezi organa ulaştırılmasını ve Haziran 1847’de gerçekleşecek olan örgüt kongresine gönderecekleri delegeleri seçmelerini talep eder. Merkez komitesi kongrede yapılacak işleri, örgütün “baştan aşağı reorganizasyonu”, komünizmin ve komünistlerin taleplerinin ne olduğunun yer aldığı bir “İnanç Deklarasyonu taslağının hazırlanarak en kısa zamanda bütün Avrupa dillerinde yayımlanması” ve “Komünist bir yayın organının çıkarılması” olarak sıralar (a.g.e., s. 453). Gönderilen genelgede ayrıca, örgüt içinde devam eden tartışmaya da değinilerek, proletarya partisinin burjuva ve küçük burjuvalara, dinsel partilere ve kendisi dışındaki diğer sol partilere karşı tutumunun ne olması gerektiği noktasında, kadroların görüşlerini netleştirmesi istenir. Bu temelde ayrıca, “Komünizm nedir ve komünistlerin talepleri nelerdir?”, “Sosyalizm nedir ve sosyalistlerin talepleri nelerdir?” ve “En kısa ve güvenli bir şekilde bizi komünizme götüren yol nedir?" sorularının da tartışılması ve netleşen görüşlerin en kısa zamanda merkez komitesine bildirilmesi talep edilir (a.g.e., s. 456).
Komünistler Birliği 1. Kongresi (2-9 Haziran 1847)
Haklılar Birliği’nin, Komünistler Birliği adını aldığı 1. Kongresi 1847 Haziran ayının ilk haftasında (2-9 Haziran) Londra’da yapılır.[19] Bu kongreye 12 ile 15 arasında delege katılır. Engels, Paris teşkilatı içinde kendi örgütlediği İlerleme Partisi fraksiyonu (Fortschrittspartei)[20] adına Paris delegesi olarak kongreye katılır (Brandenburg 1977, s. 184)[21]. Marx, örgütün 1. Kongresine katılmaz ama kendi yerine Wilhelm Wollff’u[22] Brüksel delegesi olarak gönderir (BdK 1, 1970, s. 478).
Kongreye, Hess tarafından hazırlanan bir tüzük taslağı ve Engels tarafından, sonradan Komünizmin Temelleri olarak genişletilerek yazıya dökülecek olan İnanç Deklarasyonu denilen program taslağı sunulur (a.g.e., s. 466). Andreas bu taslağı, Marx/Engels’in görüşleri ile Haklılar Birliği’nin görüşlerinin bir “uzlaşma metni” olarak değerlendirir. İlk olarak 1968’de gün ışığına çıkan bu dokümanlar, Engels’in Manifesto’nun yazımında, “şimdiye dek bilinenin aksine, belirleyici rol oynadığını” ortaya koyar (Raddatz 1975, s. 125). Belirtildiği gibi İnanç Deklarasyonu daha sonra Engels tarafından Komünizmin Temelleri adıyla düzenlenir; bu da bilindiği gibi Komünist Manifesto’nun ön taslağını oluşturur. (Andreas 1969, s. 22).
Komünist İnanç Deklarasyonu, 22 maddeden oluşur ve o zamanlar, Marx’ın itirazına rağmen, yaygın olan soru-cevap formunda hazırlanır. Burada bu maddelerin bir değerlendirilmesi yapılmayacak, komünist teorinin oluşturulması noktasında sorunlu görülen maddelere kısaca değinilecektir.
“Ortaklaşmacı topluma hangi yöntemlerle varılır” sorusunun yer aldığı 6. maddeye, “Aydınlanma ve proletaryanın birliğiyle” yanıtı verilir...
Yine 13. maddede “ortaklaşmacı toplumun, tarihte hiç yaşanıp yaşanmadığı ve aktüel olarak olanaklı olup olmadığı” sorusuna verilen yanıt, Weitling ve Kıvılcımlı’nın verdiği olumlu yanıtlardan farklı olarak, olumsuzdur. Kıvılcımlı’nın, "Tarihin her yerinde Komünizm var” ve Weitling’in, “Komünizm dünya ile yaşıttır” sözlerinin aksine bu soruya, komünizmin, “makinelerin ve ona bağlı başka buluşların, toplumun bütün üyelerine her türlü eğitimi ve mutlu bir yaşamı olanaklı kılan koşulları sunduktan sonra ancak” mümkün olabileceği; “komünizmin kölelerin, serflerin ya da zanaatkarların değil, aksine proletaryanın kurtuluş teorisi olduğu ve dolayısıyla zorunlu olarak 19. yüzyıla ait olduğu ve bu nedenle de eski zamanlarda mümkün olamayacağı” yanıtı verilir... Bu yanıtta, Marx/Engels’in tarihsel ilerlemeci yaklaşımlarının kesif ağırlığı görülür...
14. soruda, 6. maddedeki soruya verilen cevaba geri dönülerek, “Aydınlanma ve proletaryanın birliği” yoluyla ortaklaşmacı toplumu kurma fikrinin, aynı zamanda “devrimden vaz geçme anlamına gelip gelmediği” gibi, çok isabetli bir soru sorulsa da, devamı gelmez... Bu soru, “Biz, bütün komplocu yöntemlerin sadece faydasız olduğuna değil, aynı zamanda zararlı olduğuna da inanıyoruz. Biz aynı zamanda, devrimlerin planlı ve iradi olarak yapılamayacağını da biliyoruz; tam tersine devrimler her yerde ve her zaman, partilerin ve sınıfların iradesinden, sevk ve idaresinden bir bütün olarak bağımsız, nesnel koşulların zorunlu bir sonucudur” denildiği yerde Marx/Engels’in Tarih Biliminin argümanlarıyla politika arasında kısa devre yapılır ve bir önceki devrimci soru boşa düşürülür (MEW 4, ss. 361-380).
Bu ifadeyle birlikte, Haklılar Birliği’nin kendi tarihi ve geçmiş ve gelecekteki bütün devrimci girişimler “darbecilik” ve “komploculuk” olarak mahkum edilir. Keza Engels de zaten, kongrede yaptıkları ilk işin, teşkilatın “baştan aşağı yeniden örgütlendirilmesi” olduğunu söyler. Bundan anlaşılması gereken de Engels’e göre, “komplocu dönemden kalma” ne varsa, -siz bunu devrimcilik dönemi olarak anlayın- bunların ortadan kaldırılmasıdır.
Marx/Engels için önemli olan, gelecekte “burjuvazinin mezar kazıcısı“ olacağına inandıkları proletaryayı geliştirmesi için burjuvaziye, feodallere karşı savaşında destek vermek, işçileri de, nasıl oluyorsa, bu temelde “bilinçlendirmektir”. Marx/Engels’in hedefi örgütü, bir devrim örgütünün sahip olduğu bütün niteliklerden arındırarak, onu, kendilerinin dediği gibi “salt bir propaganda derneğine” dönüştürmektir; onların hedefi, “ajitatörler ve suikastçılar” diye niteledikleri devrimcileri, yeraltı faaliyetinden vazgeçirmek ve bunun yerine eğitim seminerleri veren legal işçi derneklerini kurmaya yöneltmektir (MEW 21, s. 215). Amerikalı Troçkist Hal Draper da, örgüte katılan Marx/Engels’in 1847 yılı boyunca örgütü, kendi ifadeleriyle, geçmişten gelen “sekter ve fesatçı öğelerinden kurtarmak için” çalıştıklarını ve bunu da “gayet becerikli bir şekilde” başardıklarını yazar.[23]
Daha önce değinilen 6. maddedeki “ortaklaşmacı topluma hangi yöntemlerle varılır” sorusuna verilen “Aydınlanma ve proletaryanın birliğiyle” yanıtının boşluğu, “mülk sahibi sınıfların, proletaryanın gelişimini dünyanın bütün ülkelerinde şiddetle baskı altına” aldığı ve böylelikle “komünizmin düşmanlarının proletaryayı şiddetli bir şekilde devrime doğru sürüklediği” ifadesiyle beyhude yere doldurulmaya çalışılır. Yine bu soruya cevaben son olarak da “Eğer baskı altındaki proletaryanın devrime doğru itilmesi bu şekilde devam ederse”, bugün sözle savunulan proletaryanın davasının, yarın eylemle savunulacağı” iddia edilir.
Ortaklaşmacı toplum için gerekli olan ilk koşulun ne olduğunun sorulduğu 16. soruya, burjuva bir talep olan “proletaryanın politik özgürlüğü için demokratik bir anayasa” yanıtı verilir.
Son olarak 22. maddede ise, komünistlerin dine yaklaşımları, onu ortadan kaldırıp kaldırmayacakları sorulur. Bu soruya, “şimdiye kadar var olan bütün dinler, ya bir halkın ya da halk yığınlarının tarihsel gelişim basamaklarının bir ifadesidir; buna karşın komünizm ise bunlardan farklı olarak, var olan bütün dinleri lüzumsuz hale getiren ve ortadan kaldıran bir tarihsel gelişim basamağıdır” yanıtı verilir (MEW 4, ss. 361-380). Marx/Engels’in buradaki din eleştirisinde kullandığı argümanlar, burjuva Aydınlanmasının cephaneliğinden alınmış, kaynağı tarih felsefesi olan argümanlardır; bu eleştiride felsefe, dinin karşısına yerleştirilerek, dinin artık miadını doldurduğu gibi, Althusser’in ifadesiyle, “tarihselci-pozitivist” bir argümandan hareket edilir. Burada din, ilerlemeci bir şema içinde, belirli bir tarihsel döneme yerleştirilir. Bu modele göre insanlar, doğa ve yaşadıkları toplumsal koşullar üzerinde hüküm sahibi oldukları gelişim düzeyine ulaştıklarında, din de artık işlevini yitirecek ve sönümlenecektir.
Engels tarafından hazırlanan ve delegeler tarafından da kabul edilen İnanç Deklarasyonu’nda, proletaryanın gelişimiyle ilgili oldukça uzun bir tarihsel döküm içinde sonuç olarak Tarih Bilimini argümanları sergilenir. Bu argümanlar Marx/Engels tarafından, örgüt önderliğini bir devrimin öngününde komünistlerin görevinin, burjuvaları feodallere karşı desteklemek olduğuna ikna etmek için, istismar edilir.
Komünistler Birliği’nin 1. Kongresinde Engels ve Wolff, Marx’ın Felsefenin Sefaleti ve Ücretli Emek ve Sermaye adlı çalışmalarından derledikleri sunumları yaparlar (Hundt 1973, ss. 85-86).
Program tartışmalarının yanında kongrede ayrıca örgütsel “temizlik” de yapılır. İsviçre seksiyonunun neredeyse bütün üyeleri, Paris seksiyonunun ise yarısı “dinsel propaganda yoluyla komünizmi yayma” faaliyetlerinden dolayı, Komünistler Birliği’nden dışlanır. Örgütün Paris, İsviçre ve Almanya seksiyonları kongrede zayıf olarak temsil edilirken, Marx/Engels ile birlikte hareket eden merkez komitesinin de yer aldığı Londra seksiyonu, yeni oluşumda güçlü olarak temsil edilir.
Kongre’de Haklılar Birliği liderlerinden Schapper, Moll ve Bauer reorganize edilen örgütün merkez komitesine yeniden seçilirler. Komünistler Birliği’nin 1. Kongresinin sonuç bildirgesini başkan Schapper, Schill takma adıyla, sekreter Wollf ise Heide takma adıyla imzalarlar. Merkez Komitesi, örgütün Almanya’da Berlin, Hamburg, Altona, Kiel, Bremen, Mainz, Münih, Leipzig, Königsberg, Thron, Magdeburg, Stuttgart ve Baden-Baden şehirlerindeki kongreye katılamayan örgütlü birimlerine ve yurtdışı seksiyonlarına, Kongre sonuç bildirgesiyle birlikte tüzük ve İnanç Deklarasyonu taslaklarını da gönderir. Taslaklar, 1847 Kasım sonunda yapılacak 2. Kongrede “kesinleşmiş son hallerini” almaları için örgüt içi tartışmaya sunulur. Merkezi organ 1. Kongreden üç ay sonra, Eylül 1847’de, kadrolara gönderdiği bir iç değerlendirme yazısında politik tartışmalara katılımın zayıflığından şikayet ederek, teşkilat üyelerinden taslak ve tüzük üzerinde gerekli gördükleri değişiklik önergelerini en kısa sürede kendisine bildirmelerini talep eder (BdK 1 1970, ss. 528-541).
Yine Eylül 1847’de, 1. Kongrede alınan bir yayın organı çıkarma kararı gereğince, Komünist adlı derginin birinci sayısı çıkar.[24] Schapper’in dergiye yazdığı makalede yaptığı politik değerlendirmelerde Marx/Engels’in çizgisinin izleri görülür (Brandenburg 1977, ss. 199-200). Schapper makalesinde ayrıca Cabet’i de uyararak ondan, işçileri Amerika’ya göç ettirme planından vaz geçmesini ister. Schapper, insan olarak gerçi Cabet’e saygı duyduklarını, ama Amerika’da kurmayı hayal ettiği İkarya projesinin, komünizmin prensiplerine en büyük zararı vereceğine de inandıklarını yazar (BdK 1 1970, ss. 508-510).
Marx’ın, kendisinden “proletaryanın cesur ve sadık savaşçısı” olarak söz ettiği ve Kapital’in 1. Cildini adadığı “unutulmaz” arkadaşı Wollf’un da dergide, Almanya’nın birliğini gerçekleştirecek bir burjuva cumhuriyetini savunduğu, uzun bir makalesi yayımlanır. Wollf, Marx/Engels’in, devrimde proletaryanın burjuvaziye yedeklenmesi taktiğini eleştiren devrimcilere cevap verdiği makalesinde, önce onların eleştirilerini soru biçiminde sıralar:
Burjuvazinin savaşında, biz proleterlerin hangi çıkarı olabilir ki?”; “Bizim en lanet düşmanımız burjuvazi değil midir?”; “Burjuvazinin iktidara gelmesi yahut gelmemesi bizi neden alâkadar etsin ki?”; “Daha geçenlerde Prusya parlamentosuna, çalışan sınıfların durumlarının düzeltilmesi için verilen dilekçeye en kararlı bir şekilde karşı çıkan ve bizi aşağılayan bunlar değil midir?”; “Burjuvazi için savaşmaktansa, onun zaferini engellemek için ona karşı savaşmak, bizim için çok daha gerekli ve faydalı değil midir? (a.g.e., s. 517).
Bu türden soruları soranların burjuvaziye karşı nefretlerinde haklı olmakla birlikte, bu nefretin onların gözünü kör ettiğini ve bu yüzden de proleterlerin aktüel olarak içinde bulundukları durumu ve kendilerini temelden kurtaracak aracı görmelerini engellediğini iddia eden Wollf, burjuvaların işçilerin düşmanı olmakla birlikte, bunlardan daha önce gelen, hakkından hemen gelinmesi gereken asıl düşmanın mutlak monarşi, krallık ve feodal soyluluk olduğunu savunur. Wollf, proletaryanın burjuvaziye karşı savaşını, ancak mutlak monarşi sistemi yıkıldıktan sonra başlatabileceğini; bunun için de burjuvaziye, bu feodal sistemi yıkmada destek sunması gerektiğini uzun uzun anlatarak, onları, burjuvaziye yedeklenme çizgisine çekmeye çalışır (a.g.e., ss. 518-524).
Marx/Engels de, iki kongre arasındaki dönemde örgüt liderliğini kendi burjuva aşamacı devrim konseptlerine tam anlamıyla kazanmak için sıkı çalışırlar. Marx, işçilerin devrimde neden burjuvaziyi desteklemeleri gerektiğini, kendisinin bu politikasını eleştiren Karl Heinzen’a[25] karşı Ekim 1847’de kaleme aldığı “Ahlaklı Eleştiri ve Eleştirel Ahlak” (MEW 4, ss. 331-359) adlı polemiğinde de anlatmaya devam eder. Burada Marx işçilerin, “burjuvazinin devrimci hareketinin, kendi devrimci hareketlerini hızlandırmaya yarayacağını” bildiklerini iddia eder:
İşçiler sadece, burjuvazinin, feodallere kıyasla kendilerine daha fazla taviz vermek zorunda olduğunu değil, aynı zamanda onun hizmetindeki ticaret ve endüstrinin kendi iradesi hilafına, işçilerin birliğinin koşullarını yaratacağını da biliyorlar; ki işçilerin birliği, onların zaferlerinin birinci koşuludur.
İşçiler, feodal soyluluğa ve mutlak monarşiye karşı burjuvazinin devrimci hareketinin, kendi devrimci hareketlerini hızlandırmaya yarayacağını biliyorlar. (...) Onlar, burjuva devrimini bir işçi devriminin koşulu olarak desteklemek zorundadırlar. Fakat burjuvalara verdikleri desteği, hiçbir şekilde nihai hedefleri olarak görmemelidirler (a.g.e., ss. 351-352).
Marx, “zafere giden yolda” gerekli koşulları yerine getirdiği için tarif ettiği özelliklere sahip olduğunu düşündüğü, devrimci Luddite hareketinin devlet tarafından kırılmasından sonra ortaya çıkan reformist Çartist hareketi, işçi sınıfı hareketinin “parlak bir örneği” olarak selamlar! Marx’a göre Çartist hareket, “bir saniye de olsa radikal burjuvazinin yalanlarına inanmadan, bir saniye de olsa onlara karşı olan kavgasından vazgeçmeden, bütünüyle bilinçli hareket ederek düşmanları olan burjuvalara, feodallere karşı savaşlarında zafer kazansınlar diye” yardım etmiştir. Ancak, ne zaman ki burjuvalar feodallerin hakkından gelmiştir, işte ancak o zaman Çartistler, “seçim meydanlarında burjuvaların karşısına çıkarak kendileri için oy istemiş, parlamentoda burjuva radikallerine karşı sandalye elde etmişlerdir” (a.g.e., s. 352).Yani Çartistler, burjuvazinin sahibi olduğu ve kurallarını koyduğu “demokrasi” bahçesinde, mülk sahibinin müsaade ettiği oranda ve onun gözetiminde kendisine biçilen “muhalefet hareketi” rolünü oynamayı üstlenmişlerdir...
***
Engels, 1. Kongreden sonra, hemen Paris’e dönmeyerek Ekim 1847’ye kadar Marx’ın yanında kalır. Ekim ayında Paris’e döndüğünde ise, teşkilat içindeki kendi İlerleme Partisi fraksiyonunun işçiler üzerinde zaten zayıf olan etkisinin, yokluğunda daha da zayıfladığını görür.
Aslında Engels, Ağustos 1846 tarihinde gittiği Paris’teki, Haklılar Birliği “hergelelerini”, etkisinde kaldıkları Weitling, Proudhon ve Karl Grün’den koparmak ve kendi yeni teorilerine kazanmak için uzun süredir ter dökmektedir. Engels’in Marx’a yazdığı çok sayıdaki mektup şikayetlerle doludur.[26] Marx’a yazdığı bu mektuplardan birinde Engels, Weitling’in Paris’te örgüt üzerindeki etkisini kırabilmek için, onu kişisel olarak tanımayan genç komünist işçilere, Weitling’in eserlerini kendisinin yazmadığını duyduğunun propagandasını bile yaptığını yazar (MEW 27, s. 39).
Engels, Ağustos 1846 tarihinden bu yana Paris’te Haklılar Birliği’nin “Weitlingci” kadrolarının etkisini kırmak ve “Bilimsel Sosyalizm” anlayışını yaymak için çalışmalar yapmasına rağmen, yine de bunda pek başarılı olamamaktadır. “Weitlingci komünizmin” güçlü olduğu Paris’te Ewerbeck bu etkiyi, örgüt içinde Proudhon ve Grün’ün barışçıl devrim propagandasını yaparak, kendince sınırlamaya çalışır. Paris teşkilatının başındaki Ewerbeck, Mayıs 1846’da Marx’ın Grün’ü eleştirisi karşısında, “Paris seksiyonunda bir veba” gibi yayılan “kaşık komünizmi”[27] olarak nitelediği “Weitlingci Komünizmin” geriletilmesinde ve “hümanist dünya görüşü ve yaşam tarzının” ortaya çıkmasında, Grün’ün “belirleyici katkısı” olduğunu iddia ederek, onu Marx’a karşı savunur; buna göre Grün, daha önce Wetling’in “kışla ve kaşık komünizminin” etkisi altında olan işçilere “sanat üzerine sunumlar yapmakta ve onları belki de 20 kere Louvre Müzesine götürmektedir” (BdK 1 1970, s. 339).
Engels, Ağustos 1846’da Paris’e geldiğinde, “Weitlingcilere” karşı önce Ewerbeck’le birlikte çalışır. Fakat Engels bir süre sonra Ewerbeck’in, “Weitlingci komünizme” karşı Marx ve kendisinin görüşlerini değil de, Proudhon ve Grün’ün “zırvalarını” anlattığına şahit olur. 23 Ekim 1846’da Marx’a yazdığı bir mektupta Engels, Grün’ün Paris’teki teşkilata “iğrenç” bir şekilde zarar verdiğini belirtir (MEW 27, ss. 65-66). Bu ifadesiyle Engels, Paris teşkilatında “Weitlingci komünizmin” yerine Grün’ün “hakiki” sosyalizminin ikame edilmeye çalışıldığını kabul etmiş olur. Engels, kendi çevresindeki işçilerin giderek Grün’ün “pisliklerine” inanması ve Proudhon’un “işçi üretim kooperatiflerinin” kurulmasıyla, proletaryanın barışçıl yoldan kurtuluşu planının etkisi altına girmesi karşında, harekete geçer. Kendi etrafındaki işçiler üzerinde Grün ve Ewerbeck’in yol açtığı teorik yozlaşmayı ortadan kaldırmak için Engels, öncelikle Grün’ü bu çevreden uzaklaştırmaya karar verir (BdK 1, 1970, ss. 410-411).
Bunun için Engels, Ekim 1846’da komünizmin ne olduğunun tanımlanacağı tartışma toplantıları çağrısı yapar. Bu toplantılardan birinde Engels “esas meselenin, şiddete dayalı devrimin bir zorunluluk olduğunu kabul etmek ve Proudhon’un teorisinde kendine yeni yaşam gücü bulan Grün’ün “hakiki” sosyalizminin proleter karşıtı küçük burjuva karakterini reddetmek olduğunu söyler. Engels, daha sonra Komünist Manifesto’da da yer alacak “komünistlerin hedeflerini” ilk defa olarak burada üç maddeyle ortaya koyar:
a) Proleterlerin çıkarlarını, burjuvazinin çıkarlarına karşı savunmak; b) Bunu, özel mülkiyeti ortadan kaldırıp onun yerine ortaklaşmacı toplum düzenini getirerek gerçekleştirmek; c) Bu amacın, yalnızca şiddete dayalı demokratik bir devrimle gerçekleşeceğini tanımak ve bunun dışındaki diğer araç ve yöntemleri reddetmek (MEW 27, s. 61).
Brandenburg, Engels’in buradaki komünizm tanımıyla, Weitling’in komünizm tanımının birbirine benzerliğine dikkat çeker. Brandenburg, “komünizmin gerçekleştirilmesinde zorunlu olan devrimci şiddeti reddeden teorilere karşı Weitling’in Londra’da, Engels’in ise Paris’te” mücadele ettiklerini ve komünizmi pasifist hareketlere karşı savunmada ortaklaştıklarını belirtir (Brandenburg 1977, s. 173). Engels’in bu tanımlamasının, Ewerbeck etrafında toplanan işçiler tarafından kabul edilmesi zordur; fakat bu tanımlamanın Grün ve Ewerbeck’le birlikte çalışmayı reddeden ve haklı olarak onlardan bağımsız örgütlenen “Weitlingciler” tarafından kabul edilmesi hiç zor değildir. Engels, Proudhon ve Grün’ün etkisini kırmak için, Weitling taraftarlarınca desteklenen komünizm tanımını burada formüle eder. Nitekim Engels’in bu tanımı, Ekim 1846’da Paris’te, 2 ret oyuna karşı 13 oyla kabul edilir (BdK 1 1970, s. 427). Bu tanım bir sene sonra yazılacak “Komünist Manifesto’daki ifadenin orijinali, ilk biçimidir” (Friedenthal 1990, s. 317); bu tanım “devrimci komünizmin temel çizgisini” (Rjazanov 1973, s. 61) ifade eder.
Komünizm tanımı kabul edilmesine rağmen Engels’in Paris’te sonraki aylarda örgüt kadro ve taraftarları arasında yaptığı “aydınlatma aksiyonları” genel olarak rast gitmez (Friedenthal 1990, s. 318). Haziran 1847 yılındaki 1. Kongre sonrası, Brüksel’de Marx’ın yanında geçirdiği birkaç aydan sonra tekrar Paris’e dönen Engels, teşkilatın, kendi yokluğunda merkez komitesinin tüm bölgelere gönderdiği, 1. Kongreye sunulan tüzük ve inanç taslaklarını tartıştığını ve gerekli değişiklik önergelerini yaptığını görür. İşin, Engels açısından sıkıntılı tarafı, 2. Kongre için hazırlanan bu taslağın Hess tarafından yazıya dökülmesi ve Paris teşkilatı tarafından da onaylanmasıdır (MEW 27, s. 104). Özellikle Hess’in tartışmalarda yer alması Engels için sıkıntı yaratır; çünkü Hess, Marx/Engels’in savundukları, devrimde işçilerin burjuvaziyi desteklemesi taktiğine karşıdır ve bu yaklaşım Paris teşkilatı içinde de kabul görmektedir.
Hess, bu tartışmaların yaşandığı günlerde Brüksel Alman Gazetesi’ne yazdığı bir makalede, Marx/Engels’ten farklı olarak, Alman burjuvazisinin korkak olduğunu ve devrimci karakterinin olmadığını, Avrupa’nın diğer kentlerinde patlayacak bir proleter devrim dalgasının Almanya’da da “krallığı, soyluluğu ve burjuvaziyi” karşısına alacağını yazar (bkz. Schreapler 1972, ss. 210-211). Hess, 2. Kongreye sunulmak üzere hazırladığı taslakta da, Weitling gibi, devrimde proletaryanın kendi bağımsız bayrağı altında toplanması gerektiğini savunur.
Engels, Paris’te kendi yokluğunu fırsat bilen Hess’in hazırladığı taslağa karşı önlemlerini almakta gecikmez. 25/26 Ekim 1847’de Paris’ten Marx’a gönderdiği bir mektupta, Hess’e karşı “cehennemî bir darbe” yaptığını yazan Engels, Paris teşkilatında tartışılarak kabul edilen ve Hess tarafından yazıya dökülen İnanç Deklarasyonu taslağını, 1. Kongre delegesi olmasından ötürü sahip olduğu ayrıcalığı kullanarak gizlice değiştirdiğini ve kendi değiştirdiği taslağı merkez komitesine gönderdiğini, bunun duyulması halinde “cinayet” çıkabileceğini gayet eğlenceli bir dille anlatır (MEW 27, s. 98). 
Paris’te Engels’in işi gerçekten zordur; kendisini gerçi 14 Kasım 1847’de 2. Kongreye de, Paris delegesi seçtirir; fakat bu, onun Parisli komünistleri Tarih Bilimi teorisine kazanmasından ileri gelmez; onlar her zamanki gibi, neye inanıyorlarsa ona inanmaya devam ederler. Bu durumu Engels de, Ocak 1848’de itiraf eder. Parisli komünistlerden “Weitlingci komünistler” diye söz eden Engels, bu düşüncenin Paris seksiyonu içinde örgütlü işçiler arasında derin bir şekilde kök saldığını yazar (BdK 1, 1970, ss. 430).
2. Kongreye üç beş gün kala, 24 Kasım 1847’de Engels, Marx’a gönderdiği bir mektupta program taslağının bölüm başlıklarını sıralayarak (bunlar Manifesto’nun bölüm başlıkları olacaktır), kendisinin taslağı hazırladığını[28], soru cevap biçimindeki kateşizm formunu kaldırıp atmanın ve “şey” (Ding) dediği taslağı Komünist Manifesto olarak adlandırmanın amaca en uygun olduğunu yazar. Hazırladığı taslakta Engels, önce Komünizmi tanımladığını; daha sonra hemen proletaryanın oluşum tarihine geçtiğini ve bunların daha önceki çalışanlardan farkını anlattığını; daha sonra proletarya ve burjuvazi arasındaki karşıtlığın gelişimini, krizleri ve sonuçlarını ortaya koyduğunu ve bir sürü tali meseleye değindikten sonra Komünist Partinin politik taleplerini sıraladığını anlatır. Taslağın, gerçi henüz Kongrenin onayından geçmediğini ama orada kendi ağırlıklarını koyarak, “sadece önemsiz küçük değişiklikleri” kabul etmeleri, bunların da “kesinlikle” kendi fikirlerine ters düşmeyen türden olmaları gerektiği konusunda Marx’ı uyaran Engels, katılacakları Kongrenin “tayin edici” olacağından ve her şeyin bu kez tam anlamıyla kendi istedikleri gibi yürüyeceğinden emin olduğunu yazarak mektubunu bitirir ve Kongrenin yapılacağı Londra’nın yolunu tutar (MEW 27, ss. 104-108). [29]
Komünistler Birliği 2. Kongresi (29 Kasım - 8 Aralık 1847)
Marx/Engels 1847 yılı sonunda Londra’ya gelerek teşkilatın derneği olan Komünist İşçi Derneği’nde 29 Kasım ile 8 Aralık tarihleri arasında yapılan Komünistler Birliği’nin 2. Kongresine katılırlar. Kongre’ye Cabet de katılarak delegeleri Amerika’ya göç etmeye ve orada komünist koloniler kurmaya ikna etmeye çalışır. Fakat delegeler Cabet’e, Avrupa’da bir devrimin öngününde olduklarını, bu nedenle asıl burada kalınması gerektiğini söyleyerek, karşı çıkarlar (BdK 1 1970, s. 624). Bu karşı çıkış, Cabet’in önceki yıllarda örgüt kadroları üzerinde sahip olduğu etkiyi yitirdiğini gösterir.
Protokollere göre 30 Kasım 1847’de, yani Kongrenin ikinci gününde, Kongre başkanı Schapper, örgüte yeni katılan Marx ve Engels’in Kongreye, kıta Avrupası’nda güncel olan sosyal ve politik hareketler üzerine bir konuşma yapması önerisini yapar; bu öneri oy birliğiyle de kabul edilir. Fakat Engels, var olan politik hareketler üzerine konuşmayı lüzumsuz bularak, kongreye katılan teşkilat üyelerine “Amerika’nın keşfi” üzerine bir sunum yapmak ister:
Yurttaşlar! Kristof Kolomb bundan 350 yıl önce Amerika’yı keşfettiğinde kendisi, bu keşfiyle Avrupa’daki toplumsal düzeni bütün kurumlarıyla birlikte kökünden sarsacağını kuşkusuz düşünmediği gibi, aynı zamanda bütün halkları tam kurtuluşa götürecek temeli attığını da göremedi. Her geçen gün, bu ifadelerin gerçekten doğru olduğunu gösteriyor. (...) Avrupalıların Amerika’dan getirdiği hazineler ve serbest ticaretin getirdiği kâr, eski aristokratların sonunu hazırladı ve böylece burjuvazi ortaya çıktı. Amerika’nın keşfi ayrıca, makinaları ortaya çıkardı; böylece bugün yürüttüğümüz mücadele, yani mülksüzlerin mülk sahibi sınıflara karşı yürüttüğü mücadelenin zorunluluğu ortaya çıktı.
İngilizler, dünya ticaretini ele geçirmelerinden, mal üretimini neredeyse bütün uygar dünyanın ihtiyaçlarını karşılayacak düzeye çıkarmalarından ve böylece politik iktidarı almalarından bu yana, Asya’da da makinaların yardımıyla ilerici adımlar atmaya devam ediyorlar; oradaki ülkelerin barbar koşullarını durmadan yerle bir ediyorlar (...). Böylece 1000 yılı aşan bir zamandan beri gelişmeye ve tarihe direnen Çin’in de, İngilizler ve makinalar sayesinde inadının kırıldığını ve uygarlığa girdiğini görüyoruz.
Böylece Amerika’nın keşfi tüm toplumu iki sınıfa böldü. Bu durum dünya ticareti olmadan gerçekleşemezdi. Dünyanın bütün işçileri her yerde ortak çıkarlara sahipler, her yerde daha önce var olan çeşitli sınıf ve katmanlar ve onların çıkarları giderek ortadan kalkıyor. Eğer bir ülkede bir devrim meydana gelirse, bu devrim zorunlu olarak, diğer ülkeler üzerinde etkide bulunacaktır ve ancak bundan sonra gerçek bir kurtuluşu getirecektir. (a.g.e., ss. 620-622).
Engels’in komünist bir teşkilatın kongresinde, kongreye katılan üyelerin ondan kıta Avrupası’nda güncel olan sosyal ve politik hareketler ve mücadeleler üzerine bilgi vermelerini istemelerine rağmen, onların bu isteğini geri çevirerek kendi arzusu olan “Amerika’nın keşfi” sunumunu yapması tek kelimeyle ibretliktir! Bu sunumda Engels, Tarih Bilimi ile politikayı, beyaz Avrupalı lehine birbirine karıştırarak bulamaç haline getirir. Engels, Londra’da Komünistler Birliği’nin 2. Kongresinde yaptığı sunumdaki “Amerika’nın keşfi”nin, aynı zamanda en yoğun kölelik biçimini, siyahlara yönelik zulmü, kızılderililere yönelik imha operasyonunu ve soykırım faaliyetlerini koşulladığını da anlatmayı, eksik bırakır... Engels’in anlattığı tarihte, ne “Amerika” kıtasının o günlerde katledilen yerlileri ve mücadeleleri, ne Afrika’dan “yeni” kıtaya köle olarak çalışmaya getirilen siyahlar ve isyanları, ne de Asya kıtasının “barbarları” ve sömürgeciliğe karşı direnişleri, yani milyonlarca ezilenin mücadelesi yer alır...
2. Kongrede Engels tarafından hazırlanan taslakta, komünistlerin, “burjuvazinin iktidarının şiddet yoluyla devrilmesi, proletarya egemenliğinin kurulması, sınıf çelişkilerine dayanan burjuva toplumun ortadan kaldırılması ve özel mülkiyetin olmadığı sınıfsız bir toplumun yaratılmasını” hedefledikleri belirtilir (a.g.e., s. 626). Bu komünist hedefler, daha önce de belirtildiği gibi, Engels’in Ekim 1846’da Paris teşkilatı içinde Grün ve Proudhon etkisini kırmak ve Weitling taraftarı komünist devrimcileri kazanmak için formüle ettiği komünist hedeflerdir.
Kongrede, Engels tarafından hazırlanan İnanç Deklarasyonu taslağı, Engels/Wollf ile Schapper/Moll/Bauer arasında yapılan program tartışmaları neticesinde son şeklini alarak 2. Kongre tarafından onaylanır. Bu tartışmaya, kongreye katılan delegeler de dahil olarak metne katkı sunsalar da metin son tahlilde esas olarak Engels’in kaleminden çıkar. Bu metin, daha önce de ifade edildiği gibi, Komünist Manifesto için ilk öntaslak olur ve Komünistler Birliği’nin politik programı haline gelir.
Kongre sonunda Engels’in İnanç Deklarasyonu taslağı ve kongrede tartışılarak karara bağlanan konularla ilgili gerekli dokümanlar Marx’a verilerek, kendisinden teşkilat içindeki program tartışmalarını özetleyen bir Komünist Parti Manifestosu yazması istenir. Manifesto üzerine Marx/Engels birlikte çalışırlar fakat Ocak 1848’de ona son halini vermeyi Marx kendi üzerine alır (Lewiowa 1965, s. 92).
Marx’ın Manifesto’yu zamanında teslim etmemesi üzerine 24 Ocak 1848’de Londra’daki merkez komitesi, Brüksel bölge komitesine Schapper, Moll ve Bauer imzalı bir uyarı yazısı gönderir. Bu yazıda merkez komitesi, Marx’a son olarak bir hafta süre vererek, üstlendiği işi 1 Şubat 1848’e kadar bitirmesini, aksi durumda bütün dokümanları acilen Londra’ya geri göndermesini talep eder. Bunun üzerine Marx, kendisine verilen süre içinde Manifesto’yu tamamlayıp Londra’ya gönderir. Komünist Manifesto Şubat 1848 devriminin patlamasına ramak kala Londra’da teşkilat derneğinin matbaasında az sayıda basılır ve bazı Avrupa dillerine çevrilir (Kuhnigk 1980, s. 145); Almanya’ya ancak 1848 Haziranından sonra girmiş olabileceği söylenir; devrim yıllarında onu içerik olarak tanıyan Brüksel ve Londra’daki “çok küçük bir komünist grubun” dışında kimse yoktur (Rjzanov 1973, s. 65). Engels de 4 Mayıs 1887’de Sorge’ye yazdığı bir mektupta 1840’lı yılları değerlendirirken Manifesto’nun o yıllarda “kesin olarak etkisiz” olduğunu belirtir (MEW 36, s. 648).
Komünist Manifesto üzerine
Manifesto üzerine sınırlı birkaç söz etmeden önce, en baştan bu eserin tarihsel anlamı ifade edilmelidir; çünkü bu eserin içeriğinden ziyade, mücadele eden ezilenlerin ondan ne anladıkları, ona hangi anlam ve misyonu yüklediklerinin daha önemli olduğu düşünülmektedir. Dünyanın ezilenlerinin Manifesto’yu her şeye rağmen, esas olarak anlamaları gerektiği gibi anladıkları ve içinde kendilerine yakın buldukları öğeleri edinerek, bunları kurtuluş mücadelelerinin şiarı haline getirdikleri teslim edilmelidir. Bu teslim etmeden sonra onun, ezilenlerin mücadelesi açısından sıkıntılı olduğu düşünülen yerlerine, kısaca değinilecektir.
Komünistler Birliği’nin politik programı Komünist Manifesto’ya son halini veren Marx, Avrupa’da bir “hayaletin” dolaştığını söyleyerek girer esere. Bu “hayaletin” herkesi dehşete düşüren Komünizm Hayaleti” olduğu her yerde anlatılmaktadır ve herkes bu korkunç Komünizm Hayaleti”ni def etmek için çağrılar çıkarmaktadır. Marx ise, “Komünizm Hayaleti“nin bir “masal“dan ibaret olduğunu, bu “masal”a inanılmamasını, kendisinin de kimseye “Komünizm Hayaleti masalı” anlatmayacağını söyler ve anlatmaz da...
Marx, sayıp döktüğü herkesin inandığı “Komünizm Hayaleti”nin, bir “masal” olduğunu, bu “Komünizm Hayaleti masalına, partinin kendi Manifestosu ile” (MEW 4, s. 461) bizzat yanıt vererek meydan okur. O ayrıca, Komünistler “tüm dünyanın karşısında görüşlerini, amaçlarını, eğilimlerini açıkça söylemekten çekinmezler” diyerek, anlatacaklarının doğruluğuna dair de güvence verir.
Marx, “Komünizm Hayaleti”nin kendisi açısından bir “masal” olduğunu, aktüel bir gerçekliği ve dolayısıyla tehlikesi bulunmadığını, bizzat komünistlerin çıkardıkları Manifesto’da Komünizme, devrime, ezilenlerin mücadele deneyimlerine dair hemen hemen hiçbir laf etmeyerek, ezilenlerin binlerce yıldan beri sürdürdüğü bitmez tükenmez mücadelesini önemsemeyerek ve ortada sadece “yeterince gelişmemiş” bir proletaryadan başka bir şey görmediğini açıkça beyan ederek, ortaya koyar.
Peki Marx, “Komünizm Hayaleti masalı“ yerine neler anlatır Komünistler adına? Marx, Komünistler adına uzun uzun burjuvazinin tarihsel yükselişini anlatır... Marx’a göre “Komünizm Hayaleti masal”dır, buna karşın burjuvazi ve kapitalizm gerçektir; çünkü çağ, burjuvazinin çağıdır; tarih burjuvaları işaret etmektedir. Baktığı her yerde “dev adımlarla ilerleyen burjuvaziyi” gören Marx için, “Komünizm Hayaleti” doğaldır ki bir “masal” olacaktır. Proleterlere, dolayısıyla komünistlere ise sıra, çok daha sonra gelecektir; bu nedenle “Komünizm Hayaleti”, içinde bulunulan çağ açısından bir “masal”dır...
Manifesto, “burjuvalar ve proleterler”; “proleterler ve komünistler”; “sosyalist ve komünist yazın” ve son olarak “komünistlerin mevcut çeşitli muhalefet partileri karşısındaki konumları” başlıklarını taşıyan dört bölümden oluşur. İlk iki bölümün başlıkları ne olursa olsun, proleterlerle ilgili birkaç paragraf dışında konu, kısa bir insanlık tarihi bilgisinden sonra, esas olarak burjuvazi, burjuvazinin üretim araçlarını tarihte şimdiye kadar hiç olmadığı kadar geliştirmesi ve ona duyulan hayranlıktır. Marx Komünist Manifesto’da “masal” dediği “Komünizm Hayaleti”ni değil, kapitalizmin ve burjuvazinin yükseliş hikayesini anlatır; “burjuvazinin tarihte oynadığı devrimci rolü” anlatır; kapitalizmin politik, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişiminin sonuç ve etkilerini” anlatır (Sperber 2013, s. 211).
Burjuva aşamacı devrim teorisi[30] savunusu çerçevesinde, burjuvaziye büyük “komplimanlar” yapan Marx, onun “devasa devrimci rolünü” övgülere boğar ve hayranlığını gizlemez. Burjuvaziyi anlatmakla doldurduğu birinci bölümü bitirirken Marx, bu arada proleterlere de sırayı verir ve “burjuvazinin zorunlu olarak kendi mezar kazıcıları proleterleri” (MEW 4, s. 474) yaratacağını söyler. Burada Marx’ın, proleterlerin, burjuvazinin “mezar kazıcıları” oldukları yönlü iddiası, sadece bir iddiadır; burada bir zorunluluk ilişkisi bulunmamaktadır.
İkinci bölümün başlığında da “proleterler” geçmesine rağmen, onların burada da konu içinde yerleri yoktur; muhatap alınan ve tartışılan yine burjuvalardır. Burada da burjuvazinin, komünistlere yönelttiği suçlamalar ciddiye alınarak, sanki çok lazımmış gibi, Komünistler adına onlara yanıt verilir.
Ezilenlerin kendi içlerinden çıkardıkları çeşitli temsilcilerine ait fikir ve teorilere ilişkin yaklaşımını açıkladığı üçüncü bölümde Marx, oldukça cimridir; burjuvaziye bol keseden dağıttığı övgülerine burada rastlamak şöyle dursun, bu kesimleri azarlamakta hiçbir beis görmez Marx...
Manifesto’nun sonunda, daha önce de belirtildiği gibi, Engels’in Ekim 1846’da Paris’te Weitling taraftarlarının desteğini alarak, pasifist Proudhon ve Grün’e karşı formüle ettiği “komünistlerin hedefleri”, yani “devrimci komünizmin esas fikri” yer alır (Rjzanov 1973, s. 61). Bunlar, a) Proleterlerin çıkarlarını, burjuvazinin çıkarlarına karşı savunmak b) Bunu, özel mülkiyeti ortadan kaldırıp onun yerine ortaklaşmacı toplum düzenini getirerek gerçekleştirmek c) Bu amacın, yalnızca şiddete dayalı demokratik bir devrimle gerçekleşeceğini tanımak ve bunun dışındaki diğer araç ve yöntemleri reddetmek” olarak formüle edilir (MEW 27, s. 61).
1846’da yapılan bu tanımlama biraz yumuşatılarak, fakat “gewaltsamen Umsturz”, yani “komünistlerin, var olan toplum düzenini, şiddete dayanan bir devrimle yıkarak hedeflerine ulaşacakları” kısmı muhafaza edilerek, Komünist Manifesto’nun son paragrafında yer verilir[31] (MEW 4, s. 493).
Komünist Manifesto 2. Kongreden onaylanarak çıkan bir metin değildir. Manifesto’da Haklılar Birliği’nden gelen kadroların görüşleri zayıf olarak yer alırken, Marx/Engels’in görüşleri güçlü biçimde temsil edilir. Marx/Engels Manifesto içine, sadece “kavga şiarları” ve “slogan” duymak isteyen ezilen devrimcileri için oraya buraya bunlardan serpiştirmişlerdir. Manifesto’nun gerilimli ve eklektik yapısı da buradan kaynaklanır; bir yerde burjuvazinin devrimciliğine övgüler dizilirken, başka bir yerde burjuva iktidarının şiddet yoluyla yıkılacağı ilan edilir. Manifesto’daki “kavga şiarları” Haklılar Birliği çizgisinden gelen devrimcilere, Tarih Biliminden devşirilmiş politik taktikler ise Marx/Engels’e aittir. Bu metin, Marksizmin kurucularının ezilenlerin devrimci hareketi ile temasa geçtiklerini ama bir kaynaşma yaşamadıklarını gösterir.
Manifesto sonrası ve 1848 Devrimi öncesi politik pozisyonlar
BdK yazı kurulu üyesi Sovyet tarihçi Lewiova, Schapper’in yaptığı bir konuşmaya dayanarak, örgüt liderliğinin Şubat 1848’de Marx/Engels’in “aşamacı” devrim teorisine kazanıldığını belirtir (Lewiowa 1965, ss. 95-96). Evet; Schapper bu konuşmada, önümüzdeki devrimin bir burjuva devrimi olduğunu, bu devrimde proletaryanın burjuvaziyle beraber, feodalizme ve mutlakıyetçiliğe karşı savaşacağını söyler. Evet; Schapper “çelişkilerle dolu” bu konuşmasında, önemli ve kendisi açısından pozitif ifadelerin yanında, Marx/Engels’in burjuva aşamacı devrim teorisini de savunur. Evet; teslim edilmelidir ki, 1848 devrimi arifesinde Schapper ve örgüt liderliği Marx/Engels’in savunduğu aşamacı/ilerlemeci devrim çizgisine en sonunda gelmiştir; örgüt liderliği, “çelişkilerle dolu” da olsa, burjuvaziye yedeklenmiştir, fakat bu noktaya gelirken Marx/Engels’in hareket ettikleri yerden hareket etmemişlerdir.
Schapper ve Komünistler Birliği’nin lider kadroları, kongreden yaklaşık iki ay sonra Londra’da, yani Paris Şubat devriminin patlamasının arifesinde, son 10 yılın politik bir değerlendirmesini yaparlar. Onlar, bu değerlendirmede Avrupa’da burjuvazinin artık ya tek başına ya da feodallerle birlikte, ama her hâlükârda her yerde iktidarda olduğunu ve çok kısa bir süre içinde tüm Avrupa’da burjuvazinin tek başına egemenliğini tam olarak tesis edeceğini, bu anlamda da onlarla birlikte feodallere karşı ittifak yapma taktiğinin gündemden düşeceğini tespit ederler. Şimdiye kadar burjuvazinin yaptığı “politik devrimlerin” bir sömürücü sınıfı alaşağı ederken diğer bir sömürücü sınıfı iktidara taşıdığını, kendilerinin ise sömürüye son vermek istediklerinin altını çizerler. Burjuvazinin Almanya’da henüz tam iktidarda olmadığını, bu nedenle proletaryanın onu feodallerle yürüttüğü iktidar savaşında destekleyeceğini ama, burjuvazi iktidarı aldıktan hemen sonra proletaryanın ona karşı savaşı başlatacağını belirtirler (BdK 1 1970, ss. 659-663).
Bu ifadelerden de görülüyor ki, Marx/Engels ve örgüt merkez komitesi, bir devrim arifesinde her ne kadar aynı taktiği savunsalar da, bu iki tarafın politikalarının kalkış noktaları farklıdır. Komünistler Birliği’nde Marksizmin kurucuları ile örgüt merkez komitesi arasındaki ortaklık esas olarak, devrim arifesinde proleter hareketin görev ve hedefleri üzerinedir; fakat kalkış noktaları farklı olduğu için, bu ortaklık geriye alınabilir bir ortaklık olmuştur; çünkü devrimde “burjuvaziye destek” siyasetinin belirlenmesinde Marx/Engels Tarih Biliminin argümanlarına dayanırlarken, diğer tarafta bu temel eksiktir; onlar daha çok pratik/politik güç ilişkilerinden hareket ederler. Devrim arifesinde Komünistler Birliği merkez komitesi, işçiler ve ezilenlerin “organizasyon ve bilinç düzeyleri, bir devrimin gündeme gelmesinde belirleyicidir” tespiti üzerinden (a.g.e., ss. 661-662) devrimin sübjektif koşullarına vurgu yaparken, Marx/Engels devrimin objektif koşullarını öne çıkarır.
Feodallerle savaşında burjuvaziye destek verme politikasının kalkış noktası Marx/Engels’te Tarih Bilimi olurken, örgüt merkez komitesi, burjuvaziye desteği Tarih Biliminin önermelerine dayandırmaz (bkz. Brandenburg 1977, s. 223); onlar, üretici güçlerin gelişmişliğini şart koşan ve devrimi sadece objektif koşullara bağlayan Marx/Engels’in zihniyetinden ziyade, düşmana güç yetirip yetirememe, komünistlerin örgütlülük düzeyleri, yığınların komünist düşünceyi benimsemeleri gibi politik/pratik meselelerden, yani devrimin sübjektif koşullarından hareket ederler.
Politik hedefin aynılığında anlaşmak, iki tarafın kalkış noktalarının farklılığının üstünü sadece bir süreliğine örter. Komünistler Birliği’nin tasfiyeler, kesintiler ve kopuşlarla dolu 3-5 yıllık kısa tarihinde yaşanan gerilimler, tarafların meselelere esas olarak farklı yaklaşmalarından kaynaklanır. Nitekim devrim patlak verdiğinde, tarafların “burjuvaziye destekten” aynı şeyi anlamadığı, yaşanan tartışma ve bölünmelerden görülür. 1848/49 kışındaki çatışmalar ve hemen akabinde 1850 yılında yaşanan bölünme ve Marx’ın Schapper’e yönelttiği, kafasının içinde “hep başkalarına ait olan fikirlerin tuhaf, kötü bir yorumunu taşıdı ve üstelik bunu da inanılır bir ilke olarak savundu” biçimindeki eleştirisi, iki tarafın da meseleyi aynı şekilde anlamadıklarını ortaya koyar. 1852 yılında Marx, Schapper ve Willich’in Tarih Biliminden hiçbir şey anlamadığını, onu sadece “tumturaklı söz” ve “siyasal iman” olarak edindiklerini yazacaktır. Marx, bu eleştiriyle, kendi teorisinin Schapper tarafından anlaşılmadığı gibi, onun tarafından üstelik “tuhaf” ve “kötü” bir yoruma tabi tutularak edinildiğini düşünür (MEW 8, s. 413).
Marx belki de haklıdır; nitekim, Paris 1848 Şubat devriminin püfür püfür esen rüzgarının kokusunu Londra’da alan Schapper, devrimci dönemlerde devrimci olanlar grubuna girdiğinden, 1839 öncesi Parisli yıllarına geri döner ve devrimciliği yeniden nükseder. 7 Şubat 1848 tarihinde Komünist İşçi Derneği’nin 8. kuruluş yıldönümü vesilesiyle düzenlenen toplantıda Schapper gerçi, önümüzdeki devrimin bir “burjuva devrimi” olduğunu, bu devrimde proletaryanın, burjuvaziyle beraber feodalizme ve mutlakıyetçiliğe karşı savaşacağını söyler; birbiriyle çelişen politik değerlendirmeler yapar ama bunun yanında, geçen 10 yıldaki devrimci olmayan dönemi için açık olarak özeleştiri de yapar:
Ben de, barışçıl bir hareketin olanaklı olabileceğine bir kere inandığımı inkar etmiyorum; eskiden bu dernek içinde, bizim yalnızca barışçıl çağrılar ve barışçıl propaganda yoluyla etkide bulunmak istediğimiz v.s. açık olarak ifade edildi. Ama biz bu illüzyondan geri döndük. Burjuvazinin, esas olarak kendi çıkarları için, bizden meselenin barışçıl dönüşümünü arzuladığını, proletaryanın yeryüzünün zenginliklerinden hak ettiği payı alması konusunda hiçbir şey bilmek istemediğini, idrak ettik ve yaşayarak öğrendik (...). Eğer burjuvazinin şiddet dışında elinden başka bir şey gelmiyorsa, biz de devrimci olmak ve elde silah onlarla savaşmak zorundayız. (...) Her zaman olduğu gibi, devrim bizim kaderimizdir. Biz burjuvaziye, kısa süren iktidar mutluluklarını kendilerine zehir edeceğimizi açık olarak ilan ediyoruz. Onlar, ‘modern barbarların’ takım elbise giydiklerini duysunlar ve bilsinler. Biz, düşmanlarımıza karşı nefret söylemi geliştirmek istiyoruz ve bu nefret, kutsal bir nefrettir; çünkü bu nefret, bizi özgürlük ve eşitliğe götürecek savaşa güç taşıyacaktır (BdK 1 1970, s. 664). 
Engels ise, Schapper’in devrimcilik damarının yeniden nüksetmesinden yaklaşık iki hafta ve devrimin patlamasından bir ay önce, 23 Ocak 1848’de Brüksel Alman Gazetesine yazdığı 1847 Yılının Hareketleri başlıklı makalesinde, burjuvazinin “devrimci” hareketlerini değerlendirir.[32] Engels, burjuvazinin Almanya, İtalya ve İsviçre’de feodal soyluluğa karşı zaferlerini etraflıca anlattıktan sonra (MEW 4, ss. 495-498), İsviçre’de köylülerin, burjuvazinin başarısına neden destek vermeleri gerektiğini anlatır:
Köylüler burjuvazinin bir maşası olarak kalmaya devam edecekler; burjuvalar için ölmeye, onların pantolon ve bayraklarının kumaşlarını dokumaya, onların fabrikalarında işçi olmaya devam edecekler. Bunun dışında başka ne yapabilirler ki? Köylüler de, burjuvazi gibi mülk sahibi, şimdilik neredeyse bütün çıkarları burjuvaziyle ortak. (...) Fakat onlar burjuvazi karşısında güçsüzler; çünkü burjuvazi daha zengin ve içinde yaşadığımız yüzyılda bütün politik iktidarın manivelasını, sanayiyi, ellerinde tutuyor. Köylüler, burjuvaziyle birlikte hareket ederek çok şey kazanabilirler, ona karşı hareket ederek ise hiçbir şey (a.g.e., 499)
Engels, bu arada geleceğe dair birkaç kelam edip “bir gün gelecek köylülerin iliğine kadar sömürülmüş yoksul kesimleri, bu arada o tarihe kadar kendini geliştirmiş olacak olan proletaryaya katılacak ve bunlar burjuvaziye karşı savaş ilan edecekler” dese de, hemen arkasından bunun konu açısından kendilerini şimdilik “hiç ilgilendirmediğini” söyleyerek, yeniden kendi konusuna döner. Engels, 1847 yılının Almanya, İtalya ve İsviçre’sindeki üç “olağanüstü ve mükemmel” hareketin ortak yanının, esas olarak onların “burjuva karakteri” olduğunu belirtir. Engels’e göre o yıllarda “ilerleme partisi her yerde burjuvazinin partisidir”. 1847 yılı, “burjuvazi için görkemli bir yıl” olmuştur; İngiltere’de başarılarını perçinlemiştir, Fransa’da safları keskinleştirmiştir, Belçika’da ise feodallere karşı bir seçim başarısının altına imza atmıştır (a.g.e., 500). Daha ne olsun!
Avrupa’daki burjuva hareketlerinin zaferlerini anlatmayı bitirdikten sonra Amerika’ya geçen Engels, Meksika’nın işgalinin kendilerini sevindirdiğini yazar:
Şimdiye kadar sonsuz iç savaşlar içinde parçalanmış ve her türlü gelişmesi engellenmiş, bu zamana kadar sadece kendisiyle uğraşmış bir ülkenin, İngiltere’nin endüstriyel tahakkümü altına girmesi, şiddet yoluyla bile olsa böyle bir ülkenin tarihsel hareketin içine çekilmesi bir ilerlemedir. Bu ülkenin ileride Birleşik Devletlerin vesayeti altına girmesi, onun kendi gelişiminin çıkarına olacaktır. Birleşik Devletlerin Kaliforniya’yı ele geçirerek Pasifik Okyanusu üzerinde kendi egemenliğini kurması bütün Amerika’nın çıkarına olacaktır (a.g.e.).
Engels, kıtanın “tarihsel harekete” çekilmesi açısından faydalı bulduğu savaşın, “sadece burjuvaziye” yarayacağını söyler. Kuzey Amerikalıların işgal edecekleri yeni yerlerden yeni sermayeler elde edeceklerini, bunun da halihazırdaki burjuvalara yeni burjuvalar katacağını, üretilen her şeyin burjuvazinin ellerinde toplanacağını söyleyerek, burjuvazinin bu kıtada da büyük ilerlemeler içinde olduğunu, memnuniyetle tespit eder (a.g.e., s. 501).
Engels, Avrupa’dan sonra Amerika kıtasında da burjuvazinin durumunun gayet iyi olduğunu memnuniyetle tespit ettikten sonra, Asya’ya geçer ve bu kıtanın “bizzat en barbar ülkelerinde bile” burjuvazinin ilerlemeler kaydettiğini görür; Rusya’da sanayi dev adımlarla ilerlemektedir; ve “uygarlığın, Türkiye, Mısır, Tunus, İran ve diğer barbar ülkelerdeki bütün bu muhteşem ilerlemeleri, gelecekte ortaya çıkacak olan burjuvaziye” hazırlık yapmanın dışında, başka bir şey değildirler (a.g.e., 501). Velhasıl Engels nereye baksa “burjuvazinin dev adımlarla ilerlediğini” görür ve tespit eder:
Burjuvazi başını gururla havaya kaldırıyor ve düşmanını düelloya çağırıyor. Burjuvazi belirleyici olacak zaferler bekliyor ve o, bu konuda hayal kırıklığı yaşamayacak. O, bütün dünyayı kendi ölçülerine göre yeniden kurmak istiyor, ve onun bu isteği yeryüzünün anlamlı bir bölümünde hayata geçerek gerçeklik kazanacak (a.g.e.).
Makalesinin sonlarına doğru Engels’in aklına, kendilerinin “burjuvazinin dostu” olmadığını söylemek gelir. Evet, onlar “burjuvazinin dostu” değillerdir; onlar sadece bir defalığına burjuvaziye, kendi zaferlerinin tadını çıkarma müsaadesi vermişlerdir; hatta burjuvaların, “komünistlere ve demokratlara yukardan küçümseyici bakışlarına”  bile katlanacaklardır; yeter ki “burjuvazi her yerde kendi amaçlarını hayata geçirsin”. 1847 yılının burjuva hareketlerinin, komünistlerin “çıkarlarına” hizmet ettiklerine kuvvetle ve derinden inanan Engels’e göre burjuvazi, Almanya’da “kısa süre içinde” komünistlerden destek istemek zorunda bile kalacaktır. Bu yüzden Engels burjuvaziye, feodallere karşı savaşmaları için durmadan cesaret verir:
Kapital’in lütufkar efendileri, savaşmaya cesaretle devam ediniz! Şimdilik size ihtiyacımız var, hatta sağda soldaki egemenliğinize bile... Siz ortaçağın artıklarını ve mutlak monarşiyi bizim için def etmelisiniz; ataerkilliği yok etmeli ve her şeyi merkezileştirmelisiniz; mülksüz sınıfları bizim için gerçek proleterlere dönüştürmelisiniz; fabrikalarınız ve ticari bağlantılarınız kanalıyla, proletaryanın kurtuluşu için ihtiyaç duyduğu maddi araçları sağlamalısınız bizlere. Bu arada yasalar çıkarmalısınız; sizin eseriniz olan krallığınızın ışıltısı altında keyif yapmalısınız, saray gibi salonlarınızda şölenler vermelisiniz (a.g.e., s. 502-503).
Engels’e göre, her ne kadar bu burjuvalar kendi çıkarları için çalıştıklarına saf saf inansalar da, “gerçekte onlar komünistlere çalışıyorlar; komünistlerin yolunu açıyorlar”. Böyle yaptıkları içindir ki Engels, onlara zaferlerinin tadını çıkarma müsaadesi verir; çünkü her yerde proleterler burjuvazinin arkasında durmuş, kendi tarihsel sıralarının gelmesini bekliyorlar; tarih onlara sıra verdiğinde hemen harekete geçecekler ve burjuva iktidarını “hemen yıkacaklar”...
Engels, burjuvalara çektiği söylevini bitirdikten sonra onları, bir şeyi unutmamaları gerektiği noktasında uyarır ve kimin aklıyla alay ettiği bilinmez bir şekilde, Heinrich Heine’nin bir şiirinde yer alan “Cellat kapının önünde” (a.g.e., s. 503) dizesiyle makalesine son verir...
Engels’ten yapılan uzun alıntılarla Marx/Engels’in 1848 devriminin öngünündeki politik pozisyonları aktarılmaya çalışıldı. Üçüncü bir göz olarak Marx/Engels’in güvenilir yoldaşlarından biri olarak bilinen Lessner’in 1848’li yıllara ilişkin bir değerlendirmesi aktarılacak. 1898’de Lessner, 1840’lı yılları hatırlar ve kendisi farkında mıdır bilinmez ama çok isabetli bir noktaya değinir. Lessner, 1848 devrimi öncesindeki iki yıl içinde, yani 1846 yılında Weitling ve fikirleriyle, 1847 yılında ise Marx ve fikirleriyle tanışır ve bunları kendince karşılaştırır:
Ben, genç bir zanaatkar terzi olarak 1846 yılında ilk kez Hamburg’da komünist bir toplantıya katılıp oradaki konuşmaları dinlediğimde ve hemen ardından Weitling’in ‘Garantiler’ kitabını okuduğumda, Komünizmin [Devrimin] birkaç yıl içinde gerçekleşeceğine inanırdım. O zamanlar bana birisi, daha 50 yıl kapitalizmin egemenliği altında yaşayacağımızı söyleseydi onun bir şarlatan olduğunu düşünürdüm. Komünist düşüncenin ilk kıvılcımı benim gözlerimi o zamanlar kör etmişti. Ama 1847’de Karl Marx’ı dinledikten ve Komünist Manifesto’yu okuyup anladıktan sonra, tek tek kişilerin coşku, heyecan ve iyi niyetinin [iradesinin], insan toplumunun değişimini sağlamaya yetmeyeceğini idrak ettim. Ekonomik gelişmeye, belirleyici bir faktör olarak insanlık tarihinde hak ettiği değeri vermeyi öğrendiğim andan itibaren, daha serinkanlı ve bilinçli oldum. Coşku ve fantezide kaybettiklerimi, bilgide ve planlı hareket etmede buldum (Lessner 1898; akt. Schreapler 1972, s. 214).
Dikkat edilirse Lessner’in üzerine konuştuğu yıllar, ölü toprağının ezilenlerin üzerine döküldüğü 1848 yahut 1871 yenilgisinden sonraki gericilik yılları değildir; Lessner aksine 1848 devriminin öngününde, ezilenlerin üzerlerindeki ölü toprağını silkeleyerek ayağa kalktığı iki yıl üzerinden Weitling ve Marx’ın bu yıllardaki politik pozisyonunu değerlendirir.
Kaynakça
Andreas, Bert (1969) Gründungsdokumente des Bundes der Kommunisten (Juni bis September 1847). Dr. Ernst Hauswedel, Hamburg
Becker, Gerhard (1975): Karl Schapper. Männer der Revolution 1848. Akademie Verlag, Berlin, ss. 123-147
Barnikol, Ernst (1929): Weitling der Gefangene und seine ‚Gerechtigkeit’. Eine kritische Untersuchung über das Werk und Wesen des frühsozialistischen Messias. Mühlau, Kiel
BdK 1 (1970): Der Bund der Kommunisten. Dokumente und Materialien. Band 1 (1836-1849). Hg. von Institut für Marxismus Leninismus beim ZK der SED und Institut für Marxismus Leninismus beim ZK der KPdSU. Dietz, Berlin
Beloussowa, N. (1965): Joseph Moll. Marx und Engels und die ersten proletarischen Revolutionäre. Dietz, Berlin, ss. 42-75
Brandenburg, Alexander (1977): Theoriebildungsprozesse in der deutschen Arbeiterbewegung 1835-1850. SOAK-Verlag, Hannover
Förder, Herwig (1960): Marx und Engels am Vorabend der Revolution. Die Ausarbeitung der politischen Richtlinien für die deutschen Kommunisten (1846-1848). Akademie Verlag, Berlin
Friedenthal, Richard (1990): Karl Marx. Sein Leben und seine Zeit. Piper Verlag, München
Hundt, Martin (1973): Wie das “Manifest” entstand. Dietz, Berlin
Kuhnigk, Armin M. (1980): Karl Schapper. Ein Vater europäischer Arbeiterbewegung. Camberger Verlag, Limburg
Lewiowa, Sofia (1965): Karl Schapper. Marx und Engels und die ersten proletarischen Revolutionäre. Dietz, Berlin, ss. 76-119
McLellan, David (1973): Karl Marx. Leben und Werk. Edition Praeger GmbH, München
MEW (Marx/Engels Eserleri-1958 ve devamındaki yıllar): Karl Marx/Friedrich Engels Werke. Hg. von Institut für Marxismus Leninismus beim ZK der SED. Die Bände 1-43. Dietz, Berlin
Müller, Hans (1967): Ursprung und Geschichte des Wortes Sozialismus. Dietz, Hannover
Raddatz, Fritz (1975): Karl Marx. Eine politische Biographie. Hoffman und Campe, Hamburg
Rjazanov, David (1973): Marx und Engels nicht nur für Anfänger. Rotbuch, Berlin
Schraepler, Ernst (1972): Handwerkerbünde und Arbeitervereine 1830-1853. Die politische Tätigkeit deutscher Sozialisten von Wilhelm Weitling bis Karl Marx. Walter de Gruyter, Berlin
Silberber, Edmund (1966): Moses Hess. Geschichte seines Lebens. Brill, Leiden
Sperber, Jonathan (2013): Karl Marx. Sein Leben und sein Jahrhundert. Verlag C.H. Beck, München
http://www.yeniyol.org/farkli-bir-yoldan-yeni-bir-baslangica-dogru-mikro-sektin-alternatifi/ (Erişim tarihi: 27.11.2014).
http://www.kurtuluscephesi.com/marks/manifesto.html#*1 (Erişim Tarihi: 11.11.2014).

 


[1] Bu tarihi dokümanlar ve yazışmalar içinde bulunan toplantı protokollerinde teşkilat üyelerinin yurttaş Engels, yurttaş Moll, yurttaş Hess, yurttaş Weitling, yurttaş Schapper, yurttaş Gottschalk, yurttaş Willich v.b. olarak kayda geçirilirken, sadece Marx’ın, ‘Dr. Marx’ olarak protokollere geçirilmesi ilginçtir.

[2]Hundt, İşçi Hareketi ile Marx/Engels’in teorisinin “buluşmasını” neredeyse birbirlerine kavuşmak için farklı yönlerden aynı yöne doğru koşan ve koştukları sırada birbirlerine yetebilmek için de eksiklerini bu arada yolda tamamlayan iki sevgilinin kavuşmasına benzetir. Hundt’a göre İşçi Hareketi, Tarih Bilimini bekliyordu ve ona kavuşmak için Weitling’ten kurtulmak istiyordu; nitekim 1845 ve 1846 yıllarında Tarih Bilimi doğar doğmaz, Weitling’i başından attı! Weitling’in İşçi Hareketinden izole edilmesi, Hundt’a göre, “Marksizmin İşçi Hareketiyle kaynaşmasının tarihsel imkanının doğması için bir önkoşuldu” (Hundt 1973, s. 49).

[3]Tarih Bilimi sıklıkla ve yanlış olarak “bilimsel sosyalizm” ya da “bilimsel komünizm” olarak adlandırılır. Oysa ki “bilimsel sosyalizm” ya da ‘bilimsel komünizm” terimi ilk olarak Marx/Engels tarafından değil, “hakiki sosyalizmin” temsilcisi Karl Grün tarafından 1845’de, kendi sosyalizm anlayışını “ütopik sosyalizm” anlayışından ayırmak için kullanılır (bkz. Müller 1967, ss. 138-139). Bu terim sonradan Engels tarafından materyalist Tarih Bilimiyle eş anlamlı olarak da kullanılmıştır.

[4] Bauer,1814’te Almanya’nın Würzburg kentinde doğar. Ayakkabıcılık mesleğini öğrenir. 1835 yılında Paris’e gider ve burada diğer birçok Alman göçmen zanaatkar işçilerinin yaptığı gibi Horlananlar Birliği’ne üye olur. 1836 yılında bu örgütten ayrılarak, Schapper ve Weitling’in de içinde yer aldığı grupla birlikte Haklılar Birliği’ni kurar. Paris’te 1839 yılında Blankistlerin örgütlediği bir ayaklanmaya katıldığı gerekçesiyle Schapper’le birlikte sınır dışı edilir ve Londra’ya gider. Burada Schapper ve Moll’le birlikte Komünist İşçi Derneği’ni kurar. Weitling’in Mayıs 1846’da örgütten dışlanmasından sonra, Schapper ve Moll’le beraber örgütün merkez komitesinde yer alır. 1848/49 devriminde aktif politik rol üstlenmez. 1850’de Komünistler Birliği’nin bölünmesinde Marx’la birlikte hareket eder. 1851 yılında ise Avustralya’ya göç eder ve kendisinden bir daha haber alınmaz.

[5]Hermann Ewerbeck 1816’da, o sıralar Prusya devletinin sınırları içinde olan Danzig’de doğar; Berlin’de tıp okurken Genç-Hegelcilerin etkisi altına girer. Daha sonra Avrupa’nın birçok kentini dolaşarak 1840 yılında devrimin başkenti Paris’e gelir ve komünistlerle ilişki kurar. Haklılar Birliği liderliğinin Paris’i zorunlu olarak terk etmesi üzerine buradaki seksiyonun yönetimini üstlenen Ewerbeck, Weitling’in 1842’de yayımlanan Garantiler adlı eserinin basımına katkıda bulunur. Doktorluğun yanında, yazarlık ve çevirmenlik de yapan Ewerbeck, düşünsel olarak Moses Hess, Cabet, Karl Grün, Weitling ve Marx’tan etkilenir. Teorik olarak giderek barışçıl Cabet’e yaklaşan Ewerbeck, onun birçok eserini, bu arada İkarya’yı da takma adla Almancaya çevirir. Proudhon için Feuerbach’ın birçok eserini Fransızcaya çevirdiği gibi, Komünist Manifesto’yu da 1848’de Fransızcaya çeviren yine Ewerbeck’tir. Marx’la düzenli yazışan Ewerbeck aynı zamanda Karl Grün’le de dosttur ve onun politik etkisine açık olduğundan, Grün’ü örgütün Paris kadrolarıyla da tanıştırır.

[6]Joseph Moll 1813 yılında Köln’de doğar. Saat tamircisi olarak Avrupa’yı dolaşan Moll, gittiği ülkelerdeki işçi derneklerine üye olur. Moll, 1834 yılında İsviçre’de birleşik Almanya isteyen gizli Genç Almanya Birliği’ne üye olur. Daha sonra Paris’e geçen Moll, 1836’da Haklılar Birliği’ne girer. 1939’da Londra’ya geçen Moll, buraya daha sonra gelen Schapper’le birlikte Alman İşçi Derneği’ni kurar. 1845’te Londra’da, komünistlerin devrimde izleyeceği taktiğin ne olması gerektiği üzerine yürütülen tartışmalarda Moll, Schapper’in pasifist çizgisine nazaran daha devrimci bir pozisyon tutturma çabası içindedir. Fakat 1846’da Weitling’in örgütten tasfiye edilmesiyle birlikte merkez komitesinin diğer üyeleri gibi Moll de, Marx/Engels’in aşamacı devrim teorisine yaklaşır ve Ocak 1847’de Brüksel’e giderek onları örgüte katılmaya çağırır. Moll, 1848 devriminde Köln’deki işçi derneğinde politik faaliyet yürütür. 1848/49 kışında Marx/Engels’in tasfiye ettiği gizli örgütü yeniden faaliyete geçirmek için Schapper’le birlikte harekete geçer fakat başarılı olamaz. Moll, 1849’da Komünistler Birliği üyesi August Willich’in komutası altında, Engels’in de içinde yer aldığı işçilerden oluşan gönüllüler kıtasının, Prusya ordusuyla girdiği bir çatışmada öldürülür (bkz. Beloussowa 1965, ss. 42-75).

[7]Marx, 1844 yazında Paris’te Feuerbach’a gönderdiği bir mektupta, “yüzlerce militandan oluşan zanaatkarların komünist bölüğünün” haftada iki kez düzenlenen toplantılarda, teşkilatın illegal liderleri tarafından, Feuerbach’ın Hıristiyanlığın Özü adlı eseri üzerine yapılan sunumlara katıldıklarını ve anlatılanlara karşı “tuhaf bir şekilde ilgili” olduklarını yazar (MEW 27, s. 428).  

[8]Harney, Engels’in yazdığı bu mektubu, onun önerisine uyarak imha ettiğinden, mektubun varlığı, kendisinin yazdığı cevap üzerinden bilinmektedir (BdK 1 1970, s. 298).

[9]Engels de, Haklılar Birliği liderliğini kast ederek “onların dar görüşlü eşitlikçi komünizmlerine karşılık, ben de bir o kadar dar görüşlü felsefi kibirliliğe sahiptim” diyerek, aydınlar ve işçiler arasındaki bu mesafeyi itiraf eder (MEW 21, s. 208). Bu itirafta Schapper’in onu ve Marx’ı bu noktada uzun uzun eleştirmesinin payı olduğu düşünülmektedir.

[10]Schapper eski fikirlerine yaklaşık bir yıl kadar daha bağlı kalır; 1847 yılı sonunda Marx/Engels’in Tarih Biliminin argümanlarından türettikleri politik fikirlerinin büyük ölçüde etkisi altındadır artık; bu durum Schapper’in kaleme aldığı metinlerde bariz olarak görülür. Fakat bu etki, onun içine işleyen bir etki değildir; savunduğu fikirler, ödünç alınmış bir elbise gibi durur Schapper’in üzerinde. Nitekim devrim patlak verdiğinde, kan uyuşmazlığı kendini ortaya koyar.

[11]Engels ise kendilerinin, Kriege’yi eleştirdikleri genelgeyle Haklılar Birliği önderlerini ve örgüt üyelerini etkilediklerini, onların bu bildirinin etkisiyle Kriege’den ve onun temsil ettiği fikirden nefret ettiklerini iddia eder (MEW 21, s. 214).

[12]Hess’in yakın arkadaşı olan ressam Köttgen, Weitling’i de tanır; 1845 yılında Engels’in de katıldığı komünist propagandanın Almanya’da ilk kez yapıldığı açık toplantıları organize eder.

[13]Moses Hess 1812’de Bonn’da doğar. 1841/42 yılında babası ile birlikte Köln’e geçen Hess burada, Rheinische Zeitung gazetesinin ilk kurucuları arasında yer alır; Eylül 1841‘de Marx’la tanışır, Ocak 1842’de gazete çıkar. Aralık 1842’ye kadar gazetenin redaktörlüğünü önce Hess, daha sonra ise Marx üstlenir. 1842-43 yıllarında Paris’te olan Hess gazete muhabirliği yanında Parisli komünist ve sosyalistlerle de tanışır. Marx ve Engels Fransa’daki sosyalist ve komünist fikirlerle ilk kez “Komünist Rabbi” olarak adlandırılan Moses Hess aracılığıyla bu dönemde tanışır ve komünist olurlar. 1843’te gazetenin yasaklanmasının ardından Hess Fransa, Belçika ve İsviçre’yi dolaşarak yeniden Köln’e döner. 1845 yılında, polisin onu şehir sınırları içinde istememesi üzerine Köln’ü terk eden Hess, önce Engels’in de yaşadığı Barmen‘e, oradan da Elbersfeld’e gider. Burada, Engels’le birlikte Gesellschaftsspiegel adlı dergiyi çıkarır. Bu gruba Zulauff ve Köttgen gibi komünistler de dahil olurlar. Bu dergi, başlığında yazıldığı üzere kendini “mülksüz halk sınıflarını temsil eden ve günümüz toplumsal durumunu açıklayan organ“ olarak ilan eder. Dergi kendi misyonunu, “toplumsal gövdenin tüm hastalıklarını ve sosyal sınıfların kendi aralarındaki ilişkileri araştırarak, toplumsal kötülüğün ortadan kaldırılması hedefiyle kurulan derneklere yardımcı olma” olarak belirler. Dergi, yayın çizgisinde “sadece gerçekleri ve gerçeklere dayanan yorumları” esas alacağını ve çalışan sınıfların durumlarına dergide özel olarak ağırlık vereceğini duyurur. Bu temelde sayfalarında kapitalist serbest rekabetin çalışan sınıfların durumunu daha da kötüleştirmesini teşhir eder. Hess, “Uygar Dünyanın Toplumsal Koşulları“ başlıklı makalesinde “politik liberalizmin toplumsal sorunlara“ çözüm sunmadığını savunarak, Avrupa’nın “en özgür“ devletlerinde en fazla acı çekenlerin, çalışan sınıflar olduğunu yazar. Derginin yazarları arasında zamanın sosyalist aydınları ve Marx/Engels de vardır ama Karl Grün yoktur. 1845-48 yılları arasında Paris ve Brüksel’de ikamet eden Hess, 1848 devrimiyle birlikte birkaç haftalığına Köln’e döner ve buradan yine Paris’e geçerek gazetecilik faaliyetine orada devam eder. 1860'larda Avrupa genelinde yükselen milliyetçilik akımlarının etkisiyle dine ve Yahudi milliyetçiliğine yakınlaşarak Siyonizmin ilk teorisyeni olur. 1875 yılında Paris’te ölür (burada Edmund Silberner’in Hess üzerine yaptığı çalışmalarından yararlanılmıştır).

[14]Özellikle bu talebin Weitling’le ilgili olduğu düşünülmektedir; çünkü aynı tarihlerde, Mayıs 1846’da, yaşanan Weitling/Marx çatışmasının nedenlerinden biri de, Weitling’in yazılarına getirilen yayın yasağıdır. Bununla ilgili olarak Weitling, 16 Mayıs 1846’da Kriege’ye yazdığı mektupta, Marx/Engels’i, kendi projeleri için “devasa meblağlar” harcarlarken, onun eserleri için parayı esirgemeleri noktasında eleştirir (Brandenburg 1977, s. 153).

[15]1845 Londra tartışmalarında kullanılmayan kavramlar olan proletarya ve burjuvazi kavramlarının, yeni bir durum olarak terminolojiye girmesi, Marx/Engels’in, örgüt liderleri üzerindeki bir etkisi olarak da değerlendirilir (bkz. Brandenburg 1977, s. 165).

[16]Marx/Engels’in örgüte girmeleri, merkez komitesinin kendi kongrelerini örgütleme planında önemli bir değişikliğe yol açmaz; kongre sadece bir ay ertelenerek daha önce kararlaştırılan Mayıs ayı yerine Haziran ayında yapılır.

[17]1852’de yaşanan Komünistler Birliği’ndeki bölünmede Marx/Engels’le birlikte hareket eden Phänder, teşkilatın eski kadrolarından olmayıp 1845 yılında Londra’da örgüte kazanılır; 1848/49 devrim yıllarında aktif olarak hiçbir politik faaliyet içine girmez. Devrimden sonraki yıllarda Phänder, Londra’da Marx’ın yakın çalışma arkadaşları arasında yer alır.

[18]Eccarius zanaatkar terzi olarak şehir şehir dolaşırken yolu 1839’da Hamburg’a düşer; burada Weitling etkisindeki işçi derneğinin üyesi olarak siyasi faaliyet yürütür. 1846’da Londra’ya giden Eccarius burada Komünistler Birliği içindeki faaliyetlerine ileri bir kadro olarak devam eder. Ancak 1849 yılında örgütün merkez komitesine girebilen Eccarius, 1852’deki bölünmede Marx/Engels’le birlikte hareket eder. Marx’ın önerisi üzerine 1864 yılında 1. Enternasyonal’in başkanlığına seçilir. 1873’te ise Eccarius, Bakunin taraftarlarının organize ettikleri Enternasyonal’in Cenevre kongresine katılır.

[19]İllegal bir teşkilat olmasından ötürü örgütsel dokümanlarını yok etmek zorunda kalan Haklılar Birliği’nin 1847 yılında yaptığı kongrelerine  ilişkin, Engels’in yıllar sonra yazdığı anıları ve polis ajanı Stieber’in Kara Kitap’ının dışında, orijinal bir dokümana uzun yıllar rastlanmadı. Ta ki bu Kongrelere katılan Hamburg’dan Paris’e giden Haklılar Birliği üyesi marangoz Joachim Friedrich Marten’ın muhafaza ettiği, tüzük ve İnanç Deklarasyonu’nun da içinde olduğu birkaç doküman yaklaşık olarak 45 yıl önce, 1968 yılında ortaya çıkana dek. Bu dokümanları Bert Andreas kitaplaştırmıştır (Andreas 1969, ss. 36-37).

[20]Engels, Paris’te örgüt içinde kendi kurduğu fraksiyonun adını İlerleme Partisi koyar. 23 Ocak 1848’de, yani devrimin öngününde Brüksel Alman Gazetesi için, 1847 yılının Hareketleri adını verdiği, daha sonra çalışma içinde değinilecek olan makalede, “hareketler”den bahsederken sadece burjuvazinin hareketlerini anlatır Engels. Avrupa ve dünyadaki tüm burjuva hareketlerinin durumunu anlattığı bu makalesinde Engels, “İlerleme Partisi her yerde burjuvazinin partisidirdiye yazar (MEW 4, s. 499).

[21]Paris teşkilatı içinde sevildiği söylenemeyecek olan Engels’e 1. Kongre delege seçimlerinde yoğun muhalefet vardır; fakat örgüt çoğunluğunun muhalefetine rağmen, gerektiğinde “kurallar çiğnenerek” Engels 1. Kongreye Paris delegesi olarak seçilir (Born 1898, s. 47; akt. BdK 1 1970, s. 1061).

[22]Wilhelm Wolff (1809 - 1864), Marx ve Engels’in yakın çalışma arkadaşıdır. 1831'de radikal öğrenci örgütlerine üye olduğundan 1834 ile 1838 yılları arasında tutuklanıp hapis yatar. 1846 yılında Brüksel'de Marx ve Engels’le tanışır. Komünistler Birliği’nin Haziran 1847’deki 1. Kongresine Marx’ı temsilen katılan Wolff, 1848 yılında da, Marx’ın başyazarı olduğu Neue Rheinische Zeitung gazetesinde onunla birlikte çalışır. Marx, Kapital’in 1. Cildini “unutulmaz” arkadaşına, “proletaryanın bu cesur ve sadık savaşçısına” adar.

[23]http://www.yeniyol.org/farkli-bir-yoldan-yeni-bir-baslangica-dogru-mikro-sektin-alternatifi/ (Erişim tarihi: 27.11.2014).

[24]Dergi Londra’da 2000 adet basılır ve sadece bir sayı çıkar. Schapper’in inisiyatifiyle çıkan dergi “bütün ülkelerin işçileri birleşin” üst başlığını taşır. Bu slogan, 1. Kongre’de tüzük taslağının üzerinde de yer alır. Şiar, genellikle Marx’a ait olarak bilinmesine rağmen, kimi yazarlar Schapper tarafından formüle edildiğini belirtirler (Sperber 2013, s. 205).

[25]Benjamin Grob-Fitzgibbon’un Heinzen üzerine kaleme aldığı Hançerden Bombaya: Karl Heinzen ve Politik Terörün Evrimi adlı makalesi, Teori ve Politika’nın 41. sayısından okunabilir.http://www.teorivepolitika.net/index.php/okunabilir-yazilar/itemlist/user/215-benjamingrobfitzgibbon (Erişim tarihi: 08.11.2014).

[26]Engels Paris’te kaldığı yaklaşık 1,5 yıl boyunca üyesi olduğu Brüksel Komünist İrtibat Komitesi’ne değil, sadece Marx’a yazar; “komite ve üyeleri onu ilgilendirmez”; onları çalışmalarından haberdar etmeyi “gereksiz bulur” ve “saygı göstermez” (Friedenthal 1990, s. 315). Buna karşın McLellan Engels’in düzenli olarak Brüksel Komitesine yazdığını iddia eder (McLellan 1973, s. 175). Engels’in düzenli olarak yazdığı doğrudur; fakat McLellan’ın iddia ettiği gibi Brüksel Komitesine değil,Marx’a yazar.

[27]“Kaşık komünizmi” adlandırması, Weitling’in komünizm anlayışını küçümseyen hasımlarınca uydurulmuştur. Weitling’e göre, ezilenlerin yaşamsal maddi ihtiyaçları karşılanmadan, onlara insanlığın yüksek amaçlarından dem vurmak ve barışçıl mutluluk planları çizmek saçmadır.

[28]Rjazanov da Marx’ın, Engels’in hazırladığı bu taslak üzerinden, Komünist Manifesto’ya son biçimini verdiğini söyler (Rjazanov 1973, s. 64).

[29]1847 sonbaharında Brüksel’de politik göçmen olarak bulunan ve Marx’ın çalışmalarını kuşkuyla izleyen Bakunin, Georg Herwegh’e yazdığı bir mektupta, bu çalışmalarla ilgili olarak görüş bildirir: “Almanlar, zanaatkar Bornstedt, Marx ve Engels, fakat özellikle Marx yine bilinen fesatlıklarıyla meşguller. Burnu büyüklük, kindarlık, dedikodu, teorik kibir, ve pratik olarak cesaretsizlik ve korkaklık; yaşamdan, pratik faaliyetten ve sadelikten bütünüyle uzakken, bunlar üzerine mülahaza etmek; eserler veren ve tartışan zanaatkarla iğrenç cilveleşmeler; ‘Feuerbach bir burjuvadır’ lafı ve burjuva kelimesi, insana gına getirtecek kadar tekrarlanan bir parola haline geldi bunların ağzında; ama asıl kendileri tepeden tırnağa, ciğerlerine kadar küçük burjuvalar. Tek kelimeyle yalan ve aptallık, aptallık ve yalan. Böyle bir cemaat içinde özgür ve rahat nefes almanın olanağı yok. Ben kendimi onlardan uzak tutuyorum ve kendileriyle hiçbir işimin olmadığını, komünist zanaatkar derneklerine de gitmeyeceğimi bütün kararlılığımla açıkladım” (Bakunin 1847; akt. Schraepler 1972, ss. 179-180).

[30]Manifesto’da yer alan “komünistler proletaryanın, feodallere ve mutlakıyetçiliğe karşı burjuvaziyle birlikte, onun iktidara gelmesi için mücadele ederken, bir yandan da “burjuvazi ile proletarya arasındaki düşmanca karşıtlık” konusunda işçilere olabildiğince “açık bir bilinç” kazandırmayı bir an bile ihmal etmezler“ ifadesi (MEW 4, ss 492-493), oldukça sıkıntılı ifadelerden bir tanesidir.

Bir proletarya partisi düşünülsün ki, bu partinin militanları kanlarını, kendi sınıflarının çıkarları için değil, aksine sınıf düşmanlarının iktidara gelmesi için döküyor; bütün enerjilerini, sınıf düşmanları olan “para torbaları“ burjuvalar, feodallere karşı yürüttükleri savaşı kazansınlar diye tüketiyorlar. Bu arada nasıl oluyorsa, burjuvaları iktidara getirmek için onlar uğruna kanlarını dökerken, aynı zamanda bunların sınıf düşmanları olduğuna dair de bir “bilinç açıklığı” yaşıyorlar! Hadi canım sende!

Tarihsel olarak görülmüştür ki, burjuvaziyi iktidara getiren işçiler, eğer enerjileri tükenmediyse, bir tehlike olarak görülüp burjuvalar tarafından hemen katledilmişlerdir; eğer enerjileri tükendiyse, ki çoğunlukla böyle olmuştur, burjuva sisteme karşı çıkmak şöyle dursun, ona tam anlamıyla teslim olmuşlardır. Tarihte şimdiye kadar burjuvaziyi iktidara taşıdıktan sonra, kendini iktidara taşıyan hiçbir işçi hareketi görülmemiştir.

Bu yaklaşıma bir karşı örnek olarak Mao’nun politik tutumu gösterilmelidir. Mao, Çin-Japon savaşında ÇKP’nin güçlerini, Çin’i işgal eden Japon emperyalizmine karşı harekete geçirmediği konusunda, düşmanları tarafından eleştirilmiştir. Gerçekte Mao’nun yaptığı ise, ezenlerin çıkarları için ezilenlerin kanını dökmemesidir. Böyle yaptığı içindir ki, daha sonra yorgun düşmüş Çin egemenlerinin ulusal güçlerini, onları desteklemedikleri için enerjilerini koruyan ve zinde kalan ezilenlerin ordularıyla yenmeyi başarmıştır. ÇKP, kendisine telkin edildiği gibi, bir burjuva devrimi uğruna güçlerini egemenlerin hizmetine verseydi, daha sonra ezilenlerin çıkarlarını savunmak için parmağını kıpırdatacak gücü bulamazdı.

[31]50 veya 100 sözcükten oluşan bir Almanca dağarcığına sahip olanlar bile bilir ki "Gewalt" teriminin bire bir direkt karşılığı açık fiziki şiddettir. Komünist Manifesto’nun Türkçe çevirilerinde bu terim yanlış biçimde “zor” olarak çevrilmiştir; oysa ki "zor" teriminin Almanca karşılığı "Zwang"tır. Almanca konuşulan bütün ülkelerde, Alman olmayan ve bu dili iyi bilmeyen göçmenler, mülteciler, “yabancılar“ bile, bir sürü şeyi anlamasalar da her koşulda "Gewalt" teriminin fiziksel şiddet anlamına geldiğini iyi bilirler ama "Zwang"ı çoklukla bilmezler; çünkü açık şiddeti içermeyen “Zwang” değil ama, "Gewalt", yani “şiddet“ hep onlarla ilişkilendirilmiştir. Örneğin, "gewalttätig" zamiri, bire bir fiziksel şiddet uygulayanlar için kullanılır. Komünist Manifesto’nun son paragrafında “Zwang” terimi geçmez; buna karşın “gewaltsamen Umsturz”, yani “şiddete dayalı devrim” ifadesi yer alır. “Gewalt” terimi İngilizce “Violence” terimiyle karşılanır. Bu paragrafın Almancası ve Türkçeye yanlış çevirisi şöyledir:

"Die Kommunisten verschmähen es, ihre Ansichten und Absichten zu verheimlichen. Sie erklären es offen, daß ihre Zwecke nur erreicht werden können durch den gewaltsamen Umsturz aller bisherigen Gesellschaftsordnung. Mögen die herrschenden Klassen vor einer kommunistischen  Revolution zittern. Die Proletarier haben nichts in ihr zu verlieren als ihre Ketten. Sie haben eine Welt zu gewinnen"(MEW 4, s. 493).

“Komünistler, kendi görüşlerini ve amaçlarını gizlemeye tenezzül etmezler. Hedeflerine ancak tüm mevcut toplumsal koşulların zorla yıkılmasıyla ulaşılabileceğini açıkça ilân ediyorlar. Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim korkusuyla titresinler. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yok. Kazanacakları bir dünya var.“ http://www.kurtuluscephesi.com/marks/manifesto.html#*1 (Erişim Tarihi: 11.11.2014).

[32]Marx 9 Ocak 1848’de Brüksel’de başkan yardımcılığını yaptığı burjuva liberal Demokratik Toplum Derneğinde, uluslararası serbest ticareti savunan profesyonel ekonomistlerin düzenlediği bir konferansa katılır ve burada “serbest ticaret” üzerine bir sunum yapar. Marx, yaptığı sunumda sınırsız serbest ticaretin işçi sınıfı üzerindeki yıkıcı etkilerine rağmen, yine de onu savunduğunu, çünkü onun “burjuvazi ve proletarya arasındaki çelişkiyi keskinleştirdiğini” söyler: “Tek kelimeyle söylemek gerekirse serbest ticaret sistemi sosyal devrimi hızlandırıyor. Ve ben sadece bu anlamda serbest ticaretten yana oyumu veriyorum beyler“ (MEW 4, s. 458). 

Okunma 1547 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.