Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Perşembe, 28 Mayıs 2020 08:14

50. Yılında 27 Mayıs Tartışmalarına Aykırı Bir Katkı

Yazan

14 Ekim 2019'da yitirdiğimiz Garbis Altınoğlu, ölümüyle unutulmaya terk edilmemesi gereken yazılar kaleme aldı. Altınoğlu'nun yazılarının -bizce küçük bir yön dışında- temel özelliği, artık dağılmaya yüz tutan Marksist-Leninist doğrultuyu yansıtmasıydı. Bu nitelik, bizi ona karşı yükümlü kılmaya yeter. Bu bağlamda, Garbis Altınoğlu'nun konjonktüre uygun düştüğünü  değerlendirdiğimiz yazılarına Kürsü köşemizde yer veriyoruz.

Teori ve Politika


29-30 Mayıs 2010


27 Mayıs darbesinin 50. yıldönümü; burjuva politikacıları, yazarları ve akademisyenleri tarafından abartılı bir demokrasiye bağlılık gösterisine dönüştürüldü. Hemen hemen bütün bu burjuva aktörler; demokrasiye ve rejimin “meşru” yollardan el değiştirmesine ne denli bağlı ve askerî darbelere ne kadar karşı olduklarını açıklama yarışına giriştiler. Tabiî bu aynı zamanda; Bayar-Menderes kliğini, başında bu kliğin yer aldığı DP’yi (=Demokrat Parti) şu ya da bu ölçüde aklama, parlamento ahırını yüceltme, 27 Mayıs’ın Türkiye’ye ne büyük kötülükler getirdiğini anlatma ve 27 Mayıs’ın olumlu bir yanının olabileceğini söyleyenleri çarmıha germe ya da linç etme yarışına dönüştü. Bunların kimi 27 Mayıs’ı “Kara bir olay ve kara bir gün” (Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç) olarak niteliyor, kimi “27 Mayıs’ın, son yarım yüzyılın siyaset meydanında ‘kötülüklerin anası’ olarak tarihe geçtiğini” (Hasan Cemal) söylüyor, kimi “27 Mayıs 1960 günü, Cumhuriyet tarihimizin en elîm, en hazin, millete ve devlete en fazla zarar veren olayı”nın “cereyan etti”ğini (Hasan Celal Güzel) ileri sürüyor, kimi 27 Mayıs hareketini anlatırken “38 subay”ın “bir çete kurup önce bize ait olan devlet iktidarını, sonra onurumuzu ve hukuk içinde yaşama güvencemizi gasp etti”ğini (Mümtazer Türköne) buyuruyor ve kimi de “Bütün kötülüklerin başı olan bir darbenin 50'nci yılında, artık hepimiz geçmişimizin bu trajik olayı ile yüzleşmemiz gerekir” (Ertuğrul Özkök) saptamasında bulunuyordu.
Sözkonusu moda akımın mensuplarının yazdıklarının kabataslak bir incelemesi bize, onların görüşlerine ilişkin bazı ipuçları sunmaktadır: Bu baylar ve bayanlar;

a) sözümona “bütün darbelere” karşı çıkmakta ve darbelere karşı olmayı demokratizmin olmazsa olmazı ya da neredeyse baş koşulu saymakta,
b) 27 Mayıs askerî darbesini 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askerî-faşist darbelerine kıyasla çok daha sert bir eleştiriye tâbi tutmakta ve 1960 darbesinden çok daha baskıcı olan 1971 ve 1980 darbelerinin bir anlamda 27 Mayıs darbesinin rövanşı olduğu gerçeğinin üstünü örtmekte,
c) 27 Mayıs darbesinin hedef aldığı –ve 1950-60 yıllarında iktidarı elinde bulunduran- Bayar-Menderes kliğinin gerici iç ve dış politikalarını tartışmaktan özenle kaçınmakta ve
d) darbelere hedef olanları da içinde olmak üzere belkemiksiz Türk burjuva politikacılarının çoğunluğunun ilk fırsatta, hem de zerrece utanmadan darbecileri övmüş ve onlarla kölece bir iş birliğine girdiği gerçeğini vb. “unutmaktadırlar.” (1)

Tam da burada şu, “bütün askerî darbelere karşı olma ya da aynı ölçüde uzak durma” biçiminde betimlenen sözümona ilkeli tutum üzerinde duralım ve bir soru soralım. Bütün askerî darbeler aynı kefeye konabilir, eşitlenebilir ve hepsi de aynı ölçüde kötü görülebilir ve aynı ölçüde lânetlenebilir mi? Bu soruya, askerî darbe dediğimiz olayın sınıf savaşımının biçimlerinden biri olduğunu unutmaksızın verilecek ve verilmesi gereken yanıt, “elbette ki hayır!” olacaktır. Tarihsel materyalizm bize, her toplumsal ve siyasal olguyu olduğu gibi her askerî darbeyi de kendisine öngelen tarihsel süreçleri, meydana geldiği toplumsal koşulları, sınıfsal ve siyasal niteliklerini, siyasal hedeflerini ve yol açtığı sonuçları hesaba katarak ve duygusallıktan uzak durarak analiz etmeyi öğretir. “Bütün askerî darbelere karşı olma ya da aynı ölçüde uzak durma” tekerlemesi, olsa olsa burjuva sosyal biliminin sığlığını ve burjuva liberalizminin ve demokratizminin sahteliğini ve zavallılığını sergiler.

Devrimci proletarya, tüm diğer siyasal gelişmelere ve toplumsal hareketlere karşı olduğu gibi askerî darbelere karşı tutumunu da, sözkonusu askerî darbenin proletaryanın ve diğer sömürülen emekçilerin sonal kurtuluşları yolundaki savaşımlarına katkıda bulunup bulunmadığına, kitlelerin bağımsız siyasal inisiyatifini geliştirip geliştirmediğine ve emperyalizmi ve siyasal gericiliği zayıflatıp zayıflatmadığına bakarak belirler. Hangi devrimci ve demokrat, 1952’de Mısır’da, başında Britanya emperyalizminin uşağı Kral Faruk’un bulunduğu monarşik rejimi yıkan, 1958’de Irak’ta, gene Londra’nın bir başka uşağı olan Faysal monarşisini ve Nuri Said hükümetini devirerek Irak’ı bağımsızlığına kavuşturan, 1969’da Libya’da, ABD uşağı Sunusi hanedanına son vererek bu ülkeyi Yanki emperyalizminin üssü olmaktan çıkaran, 1974’te Portekiz’de, ömrü yarım yüzyıla yaklaşan faşist Salazar diktatörlüğünü deviren ve hepsi de bir ölçüde geniş kitlelerin desteğini kazanan ya da bir ölçüde onların da katılımıyla gerçekleşen ilerici askerî darbeleri kınamaya ve onların yıktığı güçleri savunmaya kalkabilir? Hangi devrimci ve demokrat, bu ilerici askerî darbeleri; 1953’de İran’da, 1964’de Brezilya’da, 1965’de Endonezya’da, 1967’de Yunanistan’da, 1973’de Uruguay’da, 1973’de Şili’de, 1976’da Arjantin’de, 1980’de Türkiye’de gerçekleştirilen gerici ve faşist darbelerle eşitlemeye ya da aynılaştırmaya kalkabilir?

Bu konuyu bazı tarihsel varsayımlar üzerinden de tartışabiliriz. Örneğin devrimci demokratlar; İkinci Dünya Savaşı öncesi ya da sırası Almanyası’nda Hitler kliğini ve Nazi Partisi’ni ya da İtalyası’nda faşist Mussolini kliğini devirecek ve tekelci burjuvazinin daha “ılımlı” bir fraksiyonunu iktidara getirebilecek bir askerî darbeye karşı çıkabilir miydiler/ çıkmalı mıydılar? Onlar; 1936-39 yılları arasında İspanya’da faşist ve anti-faşist güçler arasında süregelen iç savaşın başında ya da bu savaş sırasında Frankistleri devirebilecek meşru hükümet yanlısı bir askerî darbeye karşı çıkabilir miydiler/ çıkmalı mıydılar? Ya da onlar 1960’ların sonu ve 1970’lerin başı Güney Vietnamı’nda ABD emperyalizminin kuklası olan askerî rejimleri devirmeye girişebilecek bir anti-emperyalist askerî darbeye, 1974’te Şili’de ABD’nin desteğiyle işbaşına gelen Pinotchet faşist kliğine, 1976’da Arjantin’de gene ABD’nin desteğiyle işbaşına gelen Videla cuntasını devirmeye girişebilecek ilerici askerî darbelere karşı çıkabilir miydiler/ çıkmalı mıydılar? Ya da bugün devrimci demokratlar; Suudi Arabistan, Ürdün, Afganistan, Pakistan gibi ülkelerde iktidardaki ABD-yanlısı klikleri devirebilecek ve ABD emperyalizmine ve onun ortak ve uşaklarına karşı tavır alabilecek ilerici askerî darbelere karşı çıkabilirler mi/ çıkmalı mıdırlar? Bence bütün bu sorulara verilecek yanıt ta net ve kesin bir “hayır!” olacaktır ve olmalıdır.

Evet, tarihsel deneyim askerî darbelerin büyük çoğunluğunun gerici ve/ ya da pro-emperyalist bir nitelik taşıdığını göstermiştir. Evet, kapitalizmin gelişmesi, burjuvazi-proletarya çelişmesinin keskinleşmesi ve burjuvazi ile devlet aygıtı arasındaki bağların güçlenmesi ölçüsünde ilerici askerî darbeler ortadan kalkmaya yüz tutacaktır ve tutmaktadır. (Geçerken şunu da belirtmek isterim: Burjuvazi, işçi sınıfının ve diğer sömürülen emekçilerin, kendi iktidarını tehdit edebilecek düzeydeki bir devrimci atılımını durdurmak için pekâlâ “ileri” kapitalist ülkelerde de gerici askerî darbe seçeneğine başvurabilecektir. ABD’nde devlet aygıtının giderek daha askerî bir nitelik kazanmakta olması; örneğin son yılarda ABD silâhlı kuvetlerine bağlı istihbarat örgütlerinin ABD yurttaşlarını hedef alan iç istihbarat ve gözetleme etkinliklerine yönelmesi, Pentagon’un 2002’de, “terörist bir saldırıdan korunmak amacıyla” tarihte ilk kez ABD topraklarında Northern Command ya da kısaca Northcom/ Kuzey Komutanlığı adında bir komutanlık oluşturması, 2005’de Northcom’un ABD’nde sıkıyönetim ilânı için muharebe plânları hazırladığının ortaya çıkması vb. gelişmenin yönünü göstermeye yeter.) Dahası, genellikle kapitalist gelişme düzeyi bakımından geri ve orta ve/ ya da emperyalist boyunduruk altındaki ülkelerde gerçekleşen ilerici askerî darbeler bile bir süre sonra yozlaşarak sıradan bir askerî diktatörlüğe ya da tek partili bir baskı rejimine dönüşme eğilimindedirler. Ancak bütün bunların böyle olması, liberal ve gerici kalemlerimizin yaptığı gibi bütün darbeleri aynı kefeye koyma ve aynı ölçüde lânetleme tutumunu haklı çıkarmaz.

Türkiye’de diğer şeylerin yanı sıra, emekli generallerin; bankaların, holdinglerin ve diğer büyük şirketlerin ve burjuva siyasal partilerinin yönetim kurullarında yer almaları yolundaki yerleşik geleneğin de gösterdiği gibi kapitalist patronlar ve politikacılarla subaylar ve askerî gericilikle sivil gericilik arasında asla bir Çin Seddi yoktur ve olmamıştır. Türk ordusunun/ devlet aygıtının, burjuvazi ve diğer mülk sâhibi sınıflar karşısındaki, tarihsel süreç içinde oluşmuş olan, ancak kapitalizmin gelişimine bağlı olarak giderek ortadan kalkmakta olan göreli özerkliği, birincisinin ikincisinin sınıfsal çıkarlarının muhafızı olduğu gerçeğiyle hiçbir zaman çelişmemiştir. Geçerken şunu söyleyeyim: Bu sivil toplumcu ve “anti-militarist” yaklaşım, 1960’larda ve kısmen de 1970’lerde yaygın olan “iyi asker-kötü sivil” yüzeysel karşıtlığının, “asker-sivil aydın zümre”, “Filipin tipi demokrasi” vb. tekerlemelerinin ve siyasal gericiliğin esas temsilcisinin özelde AP (=Adâlet Partisi) ve genelde sağcı sivil politikacılar ve gerici parlamento olduğu yolundaki anlayışın tersyüz edilmiş biçiminden başka bir şey değildir.
Askerî darbeler ve askerî darbe karşıtlığı üzerinden 27 Mayıs’ın şeytanlaştırılması çabası, şu içinde bulunduğumuz alaturka liberal reform döneminin gereksinimleriyle doğrudan bağlantılıdır. “Olağan” bir burjuva rejimine geçişi hedefleyen ve askerî kliğin nüfuzunun azaltılması savaşımıyla nitelenen bu dönemin ideolojik dogmalarından biri de işte bu “halk iradesi” ya da “millî irade” söylemidir. “Millî irade”nin üstünlüğü söylemiyle pazarlanan TBMM’nin ve burjuva parlamentarizminin yüceltilmesi kampanyası, askerî darbelerin kategorik bir biçimde reddi ve kınanması kampanyasıyla el ele gitmektedir. Dolayısıyla bu alanda yürütülen kavganın ve burjuva parlamentosunun/ parlamentarizminin bu yüceltilmesinin, AKP’nin ve siyasal İslâm'ın askerî kliğe ve bağlaşıklarına karşı yürüttüğü savaşımın çıkarlarıyla, hattâ daha da ileri giderek burjuvazinin ana gövdesinin stratejik çıkarlarıyla uyumlu olduğunu söyleyebiliriz.
Türkiye’nin somut koşullarında devrimci proletarya; şimdiye kadar ülkeyi demir bir yumrukla yönetmiş olan askerî kliğin zayıflamasından, “atanmışlar”ın iradesinin yerine “seçilmişler”in iradesinin geçirilmesinden ve açık ya da üstü örtülü bir askerî despotizmin yerini geri de olsa bir burjuva demokrasisine bırakmasından, Türkiye’yi bir Kürt-Türk çatışmasına sürüklemeye ve onu ABD-İsrail eksenine yaklaştırmaya çalışan ve hâlihazırda baş düşman konumunda bulunan askerî kliğin ana gövdesinin ve onun “ulusalcı” uzantılarının konumlarının zayıflamasından asla rahatsızlık duymaz. Ancak o,

a) Çok sınırlı da olsa demokratik bir nitelik taşıyan bu dönüşümün geniş işçi ve emekçi yığınlarını baştan çıkarmasına ve bu yolla onların kafalarında liberal ve parlamentarist yanılsamalar yaratılması çabalarına karşı durur,
b) İşçilerin ve diğer sömürülen emekçilerin darbe tehlikesi yaygarasıyla demokratik ve sosyalist taleplerini ve bu talepler uğruna verdikleri ya da vermeleri gereken savaşımlarını unutturma ya da erteleme yolundaki  dayatmalara izin vermez,
c) Burjuvazinin liberal sözcülerinin, “bütün demokratik güçlerin” bu somut durumda AKP ile birlikte hareket etmesi gerektiği gerekçesiyle kitleleri AKP hükümetinin kuyruğuna takma yolundaki öneri ve dayatmalarını reddeder ve
d) Her koşul altında, işçi sınıfının ve diğer sömürülen yığınların ideolojik ve örgütsel bağımsızlığını titizlikle savunur. Devrimci proletarya, kapitalizmin az çok gelişmiş olduğu her toplumda esas çelişmenin sivillerle askerler ya da “darbeci güçler”le “demokratik güçler” arasında değil, proletarya ve diğer ezilen ve sömürülen sınıf ve katmanlarla burjuvazi ve diğer mülk sâhibi sınıflar arasında olduğunu ve toplumsal devrimin ayak seslerinin duyulduğu her tarihsel anda ister askerî bir renk taşısın, isterse sivil, burjuva gericiliğinin bütün fraksiyonlarının, zincirlerini kırmak için davranan “ayaktakımı” karşısında kutsal bir bağlaşma oluşturacaklarını bilir.

Bütün ezilen ve sömürülen sınıf ve katmanların çıkarlarını savunan devrimci proletarya, hangi yolla işbaşına gelmiş olursa olsun burjuva iktidarının bütün biçimlerine (anayasal monarşi, askerî ya da faşist diktatörlük, burjuva demokrasisi vb.) karşıdır. O, hepsi de küçük bir sömürücü azınlığın çıkarlarını savunan ve ezilen ve sömürülen işçi ve emekçi yığınları ve ezilen ulustan/ uluslardan sömürülen emekçiler üzerinde bir diktatörlükten başka bir şey olmayan burjuva devlet biçimlerine karşı Sovyet iktidarını savunur. Karşı-devrimci liberal gevezeliklere ve bu yolla burjuva düzeninin yüceltilmesine ve parlamenter avanaklığın pompalanmasına karşı çıkan devrimci proletarya, 20. yüzyılın başından günümüze değin yaşanan deneyimlerin, en gelişmiş burjuva demokrasilerinin (Britanya, Kanada, ABD, İtalya, Fransa, Almanya vb.) bile tekelci burjuvazinin diktatörlükleri olduğunu yeterince kanıtladığını bilir.
Sınıf bilinçli işçiler, burjuva demokrasisiyle yönetilen bu ülkelerdeki siyasal rejimin, kapitalist-emperyalist sistemin çok yanlı çürüme sürecine bağlı olarak giderek daha da gerici bir nitelik kazanmakta olduğunu da bilirler. İşçi ve sömürülen emekçi yığınların kesintisiz bir dezenformasyon yoluyla ve devlet aygıtının bir parçası hâline gelmiş olan anaakım yazılı ve görsel medyanın yardımıyla aldatılması ve manipüle edilmesi, iktidardaki emperyalist burjuvazinin geniş yığınların iradesine rağmen gerici ekonomik politikalar izlemekte ve saldırı savaşları tezgâhlamakta diretmesi, bu ülkelerin parlamentolarının çok güçlü gerici lobilerin ve çıkar gruplarının oyuncağı hâline gelmiş olması, yetki alanlarını ölçüsüz bir biçimde genişleten istihbarat örgütlerinin ve polisin enformatik alanındaki gelişmelerin de yardımıyla başta muhalif güçler gelmek üzere tüm toplumu sürekli bir biçimde izleyip denetlemesi, bu ülkelerde de bunalım dönemlerinde yüzünü açıkça göstermeye hazır Kontrgerilla ya da Gladyö türü derin devlet örgütlerinin varlığı vb., 20. yüzyılın sonlarının ve 21. yüzyılın “burjuva demokrasisi”nin özsel nitelikleridir. Tabiî hiçbir sınıf bilinçli işçi ya da aklıbaşında devrimci bu saptamalardan, burjuvazinin egemenliği koşullarında demokratik hak ve özgürlükleri savunmanın kendi işleri olmadığı ya da burjuva rejiminin alabileceği biçimler/ burjuvazinin daha gerici bir rejim kurma çabaları karşısında kayıtsız kalınabileceği sonucunu çıkarmaz.

Öte yandan devrimci proletarya, kendi iktidarını bir sivil ya da askerî darbe yoluyla kurmaktan yana da değildir ve olamaz; o iktidarın işçi ve sömürülen emekçi yığınların siyasal seferberliği ve burjuva devlet aygıtının yıkılması yoluyla ele geçirilmesinden yanadır. Ülkemizdeki darbe-karşıtı “demokrat”larımızın ve liberallerimizin “bütün askerî darbelere karşı olmak” sloganıyla pazarlamaya çalıştıkları rejim ve düzen de işte bu çürümüş kapitalist düzenin ve burjuva parlamentarizminin ta kendisinden ya da onun daha soluk bir kopyasından başka bir şey değildir. “Esas tehlikenin darbeler ve esas düşmanın darbeciler” olduğunu ve bu güçlere karşı “ortak bir demokratik cephe oluşturmak gerektiğini” ileri süren burjuva toplumbilimcileri, yazarları ve politikacıları böylece, dikkatleri sömürü düzeninin yıkılması görevinden uzaklaştırmaya, eşitsizlik, adâletsizlik ve her tür baskının kaynağının, sınıflı toplum, kapitalizm ve emperyalizm olduğu gerçeğinin üzerini örtmeye ve böylelikle işçi sınıfını aldatmaya ve onun ideolojik ve örgütsel bağımsızlığını yok etmeye çalışmaktadırlar.

Askerî darbelerin ve özelde 27 Mayıs darbesinin “bütün kötülüklerin kaynağı” olduğu yolundaki argümanların bir yan ürünü de, sivil gericiliğin ve bu somut durumda Cumhurbaşkanı Celal Bayar ile Başbakan Adnan Menderes’in, yani bu eski İttihat ve Terakki ve Teşkilât-ı Mahsusa şefi ile paşa torunu Aydın’lı toprak ağasının (2) savunulması, bu bayların “demokrasi kahramanı” payesiyle onurlandırılması ve böylece onların ağır suç ve günahlarının üstünün örtülmesi girişimleridir. Sivil gericiliğin bu “demokrat” ve liberal avukatları, 1950-60 döneminde iktidarda bulunan ve Türkiye’yi “küçük Amerika” yapmaya özenen Bayar-Menderes ikilisinin;

a) 1950’de ülkeyi –TBMM’ne bile danışmadan- Kore Savaşına soktuğunu (3),
b) daha göreve geldiği 1950’de TCK’nun -sol örgütleri cezalandırmakta kullanılan- 141. ve 142. maddelerini ağırlaştırdığını,
c) 1952’de Türkiye’yi saldırgan NATO paktına üye yaptığını,
d) gene aynı yıl, o sıralar Seferberlik Tetkik Kurulu adını taşıyan şu kötü ünlü Kontrgerilla’yı kurduğunu,
e) koyu bir anti-komünizm seferberliğiyle tüm sol ve demokratik güçlere ve aydınlara karşı azgın bir kampanya yürüttüğünü,
f) yer yer patlak veren işçi grevlerini zorla bastırdığını ve işçilerin grev hakkı talebini inatla reddettiğini,
g) dinsel gericiliğin önünü açtığını,
h) ülkeyi ABD üsleriyle donattığını,
i) MİT’nı neredeyse bütünüyle ABD istihbaratının denetimi altına soktuğunu (4),
j) Türkiye’de “demokrasi”nin ABD sayesinde kurulduğunu söylediğini (5),
k) Kontrgerilla ile el ele 6-7 Eylül 1955 pogromunu gerçekleştirdiğini (6),
l) 1950’lerin ikinci yarısında, var olan çok sınırlı demokratik özgürlükleri bile askıya almaya giriştiğini ve muhalif burjuva basınına karşı saldırıya giriştiğini,
m) Türkiye’yi, Siyonist İsrail ve Pehlevi İranı ile uğursuz bir bağlaşmaya soktuğunu (7),
n) 1959’da bin dolayında Kürdü “sallandırmak”tan söz ettiğini ve kötü ünlü 49’lar dâvâsını açtığını (8) vb. bilmezden geliyorlar. Dahası İslâmî gericilerimiz ve liberallerimiz, gözdeleri olan bu kliğin koyu bir emperyalist uşağı olduğunu, mâceracı ve savaş kışkırtıcısı bir dış politika uyguladığını ve özellikle Türkiye'yi Sovyetler Birliği'ne ve bağımsızlıklarına kavuşmak için savaşan halklara ve ülkelere karşı emperyalist ve sömürgeci ülkelerin saflarında tutmak için fazla mesai yaptığını ve bu arada Türkiye'yi birkaç kez komşularıyla savaşın eşiğine getirdiğini inat ve ısrarla görmezden geliyorlar.

Bir yanlış anlamaya yol açmamak için, Türkiye’nin ABD emperyalizmine kölece bağımlılığın ve anti-komünizmin doruğunu yaşamış olduğu 1950-60 döneminin DP hükümetinin iç ve dış politikaları ile AKP hükümetinin, en azından son birkaç yıl içinde izlediği iç ve dış politikalarının tümüyle örtüşmediğini, hattâ DP ile AKP’nin özellikle dış politikalarının önemli ölçüde çeliştiğini anımsatmak ister ve AKP’nin Bayar-Menderes kliğinin mirasına sâhip çıkar gözükmesine rağmen bu ikisi arasında önemli farklılıklar bulunduğunu da söyleyebilirim. Bu farklılıkların temelinde, son yıllarda kapitalist-emperyalist sistemin iç dengelerinin ABD aleyhine bozulması, Türkiye’nin -1950’lerde olduğu gibi- “Kuzeyden gelen bir tehdit”le karşı karşıya bulunmaması, Türkiye’deki sınıfsal güç dengelerinin askerî klik aleyhine değişmesi ve Türkiye’nin, yeni-Osmanlıcılık düşleri görmesine olanak verecek görece önemli bir bölgesel aktör hâline gelmiş olması vb. yatmaktadır. Her objektif gözlemci AKP’nin DP’ye göre;

a) ABD’ne ve İsrail’e daha/ çok daha mesafeli bir tutum izlediğini,
b) Arap ve İslâm dünyasına daha/ çok daha yakın durduğunu,
c) Daha özgüvenli ve daha bağımsız bir dış politika izlediğini,
d) Ürkek bir tarzda da olsa, askerî kliğe karşı yürüttüğü savaşım nedeniyle, niyetlerinden bağımsız olarak Türkiye’nin “olağan” bir burjuva rejimine evrimine katkıda bulunduğunu,
e) Ve hattâ Kürt ulusuna ve diğer ulusal azınlıklara karşı daha az şovenist ve saldırgan bir politika izlediğini kabul edecektir. Bütün bunlar bazılarına bir ayrıntı gibi gözükebilir; ama ünlü deyişte dendiği gibi, “şeytan ayrıntıda gizlidir.”

                                                    *       *       *       *       *

Marksist-Leninistler ve tutarlı devrimciler öteden beri, gerek Doğan Avcıoğlu, İlhami Soysal, İlhan Selçuk gibi küçük-burjuva milliyetçilerinin ve sol Kemalistlerin ve gerekse Türkiye devrimci hareketinin bu akımla ideolojik dirsek teması içinde olan temsilcilerinin 27 Mayıs hareketine fazlasıyla ileri bir rol biçen tutumlarını eleştiregelmişlerdir. Örneğin İbrahim Kaypakkaya, 27 Mayıs’ın orta burjuvazinin bir hareketi” olduğunu ileri süren Şafak revizyonistlerini, yani başını Doğu Perinçek’in (9) çektiği TİİKP’ni (=Türkiye İhtilâlci İşçi Köylü Partisi) eleştirirken şöyle demişti:
“27 Mayıs hareketine önderlik eden ve sonunda iktidarı ele geçiren sınıf, CHP’ye hâkim komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları kliğidir. Orta burjuvazi onun peşinde yedek kuvvet olarak yer almıştır.” (10)
Bense Mart 1997’de kaleme aldığım bir yazımda Yalçın Küçük’ün 27 Mayıs hareketini “bir örgütsüz halk devrimi” olarak nitelendirmesini şu sözlerle eleştirmiştim:
“Geçerken, Küçük’ün 27 Mayıs darbesinin bir ‘halk devrimi’ olduğu yolundaki tezine değinelim...

“27 Mayıs hareketinin bir ‘örgütsüz halk devrimi’ olduğu tezi bir safsatadan ibarettir. 27 Mayıs hareketinde, üniversite öğrencilerinin, diğer aydınların ve ordunun alt ve orta kademesinde yer alan subayların, yani demokrat ve liberal burjuva ve küçük-burjuva aydınlarının varlığı ve eylemi anlamında sınırlı bir halk katılımının olduğu doğrudur. Ancak, asıl yığınlar, yani işçiler ve köylüler hiçbir aşamasında 27 Mayıs darbesine öngelen protesto eylemlerinde yer almamışlardır.

“Öte yandan bu darbeye, özellikle 1950’li yıllarda güçlenmesine koşut olarak iktidar bloku içindeki payını büyük toprak sâhiplerinin zararına arttırmak isteyen sanayi burjuvazisinin ve o tarihsel kesitte onun çıkarlarını savunan CHP’nin yön verdiği unutulmamalıdır.” (11) 
Şubat-Nisan 1998’de kaleme aldığım bir başka yazıda ise, 27 Mayıs hareketini bir devrim olarak gören ve onu gerçekleştiren Türk ordusunu bir ‘halk ordusu’ olmaya çağıran Hikmet Kıvılcımlı’yı eleştirirken şunları söylemiştim:
“Hem başında ordunun orta ve kısmen de alt kademelerindeki subayların bulunması ve hiyararşi dışı bir eylem olması ve daha da önemlisi hem de 1950’lerin sonu Türkiyesi’nde sınıf çelişmelerinin göreli olarak az gelişmiş olması nedeniyle öncelikle ve ilk plânda işçi sınıfını, emekçi yığınları ve Kürt ulusunu hedef almayan 27 Mayıs darbesinin, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinden farklı olduğu, onun geride, daha sonraları egemen sınıf partilerinin ve Mart ve Eylül darbelerinin topa tutacağı ve göreli ileri hükümler içeren bir Anayasa bırakmış olduğu yadsınamaz. Ama, ancak iflâh olmaz revizyonistler, bu olgudan hareketle objektif olarak esas içeriği ve yönelimi, 1950’ler boyunca güçlenmekte olan büyük sanayi burjuvazisinin çıkarlarını kollamak olan ve daha sonraki yıllarda da bu burjuvazinin ve onun arkasında duran emperyalizmin gereksinimleri uyarınca iç pazarı genişletmek için bir dizi ekonomik ve siyasal önlem alan 27 Mayıs hareketini yüceltebilir ve ona olmadık misyonlar biçebilirlerdi.” (12) Daha sonra ise şunları belirtmiştim:
“Yukarda değinmiş bulunduğum gibi -12 Mart ve 12 Eylül askerî-faşist darbelerinden farklı olarak- hiyerarşi dışı bir eylem olan 27 Mayıs askerî darbesi, esas olarak işçi sınıfının, diğer emekçilerin ve Kürt ulusunun gelişen devrimci hareketine, sol ve devrimci güçlere karşı değil, iktidardaki DP kliğine karşı yapılmıştı. Bu askerî darbeyle açılan dönem, 1920’lerden bu yana ilk kez belirli bir düşünce özgürlüğü ortamının oluşmasına, devrimci ve sol düşüncelerin yaygınlaşmasına ve devrimci hareketin kitleselleşmesine tanıklık edecekti. Koyu anti-komünizmiyle ve ABD emperyalizmine kölece bağlılığıyla ün salmış Bayar-Menderes kliğine karşı yapılan darbenin ardından Türkiye’nin gelmiş geçmiş en liberal anayasası olan 1961 anayasası hazırlanmış ve onun ardından işçi sınıfı toplu iş sözleşmesi ve grev haklarını elde etmişti...

“Kuşkusuz bütün bu söylenenlerden, 27 Mayıs askerî darbesinin halkçı ve demokratik bir hareket olduğu, emperyalizme karşı olduğu ya da 27 Mayısçıların sola ve devrime yakınlık duydukları sonucu asla çıkarılamaz. Gerçekte olan, işçi sınıfının, diğer emekçilerin ve henüz burjuvaziyle ve devletle ideolojik göbek bağını koparmamış olan o dönemin devrimci hareketinin, düzen güçlerinin cephesinde meydana gelen yarıktan ilerleme olanağı bulmuş olmalarıydı. 27 Mayıs askerî darbesi, objektif olarak ve son çözümlemede, egemen sınıfların farklı kanatları -öncelikle sanayi burjuvazisi ile büyük toprak sâhipleri- arasındaki çelişmenin zor yöntemiyle çözülmesinden başka bir şey değildi... O günün konjonktüründe başka faktörlerin de devreye girmesi, bu çelişmenin ‘olağan’, yani parlamenter bir yoldan çözümünü olanaksız kıldı. Bunlar arasında, DP’nin başında bulunan Bayar-Menderes kliğinin uzlaşmaz tutumunu, 1940’lardan bu yana ordu içinde oluşmakta yeni subay kuşağının eski ve küflenmiş ordu hiyerarşisine karşı tepkilerini, üniversite gençliğinin, aydınların ve memurların DP hükümetinin ekonomik politikasının sonuçlarına ve siyasal baskılarına karşı öfkesini sayabiliriz.” (13)
Anlatılanlardan da rahatlıkla görülebileceği gibi, az çok tutarlı demokratizmden her uzaklaşma, 27 Mayıs darbesini lânetleme yarışına kalkışan liberal yazar ve aydınlarımızı kaçınılmaz olarak sadece AKP hükümetinin ve siyasal İslâm'ın değil, aynı zamanda Bayar-Menderes kliğinin ve giderek şovenizmin, emperyalizmin ve en azılı gericiliğin saflarına doğru çekmektedir. Türkiye’de ve Türkiye Kürdistanı’nda üç değil, iki seçenek var: Ya ezilen ve sömürülen işçi ve emekçi yığınlardan ve ezilen Kürt ulusundan yana olunacak; ya da sivil ve askerî kanatları da içinde olmak üzere siyasal gericilikten, kapitalizmden ve emperyalizmden yana. Üçüncü bir seçenek yoktur.

NOTLAR
(1) Bunun en çarpıcı örneklerinden biri; 1960’lı yılları 27 Mayıs Anayasası’na ve onun sağladığı kısmî özgürlüklere karşı savaşla geçiren Süleyman Demirel ve onun AP’nin gerek 12 Mart 1971 faşist darbesi öncesinde ve gerekse kendi hükümetini deviren bu darbe sonrasında askerî klikle el ele çalışmasıdır. İbrahim Kaypakkaya, iktidardan uzaklaştırılan burjuva politikacılarının, 12 Mart darbesinden sonra parlamentoyu kapatmayan askerî-faşist klikle iş birliği yapmasını şöyle anlatıyordu:
“Parlamentonun fonksiyonu, faşist generaller çetesinin süngüsünün işaretine göre parmak kaldırmaktan ibarettir. AP, DP, MGP ve CHP’nin ‘ortanın göbekçisi’ takımı, bütün bu faşist klikler, bir yandan yapılan devrimci katliamlarını, her türlü demokratik hakların ortadan kaldırılmasını olanca güçleriyle desteklerken, öte yandan parlamentonun muhafazasını istemektedirler. Hattâ... faşist generaller çetesinin zorbalıklarını yetersiz bulmakta, ‘Daha fazla!’, ‘Daha fazla!’ diye bağırmaktadırlar.” (Seçme Yazılar, s. 295) Aynı husus bir ölçüde, parlamentonun ve siyasal partilerin kapatıldığı, burjuva politikacılarının gözaltına alındığı 12 Eylül 1980 darbesi için bile geçerlidir.
(2) Bir kaynakta Adnan Menderes hakkında şu bilgiler veriliyor:
“Demokrat Parti’nin kurucularından ve 1950-1960 arasında DP hükümetlerinin başbakanı Adnan Menderes, 17 Eylül 1899’da Aydın’da doğdu. Baba tarafı İzmir’in en köklü âyan ailelerinden Katipzadeler’in bir koluydu. Anne tarafından dedesi ise, Abdülhamid döneminde sivil paşalık ünvanı edinmiş ve sarayla sürdürdüğü özel ilişkiler sayesinde kısa sürede zenginleşmiş, büyük toprak sâhibi Hacı Ali Paşa’ydı. Her iki aile de 19. yüzyılın ikinci yarısında hız kazanan uluslararası ticaretin sağladığı imkânlardan servet ve iktidar sâhibi olmuş komprador burjuvazinin köklü temsilcilerindendi.” (Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6, s. 1948)
(3) Kore Savaşı için BM’in üyelerine yaptığı asker gönderme çağrısına ABD’den sonra ilk olumlu yanıt Türkiye’den geldi. Bu konuda dönemin ABD elçisi George McGhee şöyle diyordu:
“O sıralarda Türkiye henüz batılı güçlerden kendi savunmasıyla ilgili herhangi bir taahhüt alabilmiş değildi... ama kendisi Batıya adanmışlığını (yani uşaklığını- G. A.) kesin biçimde gösterdi.
“Menderes hükümeti, muhalefet partisine hiç danışmadan, Yalova’da yapılan bir kabine toplantısında Kore’ye, ABD kuvvetleriyle birlikte savaşmak üzere 4500 kişi göndermeyi kararlaştırdı.” (G. McGhee, ABD-Türkiye-NATO-Ortadoğu, s. 142) Bununla da yetinmeyen DP kliği, Kore savaşına karşı çıkan barışseverleri de hedef aldı. Bir kaynakta bu konuda şunlar söyleniyor:
“DP iktidarı döneminde komünistlere karşı açılan dâvâlardan ilki, Amerikan emperyalizminin Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne karşı giriştiği saldırıya destek olmak üzere Kore’ye giden Türk birliklerini protesto etmek için yapılan eylemler nedeniyle açıldı. Behice Boran, Muvakkar Güran, Naci Ormanlar, Nevzat Kemal Özmeriç, Osman Fuat Toprakoğlu, Reşad Sevinçsoy, Adnan Cemgil, Vahdettin Barut ve Turgut Pura hakkında 21 Mayıs 1950’de İstanbul’da kurulan Türk Barışseverler Cemiyeti hakkında 1950 sonunda dâvâ açıldı. Ankara’da askerî mahkemede görülen dâvâda, cemiyetin yayın organı Barış’da, Türkiye’nin Kore savaşına katılmasıyla sadece Amerikan emperyalizminin çıkarlarına hizmet edildiği, Türk halkının bu savaştan hiçbir çıkarı olmadığı yazıldığından, sanıklar Türk-Amerikan ilişkilerini bozmaya çalışmak, ordu içinde kışkırtıcı faaliyette bulunmak ve komünizm propagandası yapmakla suçlandılar.” (Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6, s. 1969)
(4) Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Korur'un, 1956’da Başbakan Adnan Menderes’e –MİT’nın önceli olan- Millî Emniyet’in durumu ve özellikle CIA ile ilişkileri konusunda sunduğu raporda şunları söylüyordu:
“ ‘Amerikalılar Millî Emniyet'e hâkimdi’. Para veriyor, örgüte ‘nüfuz’ ediyorlardı. Millî Emniyet'in bütün dosyaları CIA’nın kontrolündeydi...
“ ‘İstanbul’da Millî Emniyet’e ait bir okul, servisin İstanbul örgütü ve Yeşilköy’deki ‘soruşturma teşkilâtı’ tümüyle Amerikalıların emrinde. Okullara, soruşturma teşkilâtına Amerikalılar ‘doğrudan’ para veriyorlar. İstanbul örgüt başkanlığına ‘doğrudan’ para ödüyorlar. Karşılığında ‘iş’ istiyorlar.’ ” (Aktaran Cüneyt Arcayürek, Darbeler ve Gizli Servisler, s. 43) 
(5) Başbakan Menderes 1 Kasım 1950’de “Türkiye’de demokrasinin kuruluşunun Amerika’nın gayretleri sayesinde” olduğunu söylüyor ve bunun en somut örneğinin de “kendi partisinin iktidarda oluşu” olduğunu belirtiyordu. (Aktaran Namık Behramoğlu, Türkiye Amerikan İlişkileri (Demokrat Parti Dönemi), s. 19-20)
(6) Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Fuad Köprülü 12 Eylül 1955’de TBMM’nde yapılan görüşmeler sırasında şöyle diyordu:
“Komünistler derhâl harekete geçtiler ve gençliğin vatanperverlik tezahürü gibi görünen bu hâl birdenbire mahiyet değiştirerek tahripkâr bir hâl aldı ve her tarafta hücumlar, yıkmalar, yakmalar başladı. Çünkü komünist unsurlar hâdiseyi evvelce tertipledikleri gibi sevku idareyi ele geçirmişlerdi...” (Aktaran Aziz Nesin, Salkım Salkım Asılacak Adamlar, s. 109) Hızını alamayan Köprülü ölçüsüz yalanlarını şöyle sürdürüyordu:
“Biliyorsunuz, Kıbrıs’ta ilhak hareketini teşvik eden, körükleyen, Atina’da aynı faaliyete taraftar temin eden, buna mukabil bizde asabiyeti tahrik eden, Selanik’te bombayı patlatan ve telgrafı çeken aynı ellerdir, aynı teşkilâttır, aynı merkezin sistemli harekâtıdır. (Bravo sesleri)
“Mâbetlerin yakılması tamamiyle bir komünist taktiğidir. Türkiye’de Türk tarihinde mâbet yakılması gibi bir hâdise vakı değildir.” (aynı yerde, s. 109) Aynı Köprülü, Yassıada duruşmaları sırasında, 6-7 Eylül pogromunun yaşandığı günlerde CIA şefi Allen Dulles’ın Türkiye’de bulunduğunu itiraf edecekti. Yassıada duruşmalarının tutanaklarına göre Türk Millî Emniyet Başkanı Behçet Türkmen duruşmada Dulles’ın bu konuda şunu söylediğini aktarmıştı:
“Görülen vaziyet, tahribat şekillerinin tamamıyla komünist tekniği ve usullerine uygun olduğunu gösteriyor.” (aynı yerde, s. 116)
Başbakan Adnan Menderes ise 13 Eylül 1955’de TBMM’nde yaptığı konuşmada CHP lideri İsmet İnönü’nün 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili olarak yaptığı ikiyüzlü eleştirilere yanıt verir ve bu savların gerçeklerle hiçbir ilgisinin bulunmadığını ileri sürerken şunları söylüyordu:
“Şayia veyahut iddialara bakınız: İstanbul valisi ile -daha kimler belli değil- bir araya gelinmiş ve bir hâdise tertip edilmek istenmiş. İstanbul valisi buna taraftar olmamış. ‘Onun içindir ki’ diyorlar, ‘İstanbul valisi istifa ettiği hâlde bunun istifası kabul edilmemiş; onun içindir ki hâlâ İstanbul valisi makamında tutulmuş.
“Sevgili arkadaşlarım böyle bir hareket vaktiyle olurdu. Tertiplenmiş nümayişler devri çoktan geçmiştir. Mâzide dahi olsa; ben herhangi bir Türk hükümetinin böylesine tedbirlere girişebileceği ihtimâlinin bu Meclis kürsüsünde hatırlara getirilmesini bile çok vahim bir hâdise olarak kabul ederim.” (Aktaran Namık Behramoğlu, Türkiye Amerikan İlişkileri (Demokrat Parti Dönemi), s. 111-12)
Bayar-Menderes kliğinin 6-7 Eylül pogromunun “komünistler”in işi olduğunu ileri sürmesinin ardından aralarında Aziz, Nesin, Kemal Tahir, Mustafa Börklüce, Hüsamettin Özdoğu, Faik Muzaffer Amaç’ın da bulunduğu çok sayıda solcu aydın bu olayları çıkarma suçlamasıyla gözaltına alınacak ve yaklaşık dört ay gözaltında tutulduktan sonra mahkemeye bile çıkarılmadan ve hiçbir açıklama yapılmadan serbest bırakılacaklardı.
(7) Bir kaynakta bu konuda şu öğretici bilgiler sunuluyor:
“ABD’nin Türkiye’ye İsrail ile ilişkilerini geliştirmesine yönelik baskılarının sonucunda 1957 yılında MOSSAD’ın Ortadoğu Bölüm Başkanı Eliahu Sasson Ankara’ya büyükelçi olarak atandı. Dönemin Demokrat Partili Dışişleri Bakanı Fâtin Rüştü Zorlu ile Eliahu Sason arasındaki görüşmelerle MOSSAD ile Türk istihbaratı arasındaki ilişkinin temeli atılıyordu. Türk tarafının bütün bu ilişkilerin gizli olması isteği İsrail tarafından kabul gördü ve koordinasyon başladı.
“1957 yılında dönemin Türkiye Başbakanı olan Adnan Menderes Türkiye’de Ajan/Elçilik görevini yürüten Eliahu Sason ile bizzat görüşüp iki ülkenin istihbarat ilişkilerinin geliştirilmesine dair karar aldılar. 7 ay sonra Ankara’da Millî Amele Hizmet Teşkilâtı (MAH) başkanı olarak H. Avni Göktürk’ün ve İsrail tarafında da MOSSAD Şefi olan Reuven Shiolan’ın katıldığı bir görüşme yapıldı. Görüşme neticesinde aralarında İran SAVAK istihbarat örgütünün de bulunduğu bir (MOSSAD-MAH-SAVAK) Güvenlik Üçgeni konusunda anlaşmaya vardılar.
“Bu mutabakatın ve üçlü istihbarat iş birliğinin neticesi CIA raporlarında ‘Trident-Üç uçlu gladyatör mızrağı’ olarak adlandırılıyordu ve şöyle değerlendiriliyordu:
“1- İsrail, Türkiye üzerinden Sovyetler Birliğini izleyebilecek ve buna karşılık Arap Birliği’nin aktivitelerinden ve özellikle Suriye’de olup bitenlerden Türkiye’yi haberdar edecek.
“2- MOSSAD Türk istihbaratçılarını eğitecek. İKK (İstihbarata Karşı Koyma) ve haber alma alanındaki teknoloji eğitimleri verecekler. (Not: Mehmet Eymür’ün babası olan Mazhar Eymür de İsrail’de eğitim gören ilk Türk istihbaratçılarındandır.)
“3- MOSSAD İran SAVAK için öngördüğü bütün desteğin aynısını MAH için de yapacak.” (E. Yavaş, “Ortadoğu’da Kirli Bir İttifak”, Sosyalist Barikat, Şubat 2006)
(8) Ayşe Hür, 31 Ağustos 1959’da Musa Anter’in Diyarbakır’da yayınlanan İleri Yurt gazetesindeki sütununda ‘Qimil’ (Kımıl) başlıklı bir Kürtçe şiir yayınlamasının ardından yaşanan tartışmalara değindikten ve Diyarbakır Valisi’ne telefon eden Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın Musa Anter’in ‘kafasının ezilmesi’ni istediğini belirttikten sonra şu bilgileri aktarıyor:
“Hükümet, bu olaylardan sonra MİT’e emir vererek bir ‘Kürt raporu’ hazırlamasını istedi. Raporda, 1.000 ila 2.500 kişilik bir Kürt grubunun ‘tenkil’ edilmesi öneriliyordu. Celal Bayar’ın ‘bin kişiyi sallandıralım’ şeklindeki meşhur sözünü bu öneri üzerine yaptığı anlaşılıyordu. ‘Sallandırma’ işine prensip olarak karşı çıkmayan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun uyarısı ile 50 kişilik bir idam listesi ile yetinmeye karar verdi. Yani 1950’lerde izlediği CHP karşıtı politikalarla Kürt oylarını DP’de toplamayı başaran Bayar ve Menderes, uluslararası konjonktürün de etkisiyle, bir öğrenci protestosu karşısında devletin iliklerine kadar işlemiş olan kadim paranoyaya teslim olmuştu. Yurdun dört bir yanındaki tutuklamalar 17 Aralık 1959 günü başladı. Tutuklama müzekkeresinde isim yoktu. MİT kimi öneriyorsa, 50 kişilik listeye onun adı yazılıyor ve tutuklanıyordu. (“ ‘Kımıl’ Olayından 49’lar Dâvâsına”, 13 Temmuz 2008)
(9) 1970’lerin başındaki konumu bugünkü konumundan hayli farklı olan Doğu Perinçek ve çevresi diğer bazı konularda (devlet, Kemalizm, enternasyonalizm vb.) olduğu gibi 27 Mayıs hareketinin değerlendirilmesi konusunda da –söylem düzeyinde- Kemalizmin etkisine daha açık olan ve 27 Mayıs’ı küçük burjuvazinin bir hareketi olarak gören sol hareketin diğer öğelerinden daha ileri bir konumdaydı.
(10) Seçme Yazılar, s. 75.
(11) “Tuzak: Öcalan-Küçük Görüşmesi Üzerine Eleştirel Notlar.”
(12) “Bir Geleneğin Eleştirisi: Türk Ordusuna İlişkin Oportünist Değerlendirmelere Bir Bakış.”
(13) aynı yerde.

Okunma 926 kez Son Düzenlenme Perşembe, 28 Mayıs 2020 08:23

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.