Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


İlkeci Laikler ve Konjonktürel Laikler

Yazan
 
 
İlkeci Laikler ve Konjonktürel Laikler
 
Metin Kayaoğlu
Laiklik tartışması, depremlerin dünyayı boynuzları arasında taşıyan öküzün hareketiyle olduğu tartışmasına benziyor git gide… Öküzün neyin üzerinde durduğu sorusuna sıra gelmiyor bir türlü. Hatta, görüşler, aslında öküzün, boynuzları arasında tuttuğu dünyaya dayandığını ileri sürmeye kadar götürülüyor.
Mesele, maddi koşullarını ve sonuçlarını yaratmaya muktedir bir ideolojinin ideoloji olarak öne çıkması veya gerilemesi olarak alınıyor.
Oysa mesele, bir gerçek gücün öne çıkması veya geriletilmesinden ibarettir ve ideoloji, buna bağlı olarak ele alınmak durumundadır.
*
İçinde bulunduğumuz konjonktürde, ilkeci laik ile konjonktürel laik buluştu. Çok değerli olan bu buluşmanın öncesi ve sonrası arasında epeyce fark var, ama bunun şu konjonktürdeki davranışımız açısından bir önemi yok.
Burada, gözden yitmemesi için, ilkeci laik ile konjonktürel laikin anlayış farkının vurgulanması amaçlanıyor.
Laikliğin belirtisi
İlkeci laikler kolayca teşhis edilebilir. Cumhuriyetin kazanımlarından, dinin gericiliğinden, akıl ve bilimin aydınlatıcılığından, insanlığın evrensel değerlerinden bahseden birinin ilkeci laik olduğuna hükmedebiliriz. Bunlar arasındaki alt-ayrımlar sonra gelir. Cumhuriyetin kazanımlarının sınırlılığından, burjuvazinin bizzat ihdas ettiği evrensel değerlerden çark ettiğinden falan bahseden birinin ilkeci laikin sosyalist türünden olduğunu anlarız.
İlkeci laikler samimi ve belki biraz da saf insanlardır. Komünizme, devrime inanırlar, ama laiklik uğruna 28 Şubat generallerinin “asker partisi”ni desteklerler. Mustafa Kemal’i desteklemelerinin ise lafı bile edilmez. İlkeci laiklik, TC’nin salt İskilipli Atıf Hoca’yı asmasını esas almak değildir. İlkeci laiklik, TC’nin Dersim operasyonlarını da onaylamak durumundadır.
İlkeci laikler saf insanlardır ve “dinci gericiler”in de “laik” burjuvaziyle birlikte modernleşme denilen tarihsel sürecin içinde olduğunu, ihtilaflarının modernleşme sürecinin şu veya bu rotada gitmesiyle ilgili olduğunu akıllarına getirmezler. Tayyip’lerle Atatürk’lerin arasındaki mesafeyi olduğundan çok görürler.
İlkeci laikler, laik öleceklerine inanırlar; devrime, sosyalizme, komünizme de samimiyetle inandıkları gibi... Ama şu laiklik denilen nesnede bir bit yeniği olduğunu bir türlü akıllarına getirmezler.
Laikliğin mantığı
Laikliğin ilkesi basittir. Bilim, akıl, insanlık, ulus adına ortaya çıkan ve politik olarak örgütlenen bir topluluk, o zamana kadar egemen olan, ve Tanrı ve din adına hakimiyet iddiasında olan bir başka topluluğu egemenlik koltuğundan dışlamak için yürüttüğü mücadelede, “din adına politika yapılamaz” ilkesini uydurdu. Gerekçeleri de pek sağlamdı! Din, aklı ve bilimi dışlayan bir olguydu, ve toplumların iyi ve başarılı yönetimi için insanın aklını ve bilimi kullanması gerekiyordu.
Dinin, politika iddiasında bulunamayacağı, aklı ve bilimi kategorik olarak dışladığı görüşü ile pek yüce ve kutsal bir mefhum olarak kirli dünya işlerine bulaştırılmaması görüşü arasında ayrım inşa etmeye çalışanlar, ya kendilerini pek akıllı, muhataplarını pek bön sanıyorlar, ya da aslında kendileri, sandıkları kadar akıllı değiller.
Laiklik geçerliğini şu ifadede yansıyan mantığa dayandırmaktadır: “Bu ülkede Kürt kökenli en az iki cumhurbaşkanı oldu, daha ne istiyorsunuz…”
Laikliğin özel ve dar anlaşılmış tezinin bu olduğunu söylemiyoruz; söylediğimiz, laikliğin kendini mümkün kılan mantığının, başka bir bağlamdaki önermesinin bu olduğudur. Dar ve özel anlaşılmış laiklik tezi, bundan şu kadar farklıdır: “Dine inanan cumhurbaşkanı da oluyor bu memlekette, daha ne istiyorsunuz.”
Bir kimseye, kendi özneliğini, eşdeyişle kimliğini bulduğu bir ideolojik yapıya politika yapmayı yasaklamayı, politika alanında o kimlikle yer almasının yasak olduğunu nasıl anlatabiliriz hakikaten?
Burada, yaygın Türk liberal solculuğunun Kürt gücüne dayanarak politik akıl yürütmesi örneğinden birini görmüyorsunuz. Bir Türk’e, Türk kimliğinden utanmasını, bu kimliği gizlemesini önermek gibi bir şeyden söz ediyoruz.
(Türk kimliğinin ezmeyle özdeşleştiği ve bu yüzden iğdiş edilmesi gerektiğini söyleyenlere, Kürt kimliğinin de PKK’ye kadar eziklikle özdeşleştiğini ve bu kimliğin de hiç cazip olmadığını söyleyebiliriz.)
İlkeci laik, kendini sadece dinsellikle sınırladığını söyleyecektir. Gerçekte, tezini din ile sınırladığını söyleyerek, minder dışına çıkmaktadır. Din, akıl ve bilim dışıdır ona göre. Peki, kendi değerli ilkelerinin “hayattaki en gerçek yol gösterici” olduğunu nasıl kanıtlayacaktır laik? Kendi gücü dışında hiçbir kanıt koyamayacağından emin olabiliriz. İlkeci laik, yumruğunu indirmiş ve dinsel politika iddiasındakileri çökertmiştir, ardından da bunu laiklik ilkesi olarak taçlandırmıştır. Çünkü aynı laikin, mensup olduğu dışındaki bir ulus ya da toplum formunun politika hakkına ilişkin aynı tavrı aldığı görülmemiştir. Aklı ve bilimi edinmiş bir ulusal özne bir kez ortaya çıkmıştır, tarih-dışı kalmış ulusal topluluklara buna uymak düşecektir sadece.
Aynı yaklaşımın sonucu olarak, ilkeci laik, örneğin Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığının varlığına da ilkesel olarak karşı çıkamaz. Bu kurum, devletin dini kontrol etmesi için oluşturulmuştur ve TC’nin tarihinde başarılı da olmuştur. Diyanet İşleri, laikliğin tarihsel bir uygulamasıdır ve bu arada, tıpkı hakim ulusun madun ulusallıklara karşı konumunda olduğu gibi, Alevilik türünden inanç oluşumlarına uysalca uyum yükümlülüğü düşecektir.
*
Peki, bizim bu mantığa karşı konumumuz nedir?
Biz öncelikle bu mantığın çatışkılı yapısını ortaya koyarız. Mantığın, üzerinde yükseldiği temel önermenin (ulus, akıl, insanlık veya bilim adına politik hakimiyet), reddettiği temel önermeyle (din adına politik hakimiyet) tamamen aynı statüde olduğunu, ve reddin, bir dış faktöre, tamamen güce dayandığını gösteririz.
Laikliğin mantığının, dinsel toplum düzenlerini karanlık ve cehaletin yuvası, laik toplumları aklın ve bilimin uygulanması sayesinde, özgürlüğün, uyumun ve adaletin cenneti gördüğünü anlatırız. Laik toplumların cehennemi örneklerini anlatmaya gerek duyulmayacağını umarız. Ve bu mantığın, laik toplum düzenlerinden, liberal kapitalist uygarlıktan kopamayacağını gösteririz. Laik tez, liberal kapitalist uygarlığı ancak ilerletmeyi savunabilir.
Sonra da, bu mantığı kendini geçerli kılan güçle birlikte, mücadele eden veya etmeye hazır ezilenler açısından değerlendiririz. Ezilenlerin devrimci davasının gerekleri dışında bir konumun doğrusunu kabul etmiyoruz. Ezenlerin dinini de, ulusu, aklı ve bilimini de reddederiz. Eş anlamda, ezenlerin laikliğini de dinselliğini de reddederiz. Ezilenlerin ise, mümkünse bütün öğelerle kudret mücadelesi vermesini güderiz. Ama mücadele etmeyen ve etmeyecek ezilenle ilgilenmeyiz.
Laikliğin tarihsel sahibi
Laikliğin, burjuvazinin bir kesiminin temsilcilerince geliştirildiğini kimse reddedemiyor.
Laik burjuvazinin, dinsel ideolojiyi edinmiş egemen kesimlerle mücadelesi sırasında kullandığı bir ideolojik ve politik mücadele aracından başka bir şey değildir laiklik. Burjuvazi bu mücadelede, dinsellikle özdeş gördüğü kesimleri, politik hakimiyet alanından tamamen dışlamak için, dinselliğe politika yapmayı yasakladı.
Burjuvazinin temsilcileri, bu yasağı kan ve ateşle uyguladılar. Burjuva laikler, bir dönem geçtikten sonra, artık din adına politika savunusunun ilke olarak geri çekildiğinden, Kilise’nin bir iddiası kalmadığından emin olduktan sonra, laiklik ilkelerini yumuşattılar.
Bu, akıllı bir politikacının yapacağı şey değil miydi? Bir politikacı kendine yel değirmenlerini rakip görecek değildi ya!
Ama yel değirmenlerini düşman görenler ve burjuvazinin gücüne yaslanarak dincilere atıp tutanlar, bu sefer burjuvaziye gönül koydular. Neymiş; burjuvazinin laikliğinin bir sınırı varmış, burjuvazi tutarlı laik değilmiş! Gerçekçi burjuvaziye ütopiklerin serzenişi!
Burjuvazi, başka kesimlere politika yasağı getirmekle meşguldü artık. Laikliğe ilişkin mantığını bu konularda da uygulamaya başladı.
Bu uygulamaların başında, politikayı şiddetin kategorik olarak dışında bir alan olarak tanımlamak gelir. Devlet şiddeti dışındaki her türlü şiddeti politika-dışı kabul eden, şiddet uygulayanı insanlık dışına çıkaran ve ezilenlere, kendi koyduğu alanda politika oyunu oynama izni veren de laik –veya dinsel- burjuvaziden başkası değildi. Kendini bilene, aklı başında olana, tutarlı olana ne denir!
İlkeci laik sosyalistler bu tarihsel seyri görmezden gelirler.
Laikliğin mülk iddiasındaki kiracıları
Sosyalizm, bu tarihin hiçbir yerinde kurucu olarak bulunmuyor. Ama sosyalistlerin genel olarak bu tarihe iliştirilmiş bir konum almaya çalıştıkları görülüyor.
Burjuvazinin temsilcileri, hakimiyet mücadelesini uygarlık kuranlara özgü bir kapsamda inşa ettiler. Bilimsel, ideolojik, felsefi, politik, hukuki, estetik, her alanı mücadele konusu ettiler.
Bu engin tablo karşısında sosyalistlerin gözleri kamaştı, burjuvazinin değişim, dönüşüm ve hatta devrim söyleminin büyüsüne kapıldılar. Kendilerini sadece, burjuvazinin tezlerini en ileri götürenler, en tutarlı savunanlar olarak misyonlandırdılar. Mantık gayet basitti; burjuvazinin “devrimci” temsilcilerinin savunduğu her şeyi edinecek ve burjuvazinin feodalizme karşı mücadelesine sonuna kadar destek sunacaklar, ardından burjuvazinin koyduğu ama yeterli güçle uygulamadığı ilkeleri silah edinip bu kez burjuvaziye karşı mücadele yürüteceklerdi. Bağdaki, dağdan gelenlerce kovulmaya çalışılmıyordu, bağın kenarından gelenler bağa sahip olmaya çalışıyorlardı.
O sıralarda din, feodallere yapışık bir öğe olarak görülüyor ve dinin, feodalizmle birlikte “doğal” yollardan tarihe gömüleceği sanılıyordu. Sonraki gelişmeler gerçi bu şablonu darmadağın edecekti, ama olsundu, ilkelerin savunucusu sosyalistlere maddi gerçekler vız gelirdi.
Sosyalizm bir öğreti olarak kendini bundan başka tanımlamaya ihtiyaç duymayacaktı. Üzerinden geçen iki yüzyıldan sonra bile sosyalizm tablosunun ana rengi hâlâ budur.
Bu anlayışa göre, sosyalizm, burjuvazinin evrensel değerlerini ve ilkelerini en iyi şekilde uygulamaya indirgenmiş bir öğretiden ibarettir. Laiklik de bu öğretinin elbette önde gelen ilkelerinden biridir.
Marksizm, çelişkili yönler barındırmakla birlikte, baştan beri genel sosyalizm anlayışından ve burjuvazinin felsefi ve politik teorisinden kopma eylemiyle tarih sahnesine girdi. Marksistler, bir fikri savunmak için burjuvazinin kafasına ve birikimine muhtaç olmayı reddetmek durumundaki bir tarihsel diyalektiğin üzerinden ediniyorlar varlıklarını.
İlkeci laikliğin zorunlu yolu
Bir sosyalist, eğer hakikaten kapitalizmden bambaşka bir uygarlığın savunucusuysa, laikliği neden savunduğunu, burjuvazinin temsilcilerinden farklı olarak anlatmak zorundadır. Hileye kaçmadan ama; “en ileri …”, “tutarlı …”, “özgürlükçü laiklik” falan demeden…
İddia edersek karnımız ağrımaz; laikliği burjuvazinin dilinden farklı bir dille savunabilecek sosyalist babayiğit yoktur. Çünkü, ilke mertebesine çıkarılmış laiklik, kendini, burjuvazinin temsilcilerinin mantığına, epistemolojisine başlangıcından sonuna kadar raptetmiştir. (İlkeci laikin dogmatik bir şekilde tanımadığı tarihsel laikliğin bu nitelikte olması gerekmediğini vurgulamak gerekli.)
Sosyalizmi, liberal burjuvazinin ortaya koyduğu evrensel değerleri uygulamaktan ibaret olarak gören sosyalistlere uğurlar olsun, burjuva uygarlık katarındaki konforlu koltuklarında…
Tarihi, burjuvazinin ilerlettiği ve son aşamadan önce kendilerinin devralacağı bir bayrak yarışı olarak gören sosyalistlere uğurlar olsun.
Konjonktürün laikliği
Politika, laiklerin genel epistemolojisinden tamamen farklı olarak, bilimsel veya ideolojik ilkelerin uygulanması işlemi değildir. Dolayısıyla, ideolojik olarak anlaşılmış laiklikle bir konjonktürde politik olarak belirmiş laiklik arasında herhangi bir ilkesel bağ bulunmamaktadır. Deyim yerindeyse, her konjonktürde dünya ve içindeki özneler yeniden kurulur. Bir olaya basit bir tutum alışın koca ve köklü örgütleri çatırdatma örnekleri bu yüzden yaşanır.
Türkiye’nin –Batısının- içinde bulunduğumuz konjonktüründe, ezilen kesimlerle solcu ve sosyalist kesimler, laiklik teriminin simgelediği bir çatı üzerinden mücadele yürütüyor. Laiklik ilkesiyle hiçbir bağ kurmaya ihtiyaç duymadan, Marksistler, dinsellik dayatan devlete karşı ezilenlerin sloganını haykırırlar.
Laiklik ilkesiyle hareket eden sosyalistlerle ve öteki toplumsal kesimlerle birlikte hareket etmek, koşullara uyarlanmak Marksistlere düşecektir. Marksistler laik konjonktüre tereddütsüz girecek, omuz omuza olduklarıyla ortak mücadeleye halel getirmeksizin, konjonktürden ilkeci laikler olarak çıkmamanın uğraşını da vereceklerdir. Konjonktürün ilkesi, devlete hakim olan güce direnmek, o gücü geriletmek ve o güçten mevziler kazanmaktır.
Bu, varsın laiklik adıyla olsun!
19 Şubat 2015 / teorivepolitika.net
Laiklik Moda Günlerinde…
Laik Nuray Mert ile laik Kemal Okuyan karşı karşıya
Bu yazı, varlığını, Kemal Okuyan’ın kendi konumunu güçlü ve cesur bir şekilde koyduğu kısacık bir yazıya borçlu. (http://haber.sol.org.tr/yazarlar/kemal-okuyan/laiklik-aniden-neden-moda-oldu-107686) Okuyan, şimdi herkesin laikliği savunduğunu ve laikliğin şimdinin modası olduğunu söylüyor.
Doğru, bugün laiklik Türkiye’de devlete karşı mücadele verenler açısından öne çıktı. Ama bunu laiklik ilkesinin zaferi olarak görebilen sosyalistlerin, sadece burjuvazinin tarihsel devrimci misyonu esprisine gönülden ve yürekten inanmış kimseler olduğunu savunacağız.
Bugün, bu tip sosyalistlerle omuz omuza laiklik mücadelesi veririz. Ama bizim laiklik pratiğimizle onlarınki arasında değil de, laiklik anlayışlarımız arasında dağlar kadar fark olacaktır.
Her ne olursa olsun, devleti geriletecekse, burjuvazinin laiklik tezlerine canı yürekten sarılanlarla da birlikte oluruz.
Devleti geriletecekse, laiklik modasına kapılanlar olmayı da sineye çekeriz.
“Şimdi laikliği savunma zamanı” demenin oportünizm anlamına geldiğini anlatıyor Okuyan. Ona göre, laiklik pazara kadar değil mezara kadar savunulmalıdır.
“Laikliği her zaman savunmalıyız” bir ilke politikası anlayışını göstermektedir, politikaya öngelen bir ilke… Ama “laikliği şimdi savunmalıyız, dün ise dindarı savunmalıydık”, bir taktik politika mantığını göstermektedir.
Laikliği her zaman savunan sosyaliste göre, bu ilke, özü ve etkisiyle ilericidir. Onu kimlerin savunduğu, kimlerin silah yaptığı ikincil önemdedir. Laikliği her zaman savunanlar, örneğin, 28 Şubat generallerinin arkasında alkış safı tutmaktan gocunmamalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti Devletiyle, başından beri kesintisiz mücadele yürütmeyi öngören bir devrimcinin, bazı dönemlerde laiklerle de mücadele etmiş olması gerektiğini göze almalı mıyız ilkeci laik sosyalistler açısından? Bu dönemde laikliği topluma ihdas etme mücadelesi veren burjuvazi mi ilericidir, yoksa bizzat bu laiklere karşı dövüşen ezilen mi?
Örneğin, Mustafa Kemal’in laiklik inkılabı zamanında Kürt isyanlarını bastırmaya asker olmamak için ilkesel bir neden bulabilir mi ilkeci laik sosyalist?
28 Şubat ve son yılların Tayyip iktidarında devletin karşısında olan, ama AKP’nin ilk hükümetlerine destek veren Nuray Mert mi ilerici sayılmalıdır ilkeci laik bir sosyaliste göre, 28 Şubat generallerini destekleyen ve Tayyip iktidarlarına karşı çıkan Kemal Okuyan mı?
Bu ele alınacak, ama bugün davranış açısından önemli olan bu sorunun yanıtı değil, içinde bulunduğumuz konjonktürde her ikisinin de devletin karşısında yer almasıdır.
*
İlkeci laikler, burjuvazinin laikliğinden söz ederken sınırlardan, eksiklerden söz etmeyi pek seviyorlar. Böylece kendilerine sınırsız, eksiksiz laiklik kalıyor. Pek güzel ve başarılı bir akıl yürütme örneği! Okuyan’a göre, “Kapitalizm gerici ideolojilerle hesaplaşmada tarihsel sınırlara sahip”miş! Her ikisi de birbirinden kapitalist, hatta “gerici” sayılan ideolojiyi edinen Tayyip Erdoğan kanadının, kapitalizmin evrensel yönelimlerine uyum bakımından kuşkusuz daha da kapitalist olduğunu göremeyen basit ve anakronik bir Aydınlanmacı akıl yürütme örneği. Tarihsel ilerleme ölçütüyle değerlendirildiğinde, geride kalmış bir kapitalizm dönemini savunanları savunmayı ilericilik sanıyor ilkeci laiklerimiz.
Türban yasağı, muhafazakâr bir toplumsal dokuya dokunamayan bir rejimin alan sınırlama girişimiymiş Okuyan’a göre. İlkeci laik sosyalistin derdi, söz konusu toplumsal dokuyu değiştirmekmiş! Bu sözler, Fransa’nın, sömürgesi Cezayir’deki çarşaf yasağı kampanyasını hatırlatıyor. Okuyan, kapitalizmin feodalizmi tasfiye etmede zayıf kaldığını söylemek istiyor, ama o, feodalizmin emekçisini ve ezilenini de düşman görüyor. Düşmanlık, varsayılan iki ayrı toplumsal formasyonun ezen ve ezilenleri arasında değil, iki ayrı toplumsal formasyon arasında inşa ediliyor.
Türkiye’deki Müslüman kültürün ağlak mağduriyet edebiyatının zerre kadar değeri yok. Mücadele etmeyen, direnişi egemene yaltaklanarak kendine alan genişletmekte bulan ezilene kahırdan başka bir dileğimiz olamaz. Kemalist diktatörlüğün Müslümanları, Kürtleri ve komünistleri ezdiği sözü, başta Kürtler, ardından komünistler aleyhine söz konusu ağlak Müslümanlığa yaltaklanan liberallerin uydurmasıdır. Başını kaldırmayan ezilen özel bir baskı görmez.
Başörtüsüyle kamu hayatına katılamayan kadın, bugün devletinin yüksek inayetiyle katılıyorsa kamusal hayata, daha da değersizleşmiş demektir ancak. Namaza boynu eğik giden, çocuğunu Kuran kursuna korkarak yollayan Müslümana herhangi bir saygı, hoşgörü ve acıma bulunamaz burada. Bu tür ezilen davranışı sadece aşağılama konusu olur.
Açık mücadelesiyle kendine yer edinmeyen hiçbir hak yoktur. Açıkça mücadele etmeyen hiçbir öznenin varolma hakkı yoktur. Bu türden sinizmi, Marx’ın sosyalist akımlara getirdiği özgül tarzla tanıyor ve reddediyoruz. Ezilenler mağduriyeti, ezilenler edebiyatı Marksizmin dışındaki sosyalizm dallarına aittir.
Mücadele etmeyen başörtülünün hiçbir hakkı bizi ilgilendirmiyor, patronajla kazanılmış türban serbestisi devletliye ait biz kazanımdır –“başörtülü bacı”ya değil. Aynı şekilde, mücadeleyle kazanılmayan “demokratik hak” veya “çağdaş kıyafet” de bizi hiçbir şekilde ilgilendirmiyor. Egemenlerin tarihsel yürüyüşünün kırıntılarından nemalanma politikası, devrimi ve komünizmi hedefleyenlere mi kaldı?
Okuyan’ın sağlam anlayışından uzak laiklik örnekleri de var. Her çocuğun dini ya da dinsizliği reşit olduktan sonra seçmesi türünden cin fikirli süper laik liberal önerileri ciddiye alacak kimse var mıdır bilmiyoruz. Her insanın “medeni kıyafet”le laik ve akıllı olarak doğduğu, aklını ancak reşit olduktan sonra kaybedebileceği fikri bile izleyici bulabiliyor mu?
Tarih bilgisi yoksunları, gerçeklik duyusu fukaraları! “Medeni kıyafet”i normal sanmak hangi dünyanın insanına özgü olabilir? Normaliteyi egemene göre tanımlarsanız bu dünyadaki yeriniz hazırdır, kendinize egemenin uygun gördüğü –muhalif de olabilir- bir yer beğenmekte serbestsiniz.
Hiçbir kıyafetin tarihsellikten ve dolayısıyla politiklikten azade olmadığını anlatmak zorunda kalınan bir sosyalizm evreninden bahsediyoruz. Burjuvazinin bir kesiminin hakimiyetini hava gibi su gibi normal kabul etmiş sosyalizmden devrim namına ne çıkacağını sormak bile abestir.
Laiklik değil mücadelenin özgürleştirici gücü
İlke olarak laikliği savunmuyoruz, ama çeşitli gerekçelerle laikliği savunan ve mücadele edenlerin derdiyle dertleniyoruz. Şu ya da bu neden ve yolla ayrılmış, kendini ayrı gören her topluluk, kendini her türlü şekilde yaşama hakkına sahiptir. Hiçbir inanç topluluğuna egemen inanç, hiçbir ulusal topluluğa egemen ulusallık dayatılmamalıdır… Üstelik bu sözlerin, mücadele ederek taşıyıcısı özneleri yoksa hiçbir anlamı olmayan kuruntular olduğunu an be an göz önünde tutmak zorundayız.
Bunun yolu, her türlü dinin, ulusallığın, mezhebin görünmez “özel hayat” dehlizlerine çekilmesi, ve bunlar üzerinden güya hoşgörülü mutabakatlar aramak değildir. Yol, tam aksine, mücadele eden ezilenden başlamak üzere, mücadelecileri bulunmak kaydıyla, her ayrımın ana kulvarlarda, “kamusal yaşamda” gösterilmesi ve yaşanmasıdır. Buradaki normali de muktedir olarak biz tayin edeceğiz elbette.
“Butik çok-kültürcülük” kadar butik özgürlükçülük ve butik sosyalizm de egemen liberalizmin şu veya bu kanadının kibar hizmetkârıdır sadece ve devrimcilik alanının bunlardan arınması öncelikler arasındadır.
Mesele, laikliğin tezini izleyerek, herhangi bir dinin veya ulusallığın politika alanına taşınmaması değildir… Tam tersine, bu öğelerin politika alanına göstere göstere taşınmasıdır. Her din, her inanç, şu ya da bu yolla belirmiş her topluluk, kendini politik kurumlarda ve hukukta ifade etmeli, kendini uygulama olanağı bulmalıdır.
İnsan toplulukları arasındaki ayrımlar, ezilenler açısından, onları gizleyerek değil, açığa çıkararak, özgülleştirerek egemenlik konusu olmaktan çıkabilir. Yoksa, ezenler zaten söz konusu ayrımları ya homojenize ederek ya da iktidarsız olacak denli heterojenleştirme yöntemiyle egemenlik konusu olmaktan çıkarmaktaydılar.
Okulların bilim yuvası olduğu, Marksistlerin savunacağı bir tez olamaz. Eğitim kurumlarının devletin temel aygıtlarından olduğunu, sosyo-politik formasyonun kendi sivil askerlerini yetiştirmek için küçük insan bireylerini yıllar boyu beton kalıplara dökme operasyonunun icra edildiği yerler olduğunu anlatmak gerekiyor başka bir dünya hayal eden sosyalistlere. Her devlet, devlete hakim olan her ekip, elbette kendi ideolojisini okullardan başlayarak vazedecektir.
Buna karşılık, Marksistler, toplumsal yaşamın her bölmesini olduğu gibi okulları da birer mücadele mevzisi haline getirecek, ama okulların misyonuna ilişkin bir hayale kapılmayacaklardır.
Okulların bilim ve rasyonel kültürün verildiği kurumlar olduğu, ayrı toplum ya da toplulukların özel inanç ya da görüşlerini çocuklarına kendi özel kurumlarında vermesi gerektiği tipik ilkeci laik Aydınlanmacı görüştür. Din dersi, Alevi ve Sünnilere –ve öteki inanç topluluklarına- ayrı ayrı olmak üzere okutulmalıdır. Ulusal tarih dersi, Kürtlere ve Türklere –ve öteki etnik ya da ulusal topluluklara- ayrı ayrı olmak üzere okutulmalıdır…
İddiası olan her toplumsal kesimin, politika alanında yetkili temsilcileri olmalı, bunlar çekişmeci bir mutabakatla –yani “halk içindeki çelişkiler”in çözülme yöntemiyle-, farklılıklarını diledikleri kadar ve şekilde yaşamalıdır. Sorun çıkarsa?.. Sorun çıkar ve çözülemezse, çözücü etmen kuvvetin kendisidir, hak değil. Hak; ezilenlerin yarınki sosyalist iktidarında da, koparıp almaya özgü bir hakikattir. Tarihte hep olduğu ve olacağı üzere…
Böyle bir yaklaşım açısından laikliğin “katı”sı ya da “ılımlı”sı, “özgürlükçü”sü ya da “tutarlı”sı veya iyiden saçmalık olan “sınıfsal”ı artık geride kalmış tartışma konuları olacaktır.
*
Gün olur devran döner, başka bir konjonktür gelir. Ve ilkeci laikler, yanlarından uzaklaşarak başka bir konjonktürde başka bir form alışımıza, ağızları açık ve laik burjuvazinin temsilcilerine daha sıkı sarılmış halde baka kalır.
Meselemiz bugün, bu anlayışı yetkiyle ortaya koymak değildir; meselemiz, bu anlayışı gücüyle etkili kılmaktır ve asıl yoksunluk budur.
20 Şubat 2015 / teorivepolitika.net
13 Şubat’ta Boykotçu Laikleriz…
Ama her zaman Marksistiz
Devletin, din adına saldırısına uğrayan Alevi’yle birlikte laikiz.
Devletin, “dindar kuşaklar” yaratma gerekçesiyle zorunlu devlet-dini dersi saldırısı altındaki öğrenciyle birlikte laikiz.
Devletin, dinsellik gerekçesiyle ekonomik politikasının nesnesi kılınmak istenerek eve tıkılmaya çalışılan kadının yanında laikiz.
Devletin, dini bahane ederek yaşam tarzına müdahale ettiği ‘modern’in yanında laikiz.
Devletin, dinle sentezleyerek dayattığı Türklüğe karşı geriletici bir mücadele yürüten Kürdistan Özgürlük Hareketinin dinsellikten çok “dilsellik”te anlamını bulan mücadelesi yanında laikiz.
Hemen değiştirecek gücümüz yoksa, mücadeleye girişen ezilenin dilini düzeltmekle uğraşamayız.
Ama…
Varlığını, egemenlerin “gerici” dinsel kanadına karşı güya “ilerici” laik kanadına ilişmekte bulan sosyaliste karşı Marksistiz.
Sosyalizmi, burjuva uygarlığının en ileri ve tutarlı biçimi olarak gören sosyalist akımlara karşı, mücadele mirasını ezilenlerin binlerce yıllık deneyiminde bulan ve burjuva modernitesi dahil her türden ezen uygarlığından kopmayı savunan Marksist devrimciliğin militanlarıyız.
Laikliğin, ezenlerin bir kanadının öteki kanadına koyduğu politika yasağından başka bir şey olmadığını, dinsel egemenlere karşı laik egemenlerin mücadelesinin yedeği olmanın ne olduğunu bilen tarihsel materyalist Marksistleriz.
Laikliğin, dine karşı aklın ve bilimin garantörü olduğunu ileri süren Aydınlanmacı laik burjuvazinin entellektüel temsilcilerinin insanın bilinçli tarihini kendileriyle başlatan dar-görüşlülüğüne kapılmanın bizleri kapitalist uygarlığın dış kapı mandalı haline getireceğini gören Marksistler kuşağının izleyicileriyiz.
Laikliği bir ideoloji olarak belleyen sosyalistlere karşı ezilenlerin dinsel dahil her türden kollektif hakkı için mücadele etmeyi öngören Marksistleriz.
İslamı, ezenlerin dini olarak devlete bırakan laik sosyalizme karşı, ezilenlerin devrimciliğine ideolojik cendereler arayışının idealist olduğunu bilen gerçek politikacısı Marksistlerin öğrencisiyiz.
Devletin dinsel gericiliğine ve laik gericiliğine karşı ezilenlerin bağımsız devrimci davasını üstlenen ama mızrağın sivri ucunun devletteki egemen kanada yöneltilmesi gerektiğini gösteren Marksistlerin izleyicileriyiz.
Bugünkü baş düşmanımızın Tayyip Devleti olduğunun bir an bile gözden kaçmaması gerektiği anlayışında olan Marksistleriz.
*
13 Şubat günü Tayyip Devletini geriletme mücadelesinde “Laik, bilimsel, anadilinde eğitim ve demokratik yaşam” için boykota…
12 Şubat 2015 / teorivepolitika.net
Okunma 266 kez

Son ekleyen Metin Kayaoğlu

Bu kategorideki diğerleri: « Komünisti Koklayan Komplocu Köpek

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.