Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Ezber Bozumu ve Yeni Arayışlar

Yazan

Ezber Bozumu ve
Yeni Arayışlar İçin Notlar

İsmail Metin

I. Kriz Üzerine

Melik Kara, Teori ve Politika’nın 46. sayısında Türkiye Devrimci Hareketi’nin (tali bir-iki nokta dışında) nesnel bir tablosunu çiziyor. İbrahim Çiçek de birkaç yıl önce Teoride Doğrultu’da, sosyalizmin bir döneminin ve o dönem yapılarının bittiğini söyledi. M. Kara’nın muradının durumun fotoğrafını çekmek olduğu anlaşılıyor, dolayısıyla tespitlerinin nedensel açılımlarını, çıkış önerilerini vb. beklemek durumundayız. Buna karşın Teoride Doğrultu’nun  iddialı tespitlerinin açılımını yıllardır yapmaması ciddi bir eksikliktir. Biz burada fotoğrafı çekilen, değinilip geçilen konuya girmeye cüret edeceğiz.

Böylesi ciddi bir konuda düşüncelerin olgunlaşması –çok geç kalınmasına rağmen– bir tartışma ve süreç işidir. Dolayısıyla hiçbir yazıdan hazırlop çözümler beklenemez; fakat “zülfü yare” dokunan her yazı tartışmaya karınca kararınca katkı sunabilir. Bu yazı bu görüş açısıyla değerlendirilmelidir. Muradımız, “biten neden bitti, yeninin kalkış noktaları nelerdir” soru(n)larına giriş için ön notlar, tartışma notları kaleme almaktır.

Teori ne işe yarar?

Teori bir iman değil, eleştirel devrimci akıl işidir; öğrenilmesi kadar silah olarak kullanılması da buna bağlıdır. Bir dönemin bittiği söyleniyorsa, bu dönemin tamamına ve bütün unsurlarına damgasını vuran ana çizgiler –neredeyse yasa katına çıkan çizgiler ve esaslar– saptanmaya girişilmeden teorinin alanına girilemez. Bu alana girilmeden de dönemi anlayıp-aşma, dersler çıkarma, öğrenme vb. başarılamaz.

Hayat önümüze durmaksızın olaylar, olgular, fotoğraflar sürer. Örneğin kapısına 1943’de kilit vurulan III. Enternasyonal dönemi boyunca, üye partilerin hiçbirinin, hiçbir krizi devrimci krize doğru ilerletip iktidara gelemediklerini, faşizmin saldırılarını püskürtemediklerini, Komintern’in başarısız bir örgüt olarak tarihe karıştığını söylediğimizde olgusal bir tespit yapmış oluruz. Bunu söylemek aslında pek bir şey söylememektir. Teorinin alanı “neden” sorusuyla başlar ve fotoğrafın arkasındaki kesen ve bölen dinamikleri, yapısal düzeneği açığa çıkarmadan da bitmez.

Slovaj Zizek, “insan iki kere ölür; birincisinde ölür, ikincisinde öldüğünü idrak eder” diyor. Bu felsefi metaforu, başımıza gelenle, başımıza gelenin idraki arasındaki mesafe olarak anlarsak, teori şimşek hızında idrak vasıtasıdır. Marx, 1850’ler Fransa’sında devrimci olayların karmaşası içinde gidişatın yönünü, sınıfların ve partilerin karakteristik özelliklerini bugün hala yararlanabileceğimiz açıklık ve kesinlikle saptayabildi. (Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i) Lenin 1915’de, II. bitmiştir, III. Enternasyonali kuralım; Rosa Luxemburg, “Alman sosyal demokrasisi ölmüş eşektir, ölü eşeği kamçılayarak ayağa kaldıramazsınız” derken, Clara Zetkin gibi saygın bir devrimci neden 1920’lere kadar Kautsky’ci merkezle bağını koparamadı?

Teorik-siyasal (öncülük) misyonumuz olayların gidişindeki keskin dönüşleri, ilk bakışta göze çarpmayan fakat çok önemli noktaları, üzerine hüküm inşa edilebilecek olay-olguları görmemizi sağlamıyorsa neye yarar ki? “Başımıza geleni” herkesin görebildiği bir zamanda, herkesle birlikte kavradığımızda, “misyonumuz” çoktan boş bir kabuk gibi olayların peşinde sürüklenip gitmektedir zaten. Fakat başımıza ne gelirse gelsin, aynı şarkıyı değişik makamlarda yıllar ve yıllar boyu çalmanın bir sonu vardır.

Tarihin bize çalıştığı rehavetinin, ilerlemeci, doğrusalcı, kaba determinist; özcesi hayattan kopuk bir tarih ve teori anlayışıyla oyalanmanın, “bugün olmadı, yarın” avuntularının bir sonu vardır. Örneğin, bir Mehmet Bozışık ömrü boyunca böylesi bir imanla yürüdü; fakat duruşundaki saygıdeğerlik, partisinin baştan beri çıkmazda olduğu gerçeğini karartmaz. Tarihte başlayan ve biten dönemler, yükselen ve düşen partiler gerçeğini karartmaz. Ne gözbağı haline gelen kuru bir iman, ne de bir çuvalını çiğneseniz bir gram bal çıkaramayacağınız keçiboynuzu misali yavanlıklar… Bizim, devrimin ihtiyaçlarının üstünde otorite / amentü tanımayan devrimci teori ve eyleme ihtiyacımız var. Sağlıklı idrak da yaratıcı eylem de buradan çıkar.

Biten nedir?

“Sosyalizmin bir dönemi ve o dönemin ürünü olan yapılar bitmiştir.”

Bu önermeye göre –ve bizce de– Türkiye devrimci hareketinin (TDH) krizi, büyük resmin içindeki küçük resimdir. Büyük resim anlaşılmadan küçük resim anlaşılamaz; ikisi bir arada, geçişkenlikleri ve bütünlükleri  içinde ele alınmalıdır.

Sözü yukarıda bırakıldığı yerden alarak kendi önermemizi yazalım: Biten, Lenin sonrası “resmi Marksizm”dir. Biten, temelleri 1920’lerin ikinci yarısıyla 1930’larda atılan, bu dönemdeki bozulmalardan hareketle kanserleşmiş ifadesini Kruşçev-Brejnev-Gorbaçov çizgisinde bulan hegemonik “resmi Marksizm” yorumudur. Bu, aynı zamanda, sosyalizmin inşa edildiği ve Stalin’in başkomutanlığında Hitler sürülerinin yenilgiye uğratıldığı dönemdir. Hem sosyalizmin başarıları hem de bu başarıların altını oyan zaafların uç vermesi bir ve aynı dönemin gerçekleridir. Çubuğu sorunlara bükmek kazanımların inkarı değildir; aksine kazanımlarımızın, sonuçta çöküşe götüren bozulmalara engel olamadığına dikkat çekmektir. Öte yandan bir-iki çok önemli istisna dışında, “Sovyet modern revizyonizmi”yle kanlı bıçaklı olanlar da dahil, dünya solunun en geniş yelpazesi, aynı hegemonik akımın tedrisatından geçmiştir, onun ürünüdür.

Nerelerde tıkanmıştır dönemin hegemonik “resmi Marksizm” yorumu / algısı?

1- Emekçilerin katılım ve özneleşmesinden parti içi demokrasiye kadar bütün boyutlarıyla sosyalist demokrasi yok edilmiştir.

2- Enternasyonalizm SSCB’nin güvenliğine ve Sovyet devletinin dış politika enstrümanına indirgenmiştir; dünya devrimi perspektifi terk edilmiştir.

3- SBKP ve Komintern’in işleyişinden başlayarak üye partilerin örgütsel yaşamı bürokratlaşmış, kireçlenmiştir. Şube partiler bağımsızlık ve özerkliklerini yitirmiş, adeta devlet dairelerinin tayin-terfi işlemlerine tabi tutulmuştur.

4- Sosyalist inşa ekonomik ilerlemeye indirgenmiş, üretici güçlerin gelişmesinin otomatik olarak sosyalizmin diğer tüm unsurlarını gerçekleştireceği var sayılmıştır. Kapitalizmle yarış içinde gittikçe kapitalizme benzeşme başlamış; dahası sosyalist anavatanın güvenliğini tehlikeye düşürmeden kapitalizmle yarışıp geçme ve bunun çekim gücüne dayanarak global çapta (parça parça) sosyalizme “barışçıl geçiş” örtük stratejisi uç vermiştir.

5- Nihayet tüm bunlar teorize edilmiştir. Sözde ya da gerçek sapmaların aforozu, her dönemde ve her yerde günah keçileri yaratılması vb. sosyalist demokrasinin inkarının ve bürokratik kireçlenmenin teorizasyonudur. Komintern’in formüle ettiği “devrim tipi” şablonları –ki Lenin’in vasiyetinin kaba bir ihlalidir– ya da değişik ülkelere yapılan pratik müdahaleler dünya komünist hareketinin teorik-politik yeteneklerini köreltmiştir. Leninizmin Lenin sonrası teorizasyonu, Lenin’in mekanik-idealist-donuklaşmış yorumudur. Tarih yazımı ise, tarihsel materyalizmin anti-tezidir. Bolca eser yayınlanmasına rağmen, bunların esası durumun izahı, savunusu ve teorizasyonudur. Gerçekte teorik üretim durmuş, teori tutuculaşmış, donmuştur. Troçki, Gramsci, Rosa, sonrasında Mao, Che ve Marksizmden etkilenen bağımsız aydınların katkılarının eleştirel edinimi dışlanmış; “insan eylemi”nin büyük hamleleri olan Çin ve Küba devrimlerinin katkı ve parıltıları göz ardı edilmiştir.

Yorumları bir yana, bizatihi Marksizm-Leninizm eleştirel devrimci irdelemeyle öğrenilip-uygulanabilir. Bunun yerine baskınlığı-yaygınlığıyla kendini ML’nin yerine koyan, ML’nin güncel ifadesi ve geliştirilmesi olarak sunan Marksizm yorumlarına iman üzerinden Marksizm “öğrenilirse” durum içinden çıkılmaz hale gelir. Dünya komünist hareketi yukarıdaki türden bir “Marksizm” tedrisatından geçerek şekillendi derken bunu kastediyoruz. Sosyalizmin biten dönemini bitiren, içten içe kemirip çökerten temel açmazlar bunlardır.

Bu önermenin tersten sağlamasını yapmak da mümkündür.

Lenin, II. Enternasyonal’de ifadesini bulan “resmi Marksizm” sayesinde değil, ona rağmen Ekim devrimine önderlik edebilmiştir. Gramsci’nin, “Kapital’e karşı devrim” tespiti bunu teyit eder.

Çin devrimi, Komintern çizgisi ve SBKP dayatmalarının “suret-i haktan” görünerek aşılması sayesinde mümkün olmuştur. (Kısmen Yugoslav devrimi de öyle.)

Castro-Che çizgisi ise suret-i haktan görünmeyi bile gözetmemiş, Küba KP’sine hiç eyvallah etmeden kendi bağımsız yolunda yürümüştür.

Sosyalizm esinli ulusal devrimci hareket PKK, eğer TDH’nin “eleştirilerini” dikkate alıp, bunların baskısı altına girseydi bugün esamisi okunur muydu? Kolombiya’da Marulanda’nın eseri devrimci hareket ve Nepal devrimleri hegemonik “resmi Marksizm”in kanatları altında mı gelişmiştir?..

Olguların dili bize şunu söylüyor: “Resmi Marksizm”in hegemonyasından yakasını kurtarabilenler devrim yaptılar ya da iz bırakan devrimci pratiklere imza attılar. Bazıları hala; “efendim, küçük burjuva devrimcileri de başarılı olabilirler, komünistlerin başarısı garanti değildir” edebiyatıyla avunabilirler. Soru şudur: Son altmış yıllık süreçte neden hep “küçük burjuva devrimcileri”, “ulusalcılar” başarılı oldular da, “komünistler” bir kez olsun başarılı olamadılar? Neden koskoca Sovyet bloku (ve Arnavutluk) çöktü de ABD’nin burnu dibindeki Küba ayakta? Bunlar akla olduğu kadar vicdana sorulan sorulardır; çünkü vicdan geriye çekildi mi aklın sağlıklı çalışması mümkün değildir.

İki noktaya dikkat çeken bir parantez açalım.

1- Marksizm-Leninizm çok kapsamlı, dallı-budaklı bir teoridir. ML’nin şu veya bu önermesinin yalıtılıp-abartılması üzerine inşa edilen Marksizm okulları, hatta bizatihi Marksizmin yetersizlikleri ve sapmalara cevaz veren yönleri, Marksizmin geçersizliği ya da krizinin delaleti sayılamaz. Marksizmin krizi kabulünden yola çıkıldığında dahi, bu kriz yine Marksizmin devrimci özüne dayanılarak aşılabiliyorsa, bu Marksizmin gücünü daha da belirginleştirir. Örnek mi? Lenin II. Enternasyonalin “resmi Marksizm”ini, Marksizmin devrimci özüyle aştı ve yenilgiye uğrattı. II. Enternasyonal Marksizmin krizi ise, Lenin Marksizmin devrimci özünün, yenilenme ve krizi aşma kapasitesinin ifadesidir.

2- Lenin sonrası resmi Marksizmin hegemonik etkisi altında devrimcilik mümkün, devrim yapmak mümkün değildir. Fransız, İtalyan, Alman, Yunan, kısmen İspanyol ve Türkiye tecrübeleri bunu gösteriyor.

Krize bu hegemonik yapının içinden çözüm bulunamamıştır, bulunamaz. Tüm başarılı devrimci süreçler bu yapı sayesinde değil, bu yapıya rağmen yaşam bulmuştur.

Genel krizin parçası olarak bizim krizimiz

Devrimci hareketimizin biten dönemi bu yapının ürünüdür.

TKP’nin, ucu II. Enternasyonale kadar uzanan hegemonik resmi Marksizmden devraldığı modernist, Batıcı, üretici güçlerci, ilerlemeci, sosyal şoven ve Kemalizmin sol kanadı olarak eklemlenen mirası, TİP’in popülist-parlamentarist aşısı, 1960-70’ler Maoculuğunun ve Sovyetler’in “kapitalist olmayan gelişme yolu” önermelerinin Kemalizm’le eklektik alaşımının ifadesi kuvvacı-anti emperyalist-kalkınmacı MDD çizgisi vb.. Türkiye solunun bütün unsurları bu zeminin ürünüdür. Ve bu ideolojik-politik-teorik iklim binbir bağ ve geçişkenlikle hegemonik resmi Marksizme bağlıdır.

Komintern döneminin başarısız süreçlerini koşullayan özsel nedenler TDH’yi de başarısız kılmıştır.

Genel bir karşılaştırmayla yetinelim.

100 bin ölüye mal olan 1927 Çin Şanghay ayaklanmasının maceracı, yıkıcı çizgisinin kaynağı nedir? Ayaklanmanın, daha birkaç ay evvel Komintern tarafından ödüllendirilen Çang Kay-şek eliyle bastırılması üzerinde düşünmeye değmez mi?

Alman komünistleri neden “Almanya’da faşizm olmaz” avuntusuyla oyalandılar? Sosyal-faşizm tezi ve pratiğinin sonuçları nelerdir? Ardından gelen cephe arayışı hangi özeleştirel, teorik çözümlemeye dayanır?

İspanyol komünistleri, Sovyet yardımlarını minnetle anmalıdır, doğru. Fakat dönemin dünya dengelerinde İspanya’da başarıya ulaşacak bir devrimin İngiltere ile Fransa’yı ürküterek Hitler-Mussolini’yle Sovyet karşıtı bir blok oluşturmaya itmemesi için yapılan “ince ayarlar”ın devrimin akıbetindeki rolü ve etkisi nedir? İspanyol Şubatı kendi Ekim’ine Leninist kesintisiz yürüyüşünü sürdürememiş; bu durum teorize edildiği oranda düpedüz Menşevizme, II. Enternasyonal çizgisine ricat edilmiştir.

Aynı ricat çok daha çarpıcı biçimde savaş sonu İtalya ve Fransa’sında görülür. Bunlar salt Yalta’daki paylaşım anlaşmasına vb. bağlanamaz. 1920’lerde “21 koşul”un kabulüne bağlı fiziki kopuş Batı KP’lerinin Leninist içsel dönüşümünü sağlamaya yetmemiş, alttan alta etkisini sürdüren II. Enternasyonal çizgisi –sosyal demokrasiyle kanlı bıçaklı olunmasına rağmen– savaş sonunda mantıksal sonuçlarına varmıştır: Sovyet dış politikasıyla kendi tarzında örtüşen yapı budur. İçsel düzenek ilk bakışta göze çarpmaz, fakat göz çıkaran kaba benzerlikler de vardır. II. Enternasyonal sosyal şoven, sosyal emperyalist ve bitiş aşamasında düpedüz sömürgeciydi. Komintern’in saygın partisi Fransız KP’sinin, savaş sonunda koalisyon ortağı olarak Cezayir, Vietnam ve Lübnan’daki sömürgeciliğe suç ortaklığına ne demeli? Kominform, SBKP ve diğerleri ne demiş, ne yapmıştır bu konuda?

Doğrudur, Stalin, Enver Hoca ve Zakhariadis’le görüşmesinde, Zakhariadis’in çizgisini mahkum etmiştir. Dönemin Sovyet dış politikasının Yunan devrimine etkilerini yok saysak dahi ortada bir soru kalıyor: Zakhariadis hangi çizginin, hangi şekillenmenin ürünüdür? Bu soru yanıtlanmadan hiçbir şey anlaşılamaz. Zakhariadis’in yiğitliği ve ünü, onun karşısında lekeli ve ezik durumdaki Aris’in haklılığını engellememiş; Zakhariadis’in devrimciliği devrim yapmaya yetmemiştir. Che’nin Latin Amerikalı komünistlere söylediği ve “silah” metaforuyla iktidara yürümenin yolunu kastettiği, “ölmeyi biliyorsunuz ama silaha sarılmayı bilmiyorsunuz” sözü de bunu anlatır.

Artık bazı genel sonuçlar çıkarabiliriz.

Dönemin teorisinin, özellikle pratik-politikaya, strateji ve taktiklere nüfuz eden teorinin, sözü edilen bütün örneklerde gerçek hayat ve sorunlarla bağı kalmamıştır. (Almanya’da faşizmin iktidara gelmesi –ve AKP’nin trajik yenilgisi– gibi dünya-tarihsel önemi haiz bir konuda, dönemin Marksist otoritesi Stalin yoldaşın dişe dokunur bir çözümlemesinin olmaması bile çarpıcı bir veridir.)

Politika hayatiyetini, canlılığını yitirmiş, bir uçtan diğerine savrulmalarla olayların peşinden sürüklenmiştir. (Sosyal faşizm anlayışından birleşik cephe politikasına, iktidarın eşiğindeki partizan savaşlarından pespaye parlamentarizme vb.)

Nihayet örgütsel-politik bağımsızlığın yerini bağımlılık, memuriyet, bürokratizm almıştır. Bu bilançodan devrimcilik çıkabilir ama devrim çıkmayacağı açıktır.

Gelelim bize…

1960-80 devrimci parantezinde ezilenlerin uyanışıyla at başı, hatta önde ilerleyen devrimciliğimiz, ne bu uyanışı devrime doğru ilerletebildi ne de 12 Eylül faşizminin saldırısını göğüsleyebildi. 70’lerin elverişli koşullarından yararlanamayanların, 1984 sonrası başlayan Kürt devriminin muazzam olanakları ve bir o kadar da çetin görevlerini yanıtlaması hiç mümkün olmadı. Ürünü olduğumuz dönem ve çizgi nerelerde tıkandıysa biz de o özsel noktalarda tıkandık: Teorimiz ayak bastığımız topraklara hiç değmedi. Sovyet dış politikasına tabiyet gibi bir sorunumuz yoktu ama, biat ettiğimiz merkezlerin “devrim modelleri”ne (ki bu modelcilik Komintern’in anti-Leninist bir icadıdır) imanla tabiydik; bu politik çizgi memleket gerçeğine, devrimi ilerletmenin gereklerine değmediği gibi, bağımsız irade, özgüven ve davranışı da felç etti, koşullanmalarımızın esiri olduk. Olaylara yön veremedik, peşinden sürüklendik. (Devrimin emri olan ittifaklar vb. yerine grubun çıkarlarını devrimin üstünde tutma ve kangrenleşmiş grupçu rekabet gibi sorunlara ayrıca değinmeye gerek yok.) Komintern dönemindeki devrimci süreçleri tıkayan özsel nedenler bizi de tıkamıştır. Bu çizginin dışarıda ve içerideki anti-tezleri de bellidir: Çin devrimi pratiği, Castro-Che çizgisi ve Marksizm esinli PKK. Hepsinin ortak temel özelliği bağımsız bir devrimci çizgiye cüret etmeleridir. Bunların ne kadar Marksist olduğuna dair kılı kırk yaran bilgiçlik bizim işimiz değildir; bildiğimiz, dönemin hegemonik çizgisine bulaşmayanların veya aklını ve eylemini özgürleştirip çemberi yaranların başarıya ulaştıklarıdır.

Bilanço…

Melik Kara’nın sunduğu bilanço önemlidir, biz de başkaca yönlere dikkat çekerek devam edelim. Döneme damgasını vuran kentli orta sınıf kitleler ve kadrolar, devrimci yayınlarda hala “işçi sınıfının en ileri bölüğü” olarak nitelenen sendikalarda örgütlü işçiler ve sendikalar ile Alevilerin ezici çoğunluğu Ergenekon tertibi cumhuriyet mitinglerinin tabanıdır bugün. Sol örgütlerin hiç de azımsanamayacak bir bölümünün örtülü ya da açık ulusalcılığın çekim alanına girmesi, Ergenekon’un üstüne gidememesi, Kürt’ten öcü gibi uzak durması, “laisizm” hassasiyeti vb. ibret vericidir… Kadrolarını buradan devşiren, buralarda iyi kötü taban bulan devrimci hareketin varoluş zemini ayaklarının altından trajik biçimde kaymıştır.

Devrimci hareket varoluş zemininde nefessiz kalmıştır, bu zeminle birlikte sürüklenmezse iyidir. “Tarihin bize çalıştığı” imanı, kriz dalgalarının üzerinde yükselme ham hayali ya da düpedüz bir yozlaşma belirtisi olan eylemin boşluğunu parlak sözlerle, güzelleme ve böbürlenmeyle doldurma lafazanlığı, devrimci harekete sağlıklı bir nefes sunmak bir yana suni teneffüs bile yaptıramaz.

Dönem bitti mi diyoruz? Bittiyse, bitenle yüzleşeceğiz, tespitimizi mantıksal sonuçlarına dek izleyeceğiz. 30-40 yıldır binbir çile, fedakarlıkla yürüyoruz. Devrimcilikte ısrar bağlamında evrensel planda değerli bu yürüyüş, bir avuntu ve tutuculuk kaynağı mı olacak, yoksa bir kopuş ve sıçrama manivelası mı? Eğer ikincisiyse eşyayı adıyla anacağız: Devrimci hareketimiz, varoluşunu mevcut haliyle sürdürme gayreti içinde yorulmuştur. Eylemi dinamizmini, yaratıcılığını, atılganlığını yitirmiş; aklı tutuculaşıp kireç bağlamıştır. Eylemde canlılığın yerini rutin, ruhsuz alışkanlıklar; akılda yaratıcılığın yerini “çizgi ve doktrin bekçiliği” ya da savrulmalar almıştır.

Nesnel tablo, “dönem sonu bilançosu” budur.

Devrimciliğimiz kendi statükolarının cenderesine mi sıkışacak, yoksa mirasımızın olumlu yönlerine dayanarak süreklilik içinde kopuş ve sıçramayla geleceğe mi yürüyecek; soru ve sorun budur.

Lenin’in lafzından çok ruhuna ve eylemine bakarsak, ne yapmamız gerektiğini anlayabiliriz. Lenin Bolşevik parti esprisini ortaya attığında bu bir yenilikti; hegemonik Avrupa modeline rağmen bir yenilik… II. Enternasyonalin bitişini ilan edip III.’nün çağrısını yaptığında; Avrupa-merkezci, üretici güçlerci devrim anlayışının yerine zayıf halkaya dayalı kesintisiz devrim anlayışını geliştirdiğinde ise devrim niteliğinde yenilikler söz konusuydu artık. Hegemonik resmi Marksizme göre ise bütün bunlar birer “skandal”dı!

Öyleyse biz de kendi statükolarımıza karşı, kendi “skandallarımızı” yaratalım!

II. Yenilenerek Yeni Döneme

Tecridi kırma

Devrimci hareketin teorik, politik, örgütsel topyekün ve bütünlüklü bir yenilenmeye ihtiyacı vardır. Bütünsel ve etkileşimli bir denklem şöyle kurulabilir: Yukarıda söylenenleri de kapsayan teorinin nüfuzu ve yönlendirmesiyle, mümkün olabilen yaratıcı politik eyleme girişmek ve bu sürecin gereklerine göre örgütlenmek.

Verili nesnel ve öznel tablonun ışığında, devrim değil, gelişme ya da krizden çıkış stratejisini; “devrimin güçlerini ezdirmeden kuvvet biriktirme” ifadesiyle kavramlaştırabiliriz. (Bunun, devrimin ihtiyaçlarını kısa vadede karşılayan ideal bir çözüm olmadığı açıktır; fakat nesnel ve öznel alan arasındaki uçurumu doldurmaya başlamada, öznel durumun koşulladığı mümkün bir seçenektir.)

Bunun öncelikli gereği, Clausewitz’in, risk alma, sorumluluk üstlenme, akıntıya karşı yüzme olarak tanımladığı “politik cesaret”i kuşanmak; “bırak ne derlerse desinler sen yolunda yürü” özdeyişini düstur edinmektir.

Önümüzdeki dönemin kavranacak halkası; etrafımızdaki tecridi kırma, kitleler nezdinde meşruiyet kazanma ve şu veya bu grup adına değil, emek ve özgürlük güçleri olarak politika alanında boy gösterir hale gelebilmektir.

Düzenin baskı ve propaganda aygıtının muazzam ablukası, solun halka yabancılaştıran yapısal zaaflarını derinleştiriyor. İki faktör bir arada içe kapanmaya, tecride, payımıza düşen dar alanda oyalanmaya ve karşılıklı bir “idare-i maslahat” dengesine yol açıyor. Yenilgiler, birkaç onyıla yayılan tecrit, etkisizlik vb., atılımcı ruhu, şimşeklenen aklı köreltmiştir; bunların yerine ikame edilen, varlığını sürdürebilme çizgisine ve rutine ricattır. Eylem ve fiziki varlık küçüldükçe sözün yaldızlanması, bu ricatın hem itirafı hem de örtülme gayretidir.

Bu varoluş tarzının, önüne çıkan fırsatları değerlendirebilmesi, düzeni yaralayabilmesi imkansız değilse de çok zordur.

Alın size “golfçu paşa” skandalı. Hiç olmazsa bir asker anasının, yitik oğlunun fotoğrafını bir golf sopasıyla birlikte bir ordu evinin önüne koyması sağlanamaz mıydı?

Devrimcilerin toplam güçleri, Tuzla’nın vampir patronlarının emdiği sütü burnundan getirerek, iş cinayetleri ve örgütlenme sorununu çözene kadar konuşturulamaz mıydı? Buna hakikaten güç mü yetmiyor, yoksa mevcut güçler doğru ve etkili konuşturulmuyor mu? Sorun neden sadece sendikanın sorunu olsun, hiç olmazsa son 1 Mayıs’ın bileşenleri aynı kararlılıkla soruna ağırlığını koysa sonuç ne olurdu? Devrimci bir sendikanın “psikolojik eşiği” aşarak bir örnek yaratması neden diğer bileşenleri rahatsız etsin ve neden sendika bunu kendi dar kazanç hanesine yazsın? Burjuvazinin sembolik yaralar alması, yaralanabilir olduğunun gösterilmesi önemsiz midir?

Bunu el birliğiyle başarmanın ve “sınıfın (bir bölüğünün) kazanımı devrimin kazanımıdır” zihniyetinin “bizde mümkün olmadığını” söylüyorsanız; aslında “bizde” iktidar ufkuna sahip bir devrimciliğin pek de mümkün olmadığını söylemiş oluyorsunuz.

Sivas Madımak’ta neden hala “kebap yenebildiğini” soruyor muyuz kendimize? Alevi-Sünni, laik-şeriatçı tuzaklarına düşmeden bağımsız sol bir çizgiyle, bu memleketin insani-vicdani birikimine dayanarak söndürülemez mi oradaki “kebapçı ocağı”? Güç yok diyorsanız, pes! Son on yılda Ankara’nın berisinde operasyonlarda kaybedilen toplam güçleri, devrimciliği sürdürmek için harcanan toplam enerjiyi bir kefeye koysanız Sivas’ları, Tuzla’ları çözerek ilerleyecek bir ağırlık çıkmaz mı ortaya? Mevcut güç ve enerjimizin yarısı, doğru halkalara yüklenen etkili hücumlara dönüşse bambaşka sonuçlar alınacağı açık değil mi?

Bu memlekette ağır bir yoksulluk varsa; yoksulların hiç olmazsa sembolik bölükleri, “Heyy, burada biz varız!” diyerek geceliği 20 bin dolarlık Çırağan Palas’ların önünde neden boy göstermiyor? Neden dev alışveriş merkezlerinin gıda arabaları varoşlara erzak yardımına “ikna” edilmesin?

Sahte ikilemleri, yanlış saflaşmaları aşıp, “memleketin gerçek gündemine” buralardan giriş yapılamaz mı? Böylesi bir kanal açmak ezilenlere ve devrimcilere bugün yanına bile yaklaşılamayan bir inisiyatif üstünlüğü sağlayamaz mı? Neden böylesi yollardan ilerleyerek yavaş yavaş bir yoksullar ve ezilenler, bir emek ve özgürlük hareketinin temellerini atmayalım? Ezberimiz ve yapageldiklerimiz bunlardan daha mı önemli ve etkili? Can alıcı halkaları saptayamadan, sınırlı güç ve enerjimizi olur olmaz her olayın üzerine sürerek ne kazandık? İnisiyatif üstünlüğü mü, yoksa olaylar tarafından yönetilmek mi? Güçlerin birikmesi, özgüven ve prestij kazanması mı; yoksa erime ve dağılma değilse eğer, fena halde patinaj yapan bir “sürtünme” mi?

Örneklemelerden muradımız açıktır: Ezilenlerin vicdanına akıllı ve etkili (eylemli) akınlar düzenlemek, tecridi kırmak, düşmanın dahi reddetmekte zorlanacağı bir meşruiyetle boy göstermek; yaralanmadan yaralamayı başarmak, moralsizliği morale çevirmek.

Yaralanmadan yaralamak ya da havuz ve iskelet

Halihazırda, harcanan emek ve ödenen bedel ile kazanılanların karşılaştırılacağı bir denklemin sonucu ürkütücüdür. Atılan taş düşmanın değil atanın başını yarıyor desek yanlış olmaz. Bu bir yana… Asıl düşünülmesi gereken, polisiye operasyonların siyasal boyutudur. Sorun salt teknik-örgütsel bir sorun olarak ele alındığı sürece doğru anlaşılamayacaktır. Lenin, Ne Yapmalı’da, amatör yapıların sıkça yediği operasyonların ezilenlerde yarattığı güvensizliği kalkış noktası yaparak Bolşevik parti esprisine doğru ilerler. Bu, sorunu tastamam politik bağlamında ele almaktır; devamla, Lenin, siyasi polisle baş edebilen ve ezilenlere güven veren profesyonel örgütü formüle eder.

TDH’nin 30-40 yıllık bilançosu ne gösteriyor? Türk faşizmi, yasadışı olan-gizli olamayan yapılarla baş etmeyi öğrenmiştir. Ne salt düzenin başarısı, ne de salt devrimcilerin gizlilik tekniklerindeki zayıflığı; bunu mümkün kılan asıl neden, devrimcilerin tecrit çemberini kıramaması, kitle akışıyla beslenip, kitleler içinde eriyememesidir. Devrimciler bu nedenle hem operasyona açıktır, hem de operasyonlar ezilenlerin güvensizliğini derinleştirmektedir.

Neden ve sonuçları itibarıyla siyasal olan, fakat örgüt dolayımı üzerinden ifadelenen bu sorunun çözümü de siyasaldır: Siyasal davranışın hem örgütü koruyup geliştirecek, hem de ezilenlerle buluşturacak parametrelerde kurgulanması… Siyasi polisin darbelemekte ustalaştığı, gizli olamayan ama yasadışı dar yapılarla ezilenlere ulaşmaya çalışmak yerine; yukarıda eylem tarzına ilişkin ipuçları sunulan bir siyasal-toplumsal harekete yoğunlaşarak, onun içinde (kolay yaralanamayan, yaralansa da dokularını onarabilen) bir iskelet inşasına girişilmelidir. Elbette, işe girişen bir irade, odak vb olacaktır; fakat eskisi gibi konumlanıp-davranamaz, reklama, gösterişe prim veremez. Bu irade, adresi veya eski grup kimliğiyle vs. değil, eylemiyle konuşmalı ve “görünmelidir”. Oluşmaya başlayan toplumsal-kitlevi-cephesel hareket ezilenlerin ağırlık merkezi olmaya doğru ilerlediği oranda, Mahir Çayan’ın, “en geniş kitle içinde en dar kadro çalışması” önermesinin önemi artar. Görevler mekanik ayrımlara tabi tutulmasa da, öncelik bir “havuz”un inşasındadır; bağlı olarak havuz-iskelet diyalektiği birbirlerini besleyecektir. Biçimde katılaşıp donmadan kaçınan, davranışta, işleyiş ve yapılanmada koşullara uyum sağlayabilen esneklikte; yaygın, kitlevi, meşru ve birleştirici bir yapı olmalıdır. Temsiliyet (liderlik) - kitle diyalektiği; katılımcı, mümkün olduğunca doğrudan demokrasiye dayanan, gönüllülük ve ikna temelinde yükselen, eylemli süreçlerdeki sınamalarla pekişen, güvene dayalı, sovyetik ruhta –biçimde değil– olmalıdır. Kıkırdak yapılar pekişene, kitle ve mücadele dinamikleri zorlayana kadar barışçıl yöntemleri aşma basınçlarına taviz verilmemelidir.

Önerilen, şabloncu bir Latin modeli değildir; onlardan ve ezilenlerin genel tecrübelerinden esinlenen, ama esasen ayağını kendi toprağımıza basan, kendi (olumsuz) tecrübelerimizden ve yakıcı ihtiyaçlarımızdan hareket eden bir arayıştır. Ne “model”dir ne de mutlak; kendi formunu hareket içinde sayısız deneme-yanılmayla bulacaktır. Latinlerin toplumsal-kitlevi-meşru hareketlerinden öğrenelim; ama en az onun kadar bu tür hareketlerin devrim ve sosyalizme nasıl ilerletileceğine de odaklanalım. (Örneğin, bir ayda beş hükümet eskiten Arjantin krizi, neden devrimci krize dönüştürülemedi?)

Bu tam da bu harekete önayak olan aklın, hareket içinde kuracağı iskelet, hareketin değişik unsurları arasındaki senkronizasyon ve bir aşamadan diğerine ustalıkla geçebilme sorunudur. Yani önderlik sorunudur.

Yabancılaşma sorunu

Tecridin diğer ayağı halka yabancılaşmadır ve sorun teorik-ideolojik-ruhsal boyutlardadır. Soldaki Kemalist etkiler vs. sorununu birazcık kazıdığımızda altından matruşka misali başkaca sorunlar çıkar. Kemalizme her gün küfredip yine de onun kapsama alanından kurtulamamak mümkündür; çünkü sorun daha kapsamlı bir sorunun parçasıdır. Bizim aydın geleneğimiz, sömürge aydınına özgü oryantalist, Batı merkezci, pozitivist, ilerlemeci bir damardan beslenir. Kemalizm ve onun sol uzantısı olarak zuhur eden TKP, bu damarın dalları-budaklarıdır. Marksizmin üretici güçlerci, ilerlemeci, ekonomist-determinist yorumu (ki esasen II. Enternasyonal kaynaklıdır) TKP üzerinden Kemalizmle ve Türk aydın geleneğiyle buluşmuştur. Karşılıklı birbirlerini besleyen bu iki kaynak, ideolojik yapıda ve pratik-politik davranışta ayrıştırılamayacak kadar iç içe geçmiştir. (Bırakınız ideolojik etkileşimi, bu, kadrosal düzeyde bile böyledir. Bkz. Vedat Nedim, Şevket Süreyya, Kadro dergisi, Yön dergisi, vb.) Ve bu çizgi halkın ana damarına yabancılaşma dışında bir şey üretmedi, üretemez.

Kürt isyanları yobazlarla emperyalistlerin oyunudur. TKP için de, Kemalistler için de, ve ne yazık ki bir itiraz geliştirmeyen Komintern için de… Komintern’deki II. Enternasyonal kalıntısı üretici güçlerci, sosyal şoven etkilerle, dönemin Sovyet dış politikası bir araya geldiğinde, Kürtler gibi zamanın dilsiz bir halkının hiç şansı kalmıyor…

Müslüman emekçiler ülkeyi ortaçağa sürükleyen gericiliğin oy deposudur, bu “kara kitle” eğitilip terbiye edilemiyorsa askerin arkasında hizaya geçilip “laik cumhuriyet” korunmalıdır. Açık veya örtük “aidiyet kodlarıyla” bu ideolojik kaynaktan beslenen sol, halkın ana damarını gericiliğin ve faşizmin kollarına terk ederken; bir süre kentli orta sınıflar ve Aleviler arasında taban buldu. Şimdi bu taban, Türkiye düzeninin ustası olduğu sahte bölünme, yanlış saflaşmaların körüklediği “şeriat” ürküntüsüyle faşist militarizmin kapsama alanındadır.

Halkın bir bölüğüne yabancılaştık, öbür bölüğü de çekip başka yere gitti. Yani dımdızlak ortada kaldık. Şimdi hem geleneksel tabanımızı devrimci bir dönüşüme uğratarak yeniden kazanma, hem de Türk-Müslüman emekçiyle “geleneksel” yabancılaşmamızı kırma çifte göreviyle yüz yüzeyiz. Birini diğeriyle çeliştirmeden sorunu çözebildiğimiz gün, yalnızca kendi krizimizi aşmayacağız; düzenin en önemli yönetme enstrümanını da elinden alacağız. Kabul edilmelidir ki, bu sorunların aşılması bir yana, gündemleşmesi bile solda radikal bir “iç-devrim”e bağlıdır.

Oryantalizm, Batı sömürgeciliğinin “imgesindeki” Doğunun “bilimidir”. Tepeden tırnağa ırkçı aşağılamaya, sömürgeci faaliyet için zemin etüdüne, giderek “uygarlık, demokrasi” vs. götürerek sömürgeciliği meşrulaştırmaya dayanır. Devşirilen sömürge aydını “iç dayanak” haline gelir. Sürüsüne bereket yazı, görüntü, ses, imge birkaç yüzyıldır kafamıza yağmaktadır. Bu öylesine görünmez, ama doğallaşmış bir iklim yaratmıştır ki –tıpkı kadın cinsinin aşağılanmasında olduğu gibi– kendi halklarımızı aşağıladığımızın farkına bile varmayız. Hava gibi görünmez hale gelip içselleşen bu zihniyet ikliminde kutuplarda öldürülen foklar için yas tutulur –tutulsun, bir terslik yok– da, Ruanda’da boğazlanan bir milyon insan çekirdek çitlenerek izlenir. Çünkü “insan” Batılıdır, insana gösterilen hassasiyetin “Doğulu”ya gösterilmesi beklenemez. Ruandalı vahşidir, Kürtler yoktur, varsa “terbiye” edilmelidir, yalellisiyle Arap başına gelene müstahaktır, Rus ayıdır, Müslümanın yanına bile yaklaşılmaz, Pers yobazdır, Afgan yabani, Hintli turistik obje, çekik gözlü dünyayı istila edecek çekirge sürüsüdür vs. vs.

İşin garibi, Türk milliyetçiliğinin Batı oryantalizminden devraldığı bu aşağılamadan Türk de nasibini alır; doğusundakine aslan kesilenler, Batı emperyalizmi karşısında kendini böcek gibi aşağılamaktan mazoşist bir haz alırlar adeta. Sağcısıyla solcusuyla nezih aydın ortamlarından, mahalle kahvelerine kadar “biz adam olmayız” sözü ne çok yankılanır bu topraklarda. (Ve bu kompleksli tavır birdenbire nasıl da milliyetçi böbürlenmeye, sözde anti-emperyalizm adına yabancı düşmanlığına dönüşüverir!?) Adam olmayacağına inan(dırıl)anın, “adam olması” gerçekten zordur. Yabancılaşmanın ve “uygarlık getiricilere” teslimiyetin bundan alası olur mu? Bu tavrın solda bir zerresi dahi varsa aranıp bulunmalı, defedilmelidir. Çünkü halkını aşağılayan, ona ulaşıp ayağa kaldıramaz. Kimse karşısında üstünlük ya da aşağılık duygusuna kapılmadan kendi değerini tartıp, hakkını arayabilenin harcıdır “adam olmak”. Sünni Müslüman ya da Türk, baştan kaybedilmiş, “bünyemize yabancı” varlıklar olmamalıdır. Kendi halkımıza yabancılaşmanın bizi nefessiz bırakması bir yana, gericiliğe ve faşizme nasıl rezervler sunduğu açık değil mi? Daha da önemlisi, özgürlük ve sosyalizm bütün ezilenler için değil mi?

TDH neden Türkiye tarihini didik didik edip öğrenmez, neden edebiyatımızı okumaz, halkının dinini, geleneğini, kültürünü neden incelemez? Teorinin indirgemeci genellemeleri yeter mi bu toprağı anlamaya, yoksa “somut bilgi”nin en ileri teoriyle işlenmesi mi gerekir? Analojiyle, ölü formüllerle nereye kadar? Patagonya’daki devrimci hareketin sorunları üzerine kılı kırk yaran tartışmalar yaparız da neden Kürt hareketine dönüp bakmayız? Soyut-skolastik teorinin kıvrımları üzerinde “sörf” yaparız da, memleketimiz neden ilginç gelmez bize?..

Sözün özü, bu topraklarda (ve Orta Doğuda) ayak basacak yer bulabilmek için gözümüzü çevireceğimiz yer bellidir. Bilinmelidir ki böyle bir sorunda faydacı manevralar para etmez. Bu tastamam, geride bıraktığımız dönemin ideolojik-teorik-ruhsal iklimiyle devrimci hesaplaşma sorunudur.

Son nokta ya da ilk adım

Mantıksal sonuç ve pratik düğüm noktası şudur: Müslüman-Türk emekçiyle yabancılaşmayı kıran bir politik-ideolojik anlayışla, Tuzla, Madımak vb. ile örneklenen türden eylemli bir politik duruş ve yapılanmaya odaklanmak. Kalkış noktasında (batıdaki Kürt yoksulları ana kitleyi oluştursa bile) hareket Kürt sorunu odaklı olmamalı; genel yoksulluk-adalet-özgürlük sorunları eksenine bağlanmalıdır. Verili durumda, Müslüman-Türk emekçinin Kürt ile duygudaşlık ve dayanışmasının yolu; kendi yakıcı sorunları üzerinden sömürgeci faşist rejimle karşılaşmasından geçiyor… (Türkiye, Diyarbakır’da ölen bir polisin cenaze töreninde kardeşinin, ‘kahraman Türk polisi’ tarafından feci şekilde dövülebildiği bir ülkedir. Acılı adam, “Biz terörist miyiz” diye soruyordu kameralara. Müslüman-Türk emekçi bu soruyla başlayıp, “Terörist devlettir” sonucuna varana kadar kendi bağımsız tecrübesini yaşamalıdır “devletiyle”.) Batıda yoksulluk-adalet-özgürlük ekseninde başlatılan hareket, Kürt başkaldırısıyla buluşana kadar kendi mecrasında ilerle(til)melidir. Kürt devriminin batıda karşılık bulmasında ifadesini bulan devrimimizin temel sorunu ezberin dışına çıkan arayışları gerektiriyor. Ve bu sorun şu ya da bu yolla çözülmeden Türkiye devriminin “Gordion düğümü” çözülemez.

 

Ekim 2008

Okunma 1205 kez

Son ekleyen İsmail Metin

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.