Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Ankara Toplantısı

Yazan

   

  

10. yılında Teori ve Politika’yı tartışıyoruz

Ankara Toplantısı

4 Haziran 2005

 

OTURUM BAŞKANI (ALİ İHSAN TOPÇU)- Arkadaşlar; hoş geldiniz.

Geçen hafta da, aynı konu ile İstanbul'da bir panel düzenledik. Konumuz, “Teori ve Politika’nın 10 uncu yılı” idi. Bu toplantıda Teori ve Politika’nın yakın dostları, devrimci siyasal çevreler, sol ve farklı çevrelerden, Teori ve Politika ya dönük görüşlerini sundular, değerlendirmelerini dinledik. Bizim için son derece yararlı bir tartışma oldu ve oldukça yoğun bir panel seyri izledik.

Teori ve Politika, ilk sayısını Ocak 1996 yılında çıkardı. 2005 yılı ile birlikte 9 uncu yılını geride bırakıp 10 uncu yılına girmiş oldu. 10 uncu yılımızı, teorik pratiğimizin değerlendirilmesi şeklinde geçirmek istedik.

Bu vesile ile, ilk olarak Teori ve Politika’nın 37 nci sa yısında, birçok yakın dostumuz, çevremiz yazılarıyla katkıda bulundular, eleştiri sundular. Bu eleştiriler ve İstanbul’da yapmış olduğumuz panel, burada da bugün gerçekleştireceğimiz panelde, bu eleştirileri çoğaltmayı düşünüyoruz. Bu çoğaltma sonrasında da çok dikkatli, özenli bir biçimde bu eleştirileri tek tek Teori ve Politika olarak süzeceğiz ve geçmişimize bir kez daha bakacağız, ama en önemlisi de geleceğimize yön vermeye çalışacağız bu toplantılar sonrasın da.

Bu açıdan, bu toplantıları biz 10 uncu yılımızda kader toplantıları olarak da nitelendirebiliriz. Buradaki panelist arkadaşların katkıları kadar, siz konukların da katkılarını alacağız. Doğrusunu söylemek gerekirse, İstanbul’daki panel, özellikle konukların performansı bakımından oldukça iyiydi. Buradaki arkadaşların disiplini kadar performanslarını az sonra göreceğiz, ümit ediyoruz bu panel de İyi olacak.

 Teori ve Politika, bundan sonraki sürecini buradaki konuşmalar da dahil olmak üzere yeniden tartışacak ve önümüzdeki süreçte yapmayı düşündüğümüz daha farklı etkinliklerle de bu amacımızı sürdürmeye devam edeceğiz.

Ben, şimdi panelist arkadaşları tanıtmak istiyorum: Bi linç ve Eylem Dergisi’nden Mehmet Güneş, Emekçi Hareket Partisi’nden Esra Sarıoğlu, Teori ve Politika Dergisi’nden Ali Osman Alayoğlu, Köz Dergisi’nden Ercan Coşkun ve Ma ya’dan İbrahim Horoz. Panele katılacak iki arkadaşımız daha vardı, Direniş Dergisi’nden Muzaffer Kaya ve Siyahi Dergisi’nden Kürşad Kızıltuğ, işlerinin yoğunluğunu gerekçe göstererek panelimize katılamayacaklarını bildirdiler, biz yine de burada, özellikle konukların bize yapacağı katkılarla o arkadaşlanmızın açıklarını kapatmayı düşünüyoruz.

Panelist arkadaşlarımıza sorumuz ortak ve genel bir soru, “Teori ve Politika’yı nasıl değerlendiriyorsunuz?” Özel olarak bir soru yöneltmeyi düşünmüyoruz, söz vereceğiz ve panelistlerin görüşlerini dinleyeceğiz. Hepinize 15’er dakika süre tanıyacağız, saat 4 gibi bir ara vereceğiz, ondan sonra siz konuklarımızın görüşlerini alacağız.

Sözü fazla uzatmadan, ben ilk olarak İbrahim Ho roz’dan başlamak istiyorum.

 

İBRAHİM HOROZ (Maya Gazetesi)- 10. yıl özel sayısına ilişkin olarak arkadaşlar birer yazı istemişti. Arkadaşlara, bu 10. yıl ile ilgili olarak Ertan Göksu imzası ile bir yazı vermiştik.

Orada altını çizdiğimiz nokta da şu idi: Teori ve Politika’nın, 10 yıllık etkinliğini önemsiyoruz, ama daha önemli olarak, biz aslında 10. yılda çıkartılan derslerin gelecek bakımından ne ifade ettiğini daha fazla önemsiyoruz. Gerçekten de, arkadaşlar da en azından yaptıkları değerlendirmelerle bunun farkında olduklarını gösteriyorlar, bu bizce son derece sevindirici bir durumdur. Arkadaşlar, 10. yıllarını, aynı zamanda bir kader yılı olarak değerlendiriyorlar, dolayısıyla çevrelerinin, katılımcıların, panelistlerin değerlendirmelerinin, tartışmaların kendileri için sonuç çıkartmak bakımından son derece önemli olduğunu söylüyorlar.

Teori ve Politika’yı tek yanlı bir bakışla değerlendirmek pek mümkün değil. Teori ve Politika’yı değerlendirmek için, belki birkaç ana noktayı hatırlatmakta yarar var. Teori ve Politika’ya çıkış koşulları itibari ile bakıldığında, gerçekten de hareketin 12 Eylül sonrası süreçte, yeniden 1971 hareketinin arkasından devrimci hareketin yeniden bir yükselişe gittiği gibi bir dönem olacağı beklentisinden hareketle, 1980 yenilgisinin arkasından da, genel olarak devrimci hareketimizde 1971’den sonraki sürecin yeniden tekrarlanacağı umudu hakimdi. Yenilginin etkileri bir süre sürer, biz kaldığımız yerden yolumuza devam ederiz ve eskisinden daha ileri bir sıçrama yaparız düşüncesindelerdi, fakat bu geçen zaman, 1980 sonrasındaki yenilginin arkasından geçen süreç gösterdi ki, tarih tekerrür etmiyor. 1971 hareketinin etkisiyle kitleselleşen, dal budak salan devrimci hareket örneği gibi, benzer bir şekilde güçlenme gerçekleşmiyor. Hareket, eskiyi tekrar ettiği ölçüde, eskiye takılıp kaldığı ölçüde de tıkanıklığının arttığı, krizinin arttığı, gerileme ve zayıflama süreçlerinin baş gösterdiği bir dönemde, yani 1990’ların başında, 1993-1994’lerde hareketin yeniden geriye doğru çekildiği ve teorik bakımdan birtakım yapısal sorunlarla yüzleşmek durumunda kaldığı bir dönemde, Teori ve Politika çıktı.

Teori ve Politika, bu bakımdan bakıldığında gerçekten de hareketin tıkanıklığına, krizine kendisi açısından bir yanıt olma arayışı olarak, devrimci kaygılarla buna nasıl bir yanıt oluşturabiliriz kaygısı ile ortaya çıktı. Temel çıkış noktalarında da gerekçeleri şu idi: Bugünkü yapılar, hareketin çok temel ideolojik ve teorik sorunları olmasına rağmen, teorik sorunlarını tartışmaya, geliştirmeye, çözmeye ilerletmeye elverişli yapılar değildir, dolayısıyla bunun dışına çıkmak gerekir dediler. Şimdi, bu bakımdan anlamlı idi, gerçekten bu durum arkadaşların kuruntusu değildi. Mevcut hareketin yapısı, yani toplamına bakıldığında hareketin çok temel ideolojik, teorik sorunları olmasına rağmen, bu sorunları tartışmaya, geliştirmeye elverişli bir yapıda değildi, zihniyet olarak bu yapıda değildi, kapasitesi bakımından, örgütlenme kapasitesi bakımından, siyasal mücadele anlayışı bakımından, teori ile pratik arasındaki ilişkiye bakış açısından, gerçekten de hareketin durumu elverişsiz idi; toplam genel yapılar olarak bunu söylemek yanlış olmaz. Dolayısıyla, arkadaşların tespitleri, teşhisleri doğru idi ve bunun mutlaka bir çözümünün bulunması ihtiyacını dile getiren bir haykırış idi de denilebilir.

Arkadaşların, bu anlamda tespitleri, donanım ve hareket noktalarında anlamlı bir noktaya parmak basmakla beraber, sonuçta bir bakıma da görevlere bakarken, sorunlara bakarken, aslında Marksist hareketin tarihinde pek görülmemiş derecede, Marksist hareketin bütünsel görevlerini parçalara ayırarak, ayrı işlevler tanımlamaya giriştiler. Arkadaşlara göre, bir teori alanı vardı, bir politik alanı vardı, bir örgüt alanı vardı, bunun zaten mevcut yapılarla bütünsel olarak yerine getirilmesi mümkün olmadığı gibi, bu yapıları eleştirerek dışarıya çıkanların da, bütünsel bakımdan bu görevleri yerine getirmesinin olanaksız olduğunu söylüyorlardı. Dolayısıyla, bu ayrıştırılan işlevleri, herkes kendi konumuna göre bir işlev seçsin, orada ilerlesin gibi, gerçek yaşamda komünist hareketin, Marksist hareketin tarihinde de, bu anlamda pek görülemeyecek bir ayrıştırmaya gittiler, yalnız teori alanını, kendileri için önemli bir misyon olarak belirlediler.

10 yıllık süreçte 37 sayılık birikim, bir bakıma bakıldığında, gerçekten de önemli bir külliyattır. Geçen toplantıda şahit oldum, insanlar aslında bunu epeyce önemsiyorlar, gerçekten de Türkiye koşulları düşünüldüğünde önemli bir şeydir, yani kendi içerisinde sürekliliği olan 10 yıllık teorik bir dergi çıkartabilmek ve bunu var edebilmek, Türkiye koşulları açısından bakıldığında önemli bir işlevi yerine getiriyor görünüyor. Ancak teori sorunlarına parmak basmak, hareketin bu alandaki tıkanıklığını, ihtiyaçlarını ortaya koymak, her zaman bu sorunların, devrimci bir zeminde hareketin önünü açacak tarzda ele alınması anlamına gelmemektedir.

Ele alınıp bakıldığında, gerçekte Teori ve Politika’yı tek boyutta değerlendirmek mümkün değil. Ben şöyle değerlendirmek istiyorum: Yakından izleyen ve özellikle de ilgisiz kalmayan bir insan olarak, ama yine de bu konuda hâkim olmadığım gibi bir eksikliği de belirterek şunu söyleyebilirim: Bu süreç boyunca, arkadaşlar hareketin gerçek anlamıyla temel sorunlarına işaret ettiler teori alanında, politika tarzı alanında, örgüt alanında, tarihsel gelenek alanında ve benzeri alanlarda… ama sorunlara işaret etmek, sorunlara çözüm üretmek anlamında ele alındığında, arkadaşların aslında bu süreçte çok da, benim değerlendirmemden bakıldığında, aslında çok da başarılı olduğunu söylemek mümkün değil. 10 yıl önce hareket, teorik, politik ve örgütsel bakımdan tıkanıklık içerisinde idi, 10 yılın arkasından geldiğimizde bu tıkanıklık ağırlaşarak ve derinleşerek devam etmektedir, ama 10 yıllık performansın ürünü, bu hareketin önünü açmaya, bu hareketin tıkanıklığını gidermeye de çok da bir etki yapmamaktadır. Bu, kuşkusuz tek başına arkadaşların sorunu değildir, arkadaşların gayretleriyle yapılabilecek bir iş değildir, bu aslında toplam olarak hareketin sorunlarından bağımsız değil, ama bence ortaya koyulan ürünün, hareketin toplam gelişimine ne kadar yanıt verdiği sorunu da, o bakımdan sorgulanmaya değer, tartışılmaya değer.

O nedenle, benim için, 10. yılda yazılanlardan, söylenenlerden ziyade, geçen 10 yılda yazılanlar, söylenenlerden hareketle geleceğe dönük olarak neler yapılabilir, bu bakımdan Teori ve Politika’yı çıkartan arkadaşlara nasıl bir sorumluluk düşüyor, toplam komünistlerin yanı sıra, onlara da bu bakımdan nasıl bir sorumluluk düşer konusuna kafa yormak daha önemli hale geliyor. Hareketin toplam sorunlarını önemseyen, sorun eden ve bunu çözme iddiasında bulunan bir çözüm üzerinde yoğunlaşmak gerektiği kanısındayım. Kuşkusuz, teori ve politika alanında herkesin kendine göre söyleyebileceği bir dizi şey vardır. Bunun toplam sorunlara etkisi ne kadar? Sorunların kapsamı düşünüldüğünde fazla bir etkisi olacağını düşünmüyorum, teori alanlarında kalındığı sürece. Bir bakıma, eğer teori alanındaki kat ettiğiniz mesafeleri siyasal, örgütsel boyutları ile ifade edemiyorsanız, herkesin anlayabileceği tarzda ortaya koyamıyorsanız ve dolayısıyla hareketin gerçek tıkanıklık noktalarını aşmaya hizmet etmiyorsanız, teori alanında yıllarca tartışabiliriz, nitekim tartıştık ve yıllarca da tartışmaya devam edebiliriz; zaten ben teori alanında kalınıldığı sürece, iyi niyetle tartışılıp, üretilip bir yerlere gidilebileceğini düşünmüyorum.

Doğrudan hayatı değiştirme mücadelesi içerisindeki süreçte, teori her durumda Marksist hareketin temel gündemlerinden biri olacaktır, yani belirli bir noktaya geldiğinizde, yeterince teorik gelişme kat ettik, artık bitti denildiği anda, bilin ki tıkanıklıklar başlamıştır. Marksist hareketin tarihini de böyle görüyorum. Teori sorunları çözüldü, artık işin pratik boyutu asıl sorun denildiği anda, hareketin tıkanmaya başladığını da, süreç içerisinde bunun ortaya çıktığını görebiliyoruz. Dolayısıyla, teori alanında tartışılarak fazla bir yol alınabileceği kanaatinde değilim. Benim söyleyeceğim şeyler kadar başkalarının da söyleyebileceği şeyler vardır ve bunların hepsi de şu kriz ortamında inanın meşrudur, yani herkes bu tartışmalara ilgi gösterebilir ve ilgi gösteriyor da. Bu tıkanıklık içerisinde teorik sorunların tartışılmasına ilgi gösteren, en azından önemli bir kesim var. İstanbul toplantısında da gördük, buradaki toplantıda da görüyoruz, hiç de küçümsenmeyecek bir topluluk bu teorik sorunlara kendince bir katkı yapıyor...

Şimdi bunları söyledikten sonra, ben aslında konuşmamda iki boyuta değinmek istiyorum. Birincisi, Teori ve Politika’nın ortaya koyduğu şeyler içerisinde, tespit ve çözüm yolları olarak gösterdiği noktalardan bir iki örnek vermek istiyorum, bunun hareketin gelişmesine nasıl bir zemin oluşturduğu, etki ettiği konusunda. Bir de zamanımın yettiği ölçüde, aslında bugün gerçekte karşı karşıya bulunduğumuz sorunlar nelerdir? Bunlara işaret etmek istiyorum.

Teori ve Politika’nın önemli sorunlara parmak bastığını söylemiştim. Arkadaşların değerlendirmeleri içerisinde son derece önemli bir iki noktanın kısaca altını çizmek istiyorum: Arkadaşlar, bir bakıma Marksizmin krizini masaya yatırdılar. Ancak Marksizmin krizinin tespit edilmesinin kendileri için neyi ifade ettiğinin, okuyabildiğim ve algılayabildiğim kadarıyla, çok çerçevesini çizemiyorum. Bu kriz nerede başlıyor, nerede bitiyor ve gerçekten de krizin aşılması için ne yapmak gerekir, sorusuna somut, elle tutulur, karşısındaki ikna edecek bir yanıt üretmedikleri kanısındayım. Bir dizi tanım vardır ve bunlar bir bakıma kendi içinde isabetli tanımlardır. Arkadaşlar kriz tespitleriyle, kriz tanımlarıyla yeterli bir netlik içerisinde değiller, yani içinden çıkılamaz bir söylem dile getiriyorlar. Bir bakıma, bu doğal olarak insani bir davranıştır da... İnsanın, işi önemsediği ölçüde, ele aldığı sorunu olabildiği ölçüde abartılı tanımlaması anlaşılabilir, ama sorunun çözümü, krizin çözümü noktasına gelindiğinde çizilen çerçeve çok ciddi sorunlar oluşturuyor. Bir örnek vermek istiyorum: Arkadaşlar diyorlar ki, “kriz o kadar kapsamlı, o kadar derin, o kadar da geniş ki bir Kapital yazsanız da, bir Ekim devrimi yapsanız da bu krizi çözemezsiniz”. Şimdi, Kapital yazıldığında çözüm üretilemeyeceği konusunda ben de hemfikirim, çünkü ne yazarsanız yazın krizi çözme gücü yoktur, ama Ekim Devrimi gibi belki de tarihin gördüğü, uluslararası çapta etkileri ve sonuçları olan bir devrim bile krizi çözmeyecekse biz ayvayı yedik arkadaşlar! Kriz dediğimiz nedir? Çok genel kabaca tanımlarsak, bir tarafından, aslında tarihin ileriye sürüklenemediği ve sıçratılamadığıdır; öte yandan da, ileriye çıkamamanın sonucunda sorunu algılama olayıdır, yani tarih ileriye sıçratılamadığı ölçüde olaylar, sorunlar birikiyor ve yumak haline geliyor, sizin algılamanızla bu sorunlar çözülmediğine göre, gerçekten de bir kriz vardır tespitine varabiliyorsunuz. Dolayısıyla, Ekim Devrimi gibi uluslararası çapta etkileri ve sonuçları olan hareketi uluslararası çapta etkileyecek sonuçlar yaratan bir devrim –bakın, herhangi bir devrim demiyorum, son derece küçük çapta, ulusal ölçekte bir devrimin krizi çözme gücü olmayabilir–, krizin tamamını ortadan kaldırır. Ha, sorunlar çözülür mü derseniz, sorunlar çözülmez; her zaman sorunlar olacaktır, ama kriz tespiti olağanüstü bir tespittir ve bunun çözümü ancak olağanüstü çapta, Ekim Devrimi gibi bir devrim olduğunda zaten ortadan kalkar, algılamamız da değişir. Ekim Devrimi gibi bir sonuç olduğunda, kafanızda canlandırın “geri”, “cahil” bir Rus İmparatorluğu’nda bir devrim oluyor, herkesin Avrupa’da devrim beklediği yerde değil,  beklenmedik bir yerde bir devrim oluyor, bunun bir ucu Asya’ya, bir ucu Avrupa’ya dayanıyor ve ortalığı sarsıyor, İkinci Enternasyonalin esamisi bile okunmuyor. Bu çapta bir devrimin olduğu koşullarda bir krizden bahsedilemez, bahsedilse de ciddiye almazlar; yani algılama gücü de, tam da orada devreye giriyor. Dolayısıyla, krizin daha çok kristalize edilerek, nereden çözülebileceği konusunda net tanımlara ihtiyaç var. Bu bakımdan arkadaşların kriz tanımından, mistik bir anlam çıkıyor, o izlenim ediniliyor.

Burada, gerçekten anmak istiyorum ve önemsiyorum; geçen İstanbul toplantısında bir arkadaş konuşma yapmıştı, konuşmayı önemsedim. Üzerine düşündüğümde, sorunu şu bakımdan önemsedim: Söylediği şeylerin doğruluğu ve yanlışlığı açısından değil, arkadaş o kadar geniş bir özet yaptı ki Teori ve Politika konusunda. Genel olarak devrimci çevrelerde nasıl algılandığını, nasıl kaygılanıldığını, nasıl ürküldüğünü ve nasıl da ihtiyatlı yaklaşıldığını ortaya koydu. Hatta orada örnek verildi, çizilen çerçeveye bakarak insan, “bu kriz yerinde kalsın, çözmeye çalışmayın” diyesi geliyor gibi bir tanımlama yaptı. Bence de, bu örnek de gösteriyor ki, kriz tanımlaması son derece net olmalı.  Kriz çözümlemelerinin daha somut ve küresel bir zeminde ortaya konulması bir ihtiyaçtır.

Geçen İstanbul konuşmasında da söylendi, ona değinmek istiyorum: Ezilenlerin Marksizmi konusu. Ezilenler kategorisi, kendileri açısından önemsenen bir kavram ve bir kategori olarak adlandırılıyor. Bunun bir sıfat olmaktan çıkartılması ve ad haline gelmesini de önemsiyorum ben arkadaşlar. Bu ezilenler değerlendirmesinin ne anlama geldiğini, geçen toplantıda da sormuştum Metin arkadaşa. Yani ezilenlerin Marksizminden veya ezilenler kavramından hareketle, anlayabildiğim kadarıyla toplamda sizin söylediğiniz şu:  İşçi sınıfının öyle bir siyasal programı, stratejisi olmalı ki, kendisi dışında da tüm ezilen ve sömürülenleri iktidar hedefine yönlendirebilmeli. Bunun karşısında ise, belirlenen kategori, dar işçi sınıfı kavrayışıdır, yani solun bugünkü kavrayışı içerisinde zaman zaman, dar işçicilik, zaman zaman aslında bir bakıma halkçılık diyebileceğimiz sözlerle, işçi sınıfının iktidar stratejisi ile, tüm ezilenler ve sömürülenlerin nasıl bir iktidar hedefine yönlendirilebileceği, dolayısıyla insanlığın aynı zamanda kurtuluş umudu olan komünizme, tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin nasıl seferber edileceği gibi bir sorun anlamında bu tanımlama, hareketin bugünkü sorunlarına işaret etmesi bakımından anlamlı. Orada da sormuştum bütün bu ezilenlerin Marksizmi dediğimiz şey, tanımlamaları bir kenara bırakırsak, mesela Bolşevik siyasetin tüm ezilenleri, tüm sömürülenleri, ezilen ulusları, köylüleri, bütün emekçileri proletaryanın iktidar stratejisine yönlendirmesinden ve dolayısıyla tüm bu emekçi, ezilen, sömürülen kitleleri Sovyet iktidarı gibi bir biçim içerisinde toplamasından ne farkı var diye sorduğumda, arkadaşlar aslında bir fark olmadığını söylediler. Böyle ise, bence o zaman böyle özel bir tanımlama veya kategori geliştirmeye gerek yoktur. Çarpıtılmış, dondurulmuş Bolşevik siyaseti, gerçek Bolşevizm sanma gibi bir fikir taşımayalım. Tamam, ara dönemde Bolşevizmin çarpıtıldığı, bilinçlerde çok çarpık hale getirildiği doğru, ama o zaman da bunu gerçek Bolşevizm gibi sunmayalım, gerçek Bolşevizmi bugüne taşıyalım. Elbette Bolşevik hareketi bir şablon gibi bugüne taşımanız zor ve bugüne taşıyalım derken, onu taklit edelim demiyorum; bugünün toplumsal, siyasal, sınıfsal ilişkisi içerisinde üretelim, buna Bolşevik siyasetin 2005’teki üretilmesidir diyelim.

Dolayısıyla, eğer böyle “ezilenler” kavramına ayrı bir içerik vermiyorsak, o zaman eski tanımlamaları kullanalım, bir kriz unsuru olmaktan çıkartalım. Ayrıca illa kullanmak gerekirse, niye ezilenler kavramı yerine halk kavramını kullanmıyoruz? Daha belirgin kriterleri var, hiç olmazsa bilinçlerde en azından bir çağrışımı var. Yapılan tanımlamalar, ezilenlerden de öte, ezilenlerin Marksizmi bir tanımlamayla birleşiyor. Ezilenler bir kısım sınıf ve tabakadan olduğuna göre, bunlar bir yerde toplanabilir mi, bir ideoloji yaratabilirler mi veya ezilenlerin partisi olabilir mi? Haksızlık etmemek için söylemek gerekiyor, ezilenlerin partisinden arkadaşlar hepsini bir partide toplamayı anlamıyorlar, yani bir blok partisi gibi, yani bir stratejide ortaklaştırılmış hareketler gibi algılanmıyor. Ama ezilenler partisi denildiğinde, hele hele devrimci bir önderlik ve parti ihtiyacının günümüz sorunlarında çok temel, önemli bir noktada olduğu koşullarda, “ezilenler partisi” devreye girdiğinde, acaba bu ezilenler partisi aslında özlenen, ihtiyaç duyulan öncü parti mi? sorusunu da beraberinde taşıyabiliyor. Dolayısıyla ben şunu söylemek istiyorum: Teori ve Politika’nın yaptığının, sorunlara işaret bakımından son derece önemsenmesi gerekiyor; ama ötesine geçtiğinde sorunlar başlıyor.

Ben, bir şeyin daha altını çizmek istiyorum: Aslında arkadaşlar, dar bir ideolojik, teorik performansla, birikimle şekillenmiş Türkiye devrimci militan kadrolarına, dünyada Marksizm adına bir dizi akım, bir dizi tartışma olduğunu göstermek bakımından da bence iyi bir iş yaptılar, yani olay bazı tartışmalarla sınırlı değil, dünyada çok farklı şekillerde bu sorun tartışılabiliyor dediler. Ama bu bakımdan yaptıkları, sorunlara işaret etmek bakımından önemli ve ayrıca vurgulamak gerekiyor.

Bu arkadaşların bir yanıyla da perspektiflerinde çok temellere sahip bir konu daha var. Politik Marksizm dedikleri devrimci akımlarla ilişkilenme ve onları sürekli gözetmeyi değiştirilemez bir ilke olarak benimsiyoruz, her hareketimizle devrimci hareketi, yaşayan hareketi ve ilişkilerini önemsiyoruz diyorlar. 10 yıl boyunca teori ile uğraşırken, devrimci bir direnci, kaygıyı ayakta tutmak bile, bence burada çok temel önemdedir. Devrimci hareketle ilişkilenmek önemlidir, çünkü eğer o sigorta olmasaydı, 10 yıl teoriyle uğraşan bu arkadaşlarla ortak bir Marksizmi, komünist hareketin tanımlarını tartışma durumunda olamazdık büyük ihtimalle. Bu nedenle, sorunu bütünsel, ama çok farklı yanlarıyla değerlendirmek gerekiyor. Sanıyorum, bugünün gerçeklerine ve ihtiyaçlarına Teori ve Politika nereden bakıyor sorusuna ikinci konuşmamda değineceğim.

Teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Biz teşekkür ederiz.

Saat 4’ten sonraki oturumumuzda konuk arkadaşlar söz alacak, düşünceleriyle ve panelist arkadaşlara soracakları sorularıyla katkıda bulunacaklar ve daha sonra konuşmacı lara son söz vereceğiz ve panelimizi bu şekilde kapataca ğız.

İbrahim Horoz, gerçektende çok önemli noktalara işaret etti, kısaca bir hatırlatmak istiyorum:

Teori ve Politika’nın çıkış momentinden söz etti ve 1980 sonrası bir yenilgi yaşandığını, bu yenilginin geçmişte kiler gibi aşılmayacağını iddia etti. Teori ve Politika’nın, çıkı şında bu sorunun aşılması için bir başlangıç yaptığını ifade etti. Geleceğe yönelik tespitler yaparken, teorik alandaki ifadelerin, Teori ve Politika’nın değerlendirmelerinin gerçek yaşamda, pratik yaşamda çokta fazla etkili olmadığını, bu nedenle Teori ve Politika’nın 10 yıllık sürecin bu açıdan başarılı bir süreç olmadığını iddia etti.

Özellikle kriz kavramı üzerinde durdu, diğer panelist arkadaşlardan da rica edeceğim bu kavramı geliştirebilirler, Bu kriz tespitine katılıyorlar mı, katılmıyorlar mı veya Teori ve Politika’nın ortaya koyduğu kriz tespitinden ne gibi sonuçlar çıkartıyorlar? Bu sorulara değinmelerini rica edeceğim.

Örneğin, İbrahim Horoz, bir kriz tespitinin olduğunu, ancak bu krizin çözümüne dönük eksik bırakılan yerlerin olduğunu belirtti. Bunun dışında ezilenlerin Marksizm’i söylemine itirazları oldu İbrahim Horoz’un. Bunun aslında Bolşevik siyaset geleneğinin bir parçası olduğunu, dolayısıyla çok ta orijinal olmadığını belirtti.

Kendisine teşekkür ediyoruz ve ben sözü Esra Sarıoğlu’na  bırakıyorum.

 

ESRA SARIOĞLU (Emekçi Hareket Partisi)- Ben de söze krizle başlamak istiyorum: Teori ve Politika’nın yegâne çıkış sebebi Marksizmin krizi idi. Aslında bu sorun son 20-25 senedir çoğu politik çevrede meşrulaşmış bir kriz sorunudur. Teori ve Politika’ya göre Marksizm krizi, toplumların ve kapitalizmin dönüşümünde göstergelerini izleyebileceğimiz bir kriz. Ya kapitalist üretim ilişkilerinin değişmesi, ya da işçi sınıfının segmentasyonu ve onun bileşenlerindeki değişikliklerin Marksizme dair bir krizin ipuçlarını vermekte olduğunu söylüyorlar ki bence bu noktada haklılar, yani son 20-25 yıldır belli dönüşmelerin olduğunu teslim etmeliyiz.

Bu kriz, Teori ve Politika için çok büyük anlam taşıyor. Krizin anlamını ise, Marksizmin, yani kendilerinin bilim, politika ve felsefenin özgün bir bileşimi olarak gördükleri Marksizmin, bütünselliğini yitirmesinde bulduğunu söylüyorlar.

Yani Marksizmin artık özgün bileşkesinin, o üçlünün (bilim, politika ve felsefe) arasında oluşturduğu bütünselliğin yitirilmiş olduğunu söylüyorlar ve asıl olanın bu bütünselliğin yeniden kazandırılması olduğunu söylüyorlar. Fakat biraz önce sizin de söylediğiniz gibi, son sayıdaki giriş yazılarında öyle bir ifade, öyle bir flaş ifade kullanıyorlar ki insan; “kriz nasıl bir şey, acaba gerçekten mistik bir şey mi?” diye düşünüyor. Ne Kapital ile çözülebilecek bir şey, ne de Ekim devrimi ile çözülebilecek bir kriz son sayıda bahsedilen. Bence, burada birazcık sorunun aciliyetine dikkat çekmek için, yani kendi sorumluluklarının altını biraz çizebilmek için böyle yapıyorlar. Ben, onun için kendi kriz tespitlerini mistik bulmuyorum, fakat onların kriz tespitinin şöyle olduğunu düşünüyorum: Toplumsal alanın veya kapitalizmin dönüşümlerine baktığımız zaman, krizin sadece göstergelerini görebiliyoruz, ama krizin asıl temelleri Marksizmin teorik yapısında yatan bir sorun, o da Marksizmin temel kategorilerinin yanlış yorumlanmasıdır. Bugüne kadar bu kategoriler, hep belirli bir aydınlanmacı yorumla sunulmuştur ve Marksizmin politik özneler ya da başka özneler tarafından algılanması ve politik eylemliliğe sunulması sırasında da hep bu aydınlanmacı yorum ile hareket edilmiştir. Marksizmin, işte tam da bu aydınlanmacı yorumundan dolayı bir kriz içine düştüğünü söylüyorlar ve bence bundan sonraki sosyalist deneyimlerde bile böyle bir şey olacağını şu yüzden ifade ediyorlar: Eğer, aydınlanmacı bir Marksizm yorumu ile politika yapmaya devam edersek devrim olsa bile şu andaki  iktidar ilişikleri ikame edilecektir. Belli sorunlardan kurtulamayacağımızı ima etmeye çalışıyorlar. Bir iktidar ikameciliği sorununun altını çizmek amacıyla böyle bir kriz analizi yapıyorlar ve aslen Marksizmin temel kategorilerini o aydınlanmacı yorumundan arındırma harekatına girişmek, yani bu kategorileri yeniden kurmak, belki yaratıcı bir düzeyde yeniden tanımlamak istiyorlar.

Tam da bu yüzden, aslında sabit, tarih dışı, esnemeye izin vermeyen örgütlerden çekilip kendilerine ait bir dergi çevresi yaratıyorlar. Nitekim, burada feyz aldıkları en mühim isim L. Althusser ve bu isim kesinlikle tesadüfi bir isim değil. Yani öyle sanmıyorum ki “ ah evet Althusser’i okuduk, gördük ve aldık” desinler, çünkü kendi pozisyonları ve politik sorularıyla Althusser’in tarihsel figür olarak pozisyonu arasında çok büyük bir paralellik var. Şöyle ki, Althusser 1960’lı yıllarda tam da Marksizmin bir nevi mekanik yorumuna karşı, hareketin gerilemesi sürecinde Marksizmin yeniden yorumlanmasını ve teorik çalışmanın önceliğini vurgulayarak alternatif bir Marksizm yorumu geliştirmişti, tıpkı Teori ve Politika’nın şu anda yapmaya uğraş verdiği gibi.

Tabii ki kriz tespitlerinde belli problemler süregelmekte. Krizi, nihayetinde Marksist kategorilerin aydınlanmacı bir yorumdan arındırılması ve onların yeniden yapılandırılması süreci olarak analiz etmek, kapitalizmin, dünya-tarihsel gelişmelerin ve politik dönüşümlerin analizini fazlasıyla göz ardı etmek, yani ihmal etmenin de ötesinde krizin analizini bunlardan bağımsız yapmak sizi her zaman spekülatif bir eğilime götürür, çünkü sizin kriz verileriniz, yani o kategoriler de zaten tarihsel bir deneyimin sonucunda oluşmuş Marksist kategoriler. Siz, bu kategorileri yeniden yapılandırma iddiasında iseniz, bu dünya-tarihsel dönüşümlerin, mesela Sovyetler’in 1989’da yıkılmasının ya da daha sonra olan bütün bu yeniden yapılandırma projelerinin hepsiyle bir şekilde hesaplaşıp, bunun etrafında yeni Marksist kategoriler yapılandırmanız gerekiyor. Böyle olmadığı sürece, Teori ve Politika spekülatif eğilimlerden muzdarip olma durumunda.

Mesela, ezilenler tanımını ele alalım. Derginin önerdiği yeni politik özne ezilenler. Fakat ezilenlerin yeni politik özne olmasının ve işçi sınıfının yerini almasının sebepleri belli değil. Ezilen olmak apaçık bir deneyimdir deniyor sadece, bir gerekçeye başvurulmadan. Kriz konusunda da böyle bir tespit yapılınca,  Marksist kategorilerin yeniden yapılandırılması ve buna dair bir yorumlama görevi çıkıyor, ve bu durum sizi tabiatıyla politik alandan çıkartıp teorik bir alana kapatan bir şey, yani sizler bir merkezkaç gibi bir alana çekiliyorsunuz, başka bir alandan uzaklaşıyorsunuz.

Bu süreç, Marksizmin tarihsel gelişiminden ya da tarihsel figürlerin evriminden çok farklı. Marx’ın, Lenin’in veyahut Rosa Lüksembourg’un teorik pozisyonları hep Marksizmin pratik eylemi ve pratik sorunları çerçevesinde oluşuyor. Teori ve Politika, bence bunlardan uzak bir pozisyonda duruyor ve o yüzden de konjonktürel bir politika tanımlıyor. Haliyle pratik-politikteki konumları hep destekleyici olma halleriyle vuku buluyor. Her zaman devrimcileri destekliyorlar, yani 1 Mayıs 96’da olsun, ölüm oruçları döneminde olsun, ya da diğer dönemlerde... Ama bu pozisyon, destekleme pozisyonu olmaktan öteye geçmiyor, bu da Teori ve Politika’ya her zaman getirilen bir eleştiri zaten, yani pratik politika ve teori arasındaki bu kadar büyük bir uçurumu kapatamama sorunu.

Teori ve Politika, sadece kriz tespiti yapmakla   kalmıyor, krizin çözümü için Marksist kategorileri yeniden yapılandırmaya çalışıp yeni yeni politik kategoriler öneriyor. Ve Marksizmin bu kategoriler çerçevesinde anlamlandırılması gerektiğini söylüyorlar; dahası bu kategorilerden oluşturulan bir teori çerçevesinde bir pratik politika da öneriyorlar. Sonuçta, siz 10 yıllık bir dergi çıkartıyorsunuz; o sadece teorik alana ait bir şey değil, ondan bir pratik politika da çıkıyor.

Derginin önerdiği yeni Marksist kategorileri biraz tartışmak istiyorum: İlk olarak, kategorik yapılandırmalar yine Althusser’den feyz alınarak yapılıyor. Şöyle ki, bilim ve konjonktür arasında, yani politika olarak adlandırdıkları konjonktür arasında, kategorik bir ayrıştırma yapılıyor. Buna göre, Marksizm alanında, yani bilim, teori ve politika alanındaki bu bileşime baktığımızda, bilim ve konjonktür alanının, birbirleriyle bağlantısı olmayan iki farklı paradigmanın alanı olduğunu görüyoruz. Şöyle ki, bilimin ve politikanın her birinin, soruları, konuştukları dil, gittikleri yön, birbirleriyle çok bağlaşıklığı olabilecek alanlar değil, Teori ve Politika’ya göre. Mesela, kendilerini tarihsel bilim alanında aşırı determinist olarak ifade ediyorlar ve tarihi süreçleri ve tarihin dönüşümünü, dünya-tarihsel gelişimleri, gerçekten sınıfların      determine ettiği, özgürlükten ziyade bir zorunluluk ilişkisi olarak açıklıyorlar, yani üretim ilişkilerinin rolünün, tarihsel evrim üzerindeki en belirleyici, en determine edici rol olduğunu söylüyorlar

Bundan bağımsız olarak bir de konjonktür alanı var, konjonktür alanında ise kendilerini post-Marksist olarak tanımlıyorlar, yani burada görece bir post-Marksist alan var; aşırı Marksistlere göre post-Marksist, post-Marksistlere göre aşırı Marksist bir durum var. Karikatürleştirmek için söylemiyorum bunu. Konjonktür alanı, pratik politika yapılabilecek bir alan, yani politik öznelerin, örgütlerin, partilerin ya da ezilenlerin içinde bulundukları alanın sınırları konjonktür ile çiziliyor. Bu alan da şöyle bir alan: Bizim güncel politik diyebileceğimiz, safi momente dayalı iktidar ilişkilerinin olduğu, güncel sorunların çerçevesinde bilfiil o konjonktürdeki öznelerin ürettikleri politik tutumlar. Konjonktürün önemi, politikayı, içinde bulunulan anın, güncelin veyahut şimdinin tahakkümüne alması ve yapısal ilişkilerin ve bu tarihsel dönüşümlerin ilerleyiş yasalarından bağımsız bir alan olması. Şöyle düşünürsek, burası Althusser’in bilim alanına “öznesiz, ereksiz bir süreç” demesine benziyor. Althusser, tarihin ilerleyişinde nihai bir hedefin oluşumunu reddediyorsa, bu alan da süregelen iktidar mücadelelerinin, direnişlerin, geri çekilmelerin, tekrar bir araya gelmelerin o anın konjonktüründeki belli dönüşümlerin ürünüdür. Bir o kadar da tarih dediğimiz diğer alanın zorunlu akışından bağımsız. Bu ayrım, aynı zamanda Marksizmin temel tartışmalarında, hem felsefi hem de politik eylemlilikleri ile ilgili çeşitli implikasyonlar barındıran çeşitli ayrımlara tekabül ediyor; determinizm-özgürlük, determinizm ve volontarizm gibi.  Derginin ortaya koyduğu bu ayrım oldukça sorunlu.

Marksist bir devrimci özne, tarihin getirdiği birikimiyle ve bilinciyle varolan toplumsal duruma, devrimci bir müdahale yaparak, tarihin gidişatını değiştirme gücünü haiz bir özne... Biz Marksist literatürde böyle tanımlıyoruz. Ama burada bu anlayıştan kopuş var, çünkü özne ve nesnenin diyalektiği, tarihle politikanın ilişkisi yani tarihe politik müdahale, Teori ve Politika’nın tanımları çerçevesinde imha ediliyor. Bu ilişki bir ilişmeme haline dönüşüyor. Kanımca aydınlanma öğretileriyle hesaplaşılırken, burada o öğretileri reddetmek adına başka ikilikler üretiliyor.

Bu bilim-politika ayrımının en önemli sonucu; “11’inci tez”den beri hepimizin bildiği, toplumsal varlıkla toplumsal bilinç arasındaki, yani politik eylemliliğin devrimci bir biçimde tarihi dönüştürebilme gücü, hani tarih, nasıl sınıfların akışıyla ve sınıfsal ilişkilerle belirleniyorsa, tarihin belirlediği bu özneler devrimci mücadele, bir devrimci güç ile tarihin akışını da değiştirme gücüne sahipler. İki yönlü bir ilişkiden bahsediyoruz en kaba tabirle burada, determinizmin ve volontarizmin diyalektiğinden bahsediyoruz. Fakat dergide gerekçelendirmeden, yani çok altı doldurulmamış bir şekilde bu görüş reddediliyor, yani boşluk bırakılıyor tarih ve politika arasında.

İkinci olarak, tarih, bilim alanına kapatıldığı için, tarih biliminin, toplumsal dönüşümlerde ve politika yapma alanındaki etkisi bence bloke ediliyor. Bilim bir şekilde etkisizleştiriliyor; bilim, bilim denilen bir alana hapsediliyor, ve akademide eleştirdiğimiz ya da akademisyenlerde eleştirdiğimiz bir fiildişi kuleciliği eğilimi baş gösteriyor bilimle ilgili. Bu pozisyonu Lenin’le karşılaştıralım. Kendisi Materyalizm ve Ampiriyokritisizm’de biteviye bir noktayı vurguluyor; bilimin insan özgürlüğüne giden yoldaki etkisini. Doğanın gidişatını bilmenin, o bilgiye sahip olmanın, doğanın yasalarını bile bilmenin, insanın toplum ve doğanın karşısında bu bilgiyi kullanabilme gücünün, insanı özgürleştirici kılmasını. Tarih ve politika, zorunluluk ve özgürlük  arasındaki uzaklıktan ziyade aralarındaki diyalektik ve dönüştürücü ilişkiyi vurguluyor Lenin, Teori ve Politika’nın tersine.

Konjonktür alanındaki sorunlara gelirsek, yani şunu anlayabiliyorum; Marksizmin daralmasına, gerilemesine, örgütün daralmasına karşı konjonktür alanı taktiksel genişlemeye müsait, ittifakları çoğalabilen, farklı farklı öznelerin içinde bulunabileceği, sadece sınıfsal öznelerin ayrıcalıklı bir konumda olmadığı, kadınların, etnik azınlıkların ya da dinsel politika yapan çeşitli grupların içine alınabileceği bir alan. Tabii, burada Althusser’cilikten gelen sürekli mücadele, nihai hedefin olmaması durumu ve bu alanın gevşek tanımlanması gibi bir sorun var.

Ben şu soruyu sormak durumunda kalıyorum: Lenin’in reformizm ile mahkum ettiği Bernstein’ın “hareket her şeydir, nihai hedef hiçbir şeydir” mottosundan ayrıştırıcı noktanız nedir? Tarihsel paralellik var bu durumda, aynı saiklerle yola çıkılıyor.  Bernstein, tekelci kapitalizmin büyüdüğü bir çağda, sınıfların niteliklerinin ve segmentasyonlarının değiştiği ve aynı zamanda orta sınıfın genişlediği ve yeni bir kriz döneminde yeni bir politika ihtiyacı olduğu fikrine dayanarak böyle bir kriz reçetesi yazıyor. Teori ve Politika da  yapısal dönüşümlerin izinde Marksizmin krizinden yola çıkarak gevşek ittifaklarla nihai hedefsiz bir politika öneriyor.

Teori ve Politika’nın en önemli konularından biri olan kriz ile de bağlantılı olarak, politik özne sorunu tartışılması gereken bir konu. Politik mücadele kimin öncülüğünde yapılmalı ya da bir öncülük konusu olmalı mı? Ya da dönüşümü yapacak özneler ya da devrimi yaratacak özneler kimler olmalı konusu. Teori ve Politika çok açık bir şekilde ezilenler olarak tanımlıyor politik özneleri. Ve burada işte dediğim gibi, bizim için çok net ve açık diyorlar bu kategori. Ama ben o açıklığa sahip değilim, yani neden ezilenler ve nasıl bir ezilenler kavramından bahsediyoruz? Ben ezilenlerle ilgili bir netlik olduğunu düşünmüyorum. Şimdi, ezilenler esnemeye açık bir kategori, başka özneleri kapsama, ittifak durumları için avantajlı bir pozisyon. Ama nasıl ki konjonktür kavramı belirsizlikten, müphemlikten muzdaripse, bence ezilenler kategorisi de aynı sorunlarla malul bir kategori. Çünkü, ezilenler o kadar esnek bir kategori ki, mesela, siz herhangi bir pozisyonunuzda ezen iken diğerinde ezilensiniz. Bıçak sırtı durumu. Siz 1 Mayıs’a gittiğinizde devletin kolluk güçlerine karşı ezilen pozisyonundasınız, ama evinize gidip çocuğunuzu dövdüğünüzde bir ezen pozisyonundasınız. Ezilenler kategorisinin avantajı bu, farklı farklı iktidar ilişkilerini içine katmayı hedefleyen bir tanım. Bunu anlayabiliyorum, ama bir yanıyla, ezilenler tanımı bu kadar gevşek bırakıldığında, yani her an, her pozisyonda; konjonktür gibi, değişebilen, sonsuz ittifaklar ve sonsuz iktidar mücadeleleri içine giren ve hiçbir zaman nihai bir hedefle sonuçlanmayan bir iktidar mücadelesi sırasında ezenin ezilenin belirsiz olduğu bir durum ne getirir? Bir kere şunu getiriyor; iktidar ilişkilerinin yönsüzlüğünü. İktidar ilişkileri, artık, belli bir coğrafyası ve zemini olmayan bir ilişkiler ağına dönüşüyor. Şöyle ki, devlet gibi bir kurumda somutlanmış bir iktidar ya da direniş odağı yok, ya da öğrenci iseniz YÖK’te somutlanmış bir şey yok, yani iktidarın zemini topluma çok daha yedirilmiş bir durumda, her yere nüfuz eden, yersiz yönsüz bir iktidar.

Bu, aslında çok tutarlı bir şey, çünkü tanımladıkları iktidar alanı o kadar müphem, toplumun her alanına sızmış, öyle ki topluma karşı ve kapitalizme karşı mücadele eden öznelerin bile içine o kadar sinmiş bir iktidar ki, yani bu alanda politik öznelerin de yapabileceği tek şey bu dengeleri bozmak, istikrarsızlık yaratmak olabiliyor, yani sizin elinizde bir kurucu yeti kalmıyor. İktidar belirsiz ve yönsüz , başı sonu yok çünkü. Orman savaşçıları gibi diyorlar Teori ve Politika çevresi politik öznelerine bu yüzden. Sistem karşısında yapabileceğimiz tek şey, hani o kadar iktidar ağlarıyla örülmüş bir sistem var ki orman gibi, bulunduğumuz yerden sisteme çeşitli molotof kokteylleri fırlatmak olabilir.

Bu tanım, bence Marksist ve devrimci öznelerin elindeki en büyük potansiyellerden birini alıyor, hani modernist devrimci öznenin hem yıkıcı, hem yaratıcı gücü vardır ya. Marx bahseder, hem eski sitemi yıkacak hem de yeni toplumu kuracak güçler. Maalesef, iktidarı elinden alınmış, yani dönüştürücü, kurucu, kurtuluşçu, yaratıcı, bir sosyalist düzen kurma yetisine sahip olmayan bir politik özne tanımlamış oluyorsunuz burada. Mesela, bu yüzden Sartre’ı da çok övüyorsunuz, bu da iktidarsızlık yaratmak ve bütün o çoklu ittifakların içinde yer almak, onurlu bir entelektüel olarak hem varolan harekete karşı olmak, hem bir yanıyla aydınlanma özgürleşmesini yermek, ama bir yanıyla da Marksizm ile her zaman dirsek temasında bulunmak fakat kurucu bir politikası olmamak hali.  Marx’ın bir lafı vardır ya; “en kötü mimarı en iyi örümcekten ayıran özellik, mimarın bir şey yapmadan önce plan yapabilmesidir”. Onun tarihten getirdiği birikimi, deneyimi, algılamasıyla geleceğe dair bir kurgusu, hem yıkıcı, hem yaratıcı bir potansiyelinin olması der ki modernist devrimci özneyi tanımlayan budur, derginin tanımlamasında bu politik özne yok. Ben, sizin yeni özne tarifinizin içinde barındırılmadığını düşünüyorum.

 

OTURUM BAŞKANI-Teşekkür ederim

Esra Sarıoğlu, çok önemli noktalara değindi. Teori ve Politika’nın benimsediği kavramların üzerinden, özellikle dikkate değer şeyler söylediğini söyleyebilirim. Ancak ikinci bölümde, benim açmasını istediğim bazı konular olacak. Birincisi, pratik ve teori, politika ve bilim eksenlerindeki Teori ve Politika'nın yapmış olduğu ayrıştırmalara, bir yönden yanıt getirilemiyor. Teori ve Politika, pozitivizm’e karşı bir tutum ortaya koyuyor, ancak bunun eleştirildiği zaman, acaba pozitivizm ile ne gibi bir ilişkiye girilmiş oluyor? Ben bunu merak ediyorum.

Bir de, hem özet bakımından kriz dönemini Marksizm’in çeşitli kategorilerinin yanlış yorumlanması olarak, özellikle aydınlanmacı yorumlanması olarak tanımladı Esra Sarıoğlu. Konuşmasının sonuna doğru, ben eğer yanlış anlamadıysam modernist özne üzerinde durdu, modernizm ile aydınlamacılık arasında nasıl bir ilişki ve aydınlanmacılığı sanıyorum bir yandan eleştirirken modernist öznenin Teori ve Politika’da olmadığını, bu da Teori ve Politika’nın ciddi sorunlarından biri olduğunu ifade etti, buna bir dahaki konuşmanızda açıklık getirirseniz sevinirim.

Sözü Ercan Coşkun’a bırakıyorum.

 

ERCAN COŞKUN (Köz Gazetesi)- Ben, bu toplantılara katılırken, bir yandan da Teori ve Politika’yı anlamaya çalışıyorum, yani Teori ve Politika’nın ne olduğunu, kendini nasıl tarif ettiğini anlamak çabası içindeyim, yani söylenenleri değerlendirirken, bunları öğrenmeye çalışırken Teori ve Politika’ya birtakım sorular da yöneltmeye çalışacağım. Teori ve Politika’dan arkadaşların bu soruların üzerine düşünmesini ve yanıt vermesini isteriz.

Geçen toplantıda söylendiği gibi, muhasebe arayışı ve yapılması önemli bir şey, buna zaten önemsiz demek mümkün değil. Yani 10 yılın sonunda Teori ve Politika’nın muhasebe çıkarması önemli, elbette bu muhasebeyi Teori ve Politika’nın kendisi çıkartacak, ilk çıkıştaki iddialarıyla bugün geldiği noktaya bakacak ve oradan bir muhasebeyi kendi açısından umarız çıkartır.

Ben, başka bir şeyin üzerinde durmak istiyorum. Bu yazıların hepsinde belli bir kavramdan bahsediliyor. Marksizmden, Marksist olmaktan, Marksist bir teorik çekirdek yaratmaktan söz ediliyor. Ancak bir dipnotta karşılaştığımız bir şey var. Ali İhsan Topçu, “10. Yılda Kısa Bir Politika Turu” yazısının 6. dipnotunda şunları söylüyor: “Komünist gelenek, 1993’te kaleme alınan Taslağın sıkça kullandığı bir iç tanımlamadır. Ayrıştırma işleminin ‘komünist’ ve ‘küçük burjuva’ kavramlarıyla yapılmış olması, Taslağın yazarlarının henüz dönemin tartışmalarının etkisi altında olduklarına işaret eder. Teori ve Politika’yla birlikte bu kavramlarla yapılan ayrıştırmaların hızla terk edildiği görülüyor.” Böyle deniyor. Yani başta Teori ve Politika kendisinin Komünist bir gelenekten geldiğini söylüyor, ama bir süre sonra tamamen Marksizmden bahsediliyor. Marksist olmaktan, Marksist teorik-politik bir çekirdek yaratmaktan, genel bir Marksizm alanından bahsediliyor. 10. yıl sayısındaki değerlendirme yazılarında da genel bir Marksizmden söz ediliyor.

Burada iki şeyi birbirinden ayırt etmek gerekir diye düşünüyorum. Marksizm nedir? Komünizm nedir? Marksizmi ne olarak tarif etmek gerekiyor, komünizmi ne olarak tarif etmek gerekiyor? Marksizm dediğiniz zaman, aklımıza gelen şey bizim için bir doktrin, bunun siyaset ayağı var, felsefe ayağı var, ekonomi ayağı var, ama bir doktrini tarif ediyor Marksizm dediğimiz şey. İşte bir kitap Marksist olabilir, bir dergi Marksist olabilir, bir ekonomist Marksist olabilir, bir sosyolog Marksist olabilir. Bu bir doktrinin adı, yani bu bir siyasal tanımlama değil, siyasal bir kavram olarak görmüyoruz Marksizm dediğimiz zaman. Çünkü, hiç siyaset ile uğraşmasa bile veya siyaseten farklı tercihleri olan kişiler de kendilerini Marksist olarak tarif edebilir, yani Marksist bir akademisyenin liberal bir siyasi tercihi olabilir, ama devrimci mücadelenin içinde bir Marksistin de gayet politik olarak komünizm tercihi, komünist bir siyasi mücadeleye kendini adaması söz konusu olabilir.

Peki, o zaman komünizm nedir? Yani Marksizm bir doktrinse komünizm neydi, nasıl ortaya çıktı? Bakıldığı zaman, komünizmin tarihsel bir süreç içerisinde ortaya çıktığını görürüz. Yani sosyalizm diye bahsedilen bir şey var, işte birtakım aydınların kafalarında bir şekilde canlanan, ortaya çıkan bir şey, hatta buna temelde birçok kitap örnek gösterilebilir, Thomas More veya Platon’a kadar, eşitlikçi toplum ütopyalarına kadar geriye doğru götürmek mümkün, ama ne zaman komünizm ortaya çıktı veya ne zaman komünizmden bahsedilmeye başlandı dediğiniz zaman, bu modern çağla birlikte başlayan bir şey, yani işçi sınıfının içerisinde, toplumun en ezilen kesimleri içerisinde bu görüşler, sosyalist görüşler yankı bulduğu zaman ve onların hareketiyle birleştiği zaman bir komünizm tanımı çıkıyor. Marx ve Engels bunu komünizm olarak benimsiyorlar ve onaylıyorlar. Teori ve Politika kendisini Marksist olarak tanımlıyor ama komünist olarak şu an tanımlamıyor, mesela bunu sorgulamak isteriz. Neden? Ama tarihe baktığımız zaman, Marx’ın kendisine veya katıldığı örgütlere baktığımız zaman, bunların kendilerini Marksist olmak üzerinden tarif etmediklerini görürüz. Mesela, ilk katıldığı örgüt, 1847’de Haklılar Birliği diye bir örgütlenme var, bunun ismi Komünistler Birliği olsun, bu örgüt Komünist ismini alsın diyerek o şekilde katıldığını biliyoruz. Enternasyonale baktığımız zaman, Birinci Enternasyonal’den bahsediyorum, kendini Marksist olmak üzerinden tarif eden bir örgütlenme değil, komünist olmak üzerinden tarif eden ve bu bağlamda da kendi içine Blankistleri, Prudoncuları, anarşistleri de bir biçimde alan bir örgütlenme olduğunu görüyoruz.

Lenin’e baktığımızda, Lenin ne zaman komünist bir örgütlenme içinde yer aldı diye baktığımız zaman, 1919’a kadar Lenin’in içinde yer aldığı ve kendini adadığı örgütün komünist olarak tarif edilmediğini, ama Nisan Tezlerinde ilk defa Lenin’in “artık kirli gömleği çıkartıp temiz gömleği giymemiz lazım, komünist ismini almamız lazım” dediğini ve bunun kabul edilmediğini, ancak devrimden sonra bunun kabul edildiğini ve Komünist Enternasyonal ile birlikte bunun sürdürüldüğünü görüyoruz. Bolşevikler, eğer 1917 Nisan’ında bunu da kabul etmiş olsalardı, muzaffer Ekim Devrimi’ne önderlik edecek partinin ismi komünist parti olacaktı.

Şimdi bunları gözettiğimiz zaman, kendini Marksist olarak tarif etmek, Marksizm üzerinden ayırt etmenin de belli bir doktrine göre kendini tarif etmek olduğunu görürüz, yani siz buraya Marksistler dışında kimse giremez diye bir örgüt kurduğunuz zaman, kendinize bir Kur’an-ı Kerim gibi, bir doktrin tarif etmiş olursunuz. Elbette düşünülüp, tartışılıp anlaşılabilecek şeyler var, ama az çok belli birtakım çerçeveler de var, bunların ötesine geçmeniz çok mümkün olmaz.

Benzer bir ayrımı başka bir yerden de söyleyerek geçelim. İbrahim Kaypakkaya’nın da dönemindeki devrimcilerden farklı olarak kurduğu partinin ismi komünisttir, Türkiye Komünist Partisi Marksist Leninist’tir, yani THKP-C ve THKO gibi bir isim almamıştır. O zaman kendisine Marksist Leninist diyenler olduğu halde, o komünist ismini de kurduğu örgüte almıştır. O zaman kendine komünist diyen bir TKP vardı belki, ama onlardan kendisini ayırt ederek bizim de bu ismi almamız gerekir dedi. Şimdi baktığımız zaman, bütün bu örneklerde, Marksizm üzerinden değil komünizm üzerinden bir ayrışma zemini yaratılmaya çalışıldığını görürüz.

Şimdi tekrar I. Enternasyonal’e döndüğümüz zaman, II. Enternasyonal’in de tam tersine kendisini Marksist olmak üzerinden ayırt ettiğini veya kendisince bir Marksizm anlayışı ortaya koyarak, kendisini diğerlerinden ayırt ettiğini görüyoruz. Yani baştan anarşistlere, Blankistlere ve Prudonculara veya kendisini bir şekilde komünizm davasına adayan başka akımlara kapısını kapayarak bu örgütü kurduğunu görüyoruz. Elbette, bu I. Enternasyonal’deki Marksizm anlayışından da belli bir kopuşu içererek ortaya çıkıyor. Bunlardan biri proletarya diktatörlüğü kavramının bırakılması, bir başkası da diğer akımlara komploculuk ve konspiratif örgütlenme eleştirisi getirilmesiydi. Halbuki Marx’ın da içinde olduğu Komünistler Birliği de gayet konspiratif bir örgütlenme idi. II. Enternasyonal bu tür eleştirilerle beraber kendince bir Marksizm tarif etti ve Marksist olmak üzerinden kendisini diğerlerinden ayırt etti ve kendisi zamanında devrimci birtakım dinamiklerden uzaklaştı, bunu da gözlemlemek mümkün.

Biz kendimizi nasıl tarif ederiz? Biz kendimizi, öncelikle Marksist olarak tarif etmiyoruz, biz kendimizi öncelikle komünist olmakla tarif ediyoruz. “Komünist olmak ne, komünizm nedir?” dediğimiz zaman, bir hedef ortaya koyulmaktadır, bir amaç vardır. Bu amaç nedir? Özgür üreticilerin sınıfsız, sınırsız toplumu diye anılan bir komünist toplum ve buna ulaşma hedefi, buna doğru ilerleme hedefi gibi bir hedef önümüze koyuyoruz. Bunun için gereken, bir kapitalizmden komünizme geçiş süreci tanımlanıyor, bu sürecin başlatılabilmesi için bir proletarya diktatörlüğüne ihtiyaç var. Bu proletarya diktatörlüğünün olabilmesi için de, işçi sınıfının siyasallaştırılması ve öz örgütlenmesinin sağlanması gerekiyor. Komünist siyaset dediğimiz zaman da, bunu ortaya çıkartan, bu öz örgütlenmeyi ortaya çıkaran ve siyasallaştırma faaliyetini içeren siyasetten söz ediyoruz.

Burada hareket ettiğimiz nokta ne? Genel bir Marksizm, Leninizm kavramı veya bunun üzerinden kendimizi tarif etmiyoruz, çünkü Marksizm dediğiniz şey geniş bir alan, Leninizmin ne olduğu da o kadar açık seçik belli değil. Biz ilk 4 kongreyi, Komünist Enternasyonal’in ilk 4 kongresinde ifade edilen amaç ve ilkeleri esas alıyoruz kendimize. Bunlar, o zamana kadar gelen komünist hareketin derslerinden süzülmüştür. O güne kadarki siyasal mücadeleyi eleştirel bir değerlendirmeye tâbi tutarak ortaya çıkan derslerdir. Bunların gerisine düşmemek gerekir. Bizim için, bunlar bir kalkış noktasıdır. Komünist bir siyasal harekete önderlik edebilmek için bunların ışığında değerlendirmeler yapmamız lazım.

Bunları kısaca belirttikten sonra, aslında temel bir ayrım noktası var. Tarih konusunda Teori ve Politika’nın bakışı nedir dediğimiz zaman, çok net öznesiz, ereksiz, determinist bir tarih anlayışı karşımıza çıkıyor, yani tarihte öznenin hiçbir rolü yok, tarihin kendisinin birtakım dinamikleri var ve kendiliğinden bir şekilde ilerliyor, ancak özne belli bir anda, sürecin belli bir anında devreye giriyor. Doğrusu bizim böyle bir tarih anlayışımız yok. Bize göre, tarih sınıf mücadelesine göre belirlenen bir süreç, yani sınıf mücadelesinin seyrine göre tarih bir şekilde ortaya çıkıyor. Bu mücadele farklı sınıflar, yani farklı amaçları olan insan toplulukları arasında sürdürülüyor. Tarih dediğimiz şey, amaçlı bir insan faaliyetinden başka bir şey değil, birtakım insanların onları bir araya getiren birtakım amaçları var ve o şekilde hareket ediyorlar ve başka insanların başka amaçları var onlar da o şekilde hareket ediyorlar ve güç dengelerine göre tarih yazılıyor ve ortaya çıkıyor.

İşçi sınıfının buradaki durumu nedir diye baktığımız zaman, işçi sınıfı diye bir sınıf var mıdır? İşçi sınıfı nasıl bir sınıftır veya proletarya dediğimiz şey nedir diye baktığımız zaman, bugün işçilerin cins gibi, ulus gibi, etnik birtakım kökenler gibi veya işçi sınıfının farklı katmanlarında yer almak gibi birçok nedenle birbirinden ayrıldığını, bölündüğünü görüyoruz ve bu bakımdan da bir sınıf oluşturmadıklarını görüyoruz. Sınıf mücadelesine damga vurabilmesi için işçi sınıfının birleştirilmesi, bir araya getirilmesi gibi bir görev var. Bu görevi yerine getirebilmek için de, bir devrimci partiye, bir devrimci önderliğe ihtiyaç var.

Bizim için tarih, müdahale edilmesi gereken bir süreç, bunun kendiliğinden birtakım sonuçları yok, ancak buna müdahale ederseniz belli bir sonuca varır. Mesela, şöyle düşünmüyoruz kesinlikle; yüzde yüz komünizme varılacak! Böyle bir şeyi kesinlikle ortaya koymak mümkün değil. Evet, bu toplumun içinde komünizmin olanakları var, Alman İdeolojisi’nde Marx’ın söylediği gibi, bu toplumun kendi iç ilişkileri içerisinde komünizmin olanakları var. Bir proletarya var ve bunun devrim yapması gibi bir olanak var, ancak bu olanakları gerçeğe dönüştürebilmesi için de bir devrimci partinin rolü devreye giriyor. Yani tarih bir arabaya benzetilecekse bu arabanın gideceği yer çok belli değil, evet hep aynı yöne gidiyor, ama başka bir yöne doğru gitmesi mümkün, farklı yönlere doğru gitmesi mümkün, burada da bir devrimci partinin rolü ortaya çıkıyor.

Ekim Devrimi’ne baktığımız zaman, bunu çok net görebiliriz, Ekim Devrimi’nde bir parantez açılıyor, Bolşevik Parti’nin devreye girmesiyle, sınıf mücadelesine müdahalesi ile birlikte bir parantez açılıyor. Elbette, böyle bir müdahalenin olabilmesi için önceden devrimci bir partinin yaratılmış olması gerekiyordu ve Bolşeviklerin o zamanki diğer birçok akımdan farklı olarak böyle bir partileri vardı ve bu sayede müdahale edebildiler, ama aynı koşullara sahip, aynı nesnel koşullara sahip olmakla birlikte Almanya’da benzer bir nesnel durum yaşandığı halde bir proletarya devrimi ile sonuçlanmadı. Tek eksik Bolşevik Parti gibi bir partinin olmayışıydı, orada bir yenilgi ile sonuçlandı.

Ekim Devrimi niye Sovyetler Birliği’ne dönüştü ve yenildi veya ortadan kalktı diye baktığımız zaman da, bu yine Bolşevik Parti’nin kendi ilkelerini, esaslarını sürdürememesinden kaynaklanan ve özne olarak bu sürece dahil olamamasından kaynaklanan bir durumdur.

Teori ve Politika ise; tarihi halihazırda birtakım öznelere ve bunların mücadelesine göre bir akışa bırakmış durumda. Yani tarih nasıl olsa, ister beğenilsin ister beğenilmesin, nasıl düşünürsek düşünelim, yani “tarih kendisine göre ilerliyor” dediğimiz zaman biz aslında şundan başka bir şey ifade etmiş olmuyoruz: “Biz bu akışa müdahale etmeyeceğiz, bizim bu akışa müdahale etmek gibi bir durumumuz yoktur, olamaz, bu bir şekilde kendi ilkelerine göre ilerliyor.” Böyle dediğiniz zaman, kendinize bir amaç tarif edemezsiniz, kendiniz de bu siyasi hareketlerin peşinde sürüklenmek durumunda kalırsınız, yani tarih birtakım özneler yaratır, siz onların arkasında, kuyruğunda, onların peşinde birtakım şeylerin içinde olursunuz, ama bu duruma müdahale etmeniz mümkün olmaz. Nitekim Teori ve Politika’nın siyasi sorunlara yaklaşımının biz böyle olduğunu düşünüyoruz. Biz, siyaseti gündemimize alırken burada proleter devrimin önünü açacak dinamikler şu şekilde mevcuttur demek üzere alıyoruz. Buna devrimci bir parti bu şekilde müdahale etmelidir demek üzere alıyoruz.

Bu bakımdan Teori ve Politika’nın yeni açılımlar getirdiğini düşünmüyoruz, varolan siyasete alternatif bir siyaset ortaya koymadığını düşünüyoruz. Devrimci hareketin içinde varolan bir yapı olarak, devrimci hareket olarak durumumuz hiç iyi değil, hiç parlak görmüyoruz durumumuzu, ama bir yandan da bu kötü duruma rağmen birilerinin, aslında çok iyi bir şey yapıyorsunuz demelerini veya ortaya koydukları teorik çerçeveyle yaptığımız şeyleri desteklemelerini hiç doğru bulmuyoruz, yani bu bizim önümüzü açma yolunda bir gayret olmadığı anlamına geliyor.

Bizim açımızdan, önemli olan politik ayrımlardır. Marksizm konusunda kendinizi başkalarından ayırt etmeniz sizin için yeterli değildir. Mademki, siyaset sahnesinde ne yapılacağı önemlidir ve mademki siyaset sahnesine müdahale konusunda aynı şeyi yapacağız, o zaman teori konusundaki ayrımların ne anlamı var, ne önemi var.

Biz teorik sorunların, devrimci bir politik duruşu netleştirmek için gündemimize girmesi gerektiğini düşünüyoruz, yani devrimci siyaset için devrimci bir örgüt lazım ve bu devrimci siyasetin nasıl olacağının net bir biçimde çizilebilmesi için teorik sorunlar gündemimize giriyor, doğrusu politika kumanda mevkiini kaybetmemelidir diyenlerin de böyle yapmaları gerektiğini düşünüyoruz.

Teşekkür ediyorum.

 

OTURUM BAŞKANI- Biz teşekkür ederiz.

Ercan Coşkun, Marksizm ve komünizm kavramı ü zerinde durdu: Komünizmin tarihsel bir kavram, Marksizm’in ise komünizmden kopartılmış haliyle bir doktrin olduğunu ifade etti ve Teori ve Politika’yı bu noktada eleştirdi. Israrla geçen konuşmasında da üzerinde durdu, Teori ve Politi kadaki tarih yaklaşımını reddetti. Teori ve Politika’daki ar kadaşlar tarih için “öznesiz, eleksiz bir süreçtir” diyor. Ercan Coşkun ise; “tarihin insan faaliyetlerinden başka bir şey olmadığını, tarih müdahale edilmesi gereken bir süreçtir” diyor.

Kendisine teşekkür ediyoruz ve sözü Mehmet Gü neş’e veriyoruz.

 

MEHMET GÜNEŞ (Bilinç ve Eylem Dergisi)- Ben, kendi gerçek tarihimizden, geçmişimizden yola çıkarak konuya girmek istiyorum. Türkiye’de devrimci hareketin, teori ile ilgili olarak her zaman çok ciddi sorunları olmuş. Bugün de teori alanı ciddi bir boşluğu ifade ediyor. Bununla ilgili bir örnek vermek istiyorum: 1930’larda, 10 yıllık bir devrimci parti yaşamı sonucunda Dr. Hikmet Kıvılcımlı, “teori sorunu bizim partimizde eksiktir veya ne vardır diye bakmak istedim” diyor, “teori olarak birikmiş olan yere bakmak istedim, orayı açtım, gördüm ki o ambarda fareler cirit atıyor, yani fareler düşse kafasını yarar, bomboş bir ambar gördüm” diyor. Oradan bu tarafa bakıldığında, nasıl bir şey görüyoruz? Tabii hiçbir şey yok denemez, ama hala çok bir şey yok o ambarda.. Bir taraftan da, Türkiye’de,  teori adına söylenmedik şey yok. Gerçekte Türkiyeli devrimciler teoriye ilgisiz değiller; çıkan yayınları, yazılan ve çizilenleri ve benzeri materyalleri düşündüğümüzde teoriye ilgisiz olduklarını söylemek zor.

Ancak ayırım yapmadan, orta yerdeki, tüm teorik birikime bakalım. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’yı çıkardığımızda elde kalanlar nedir? Bu coğrafyadaki yüz yıllık sınıf mücadelesinden bize kalan nedir? Teorik olarak mirasımızda ne var ne yok? Bırakalım özgün teorik eserleri, dönemlere ilişkin pratik süreçlerin kronolojik tasniflerinden bile yoksunuz. Kim der ki, Türkiye’de şu eser teorik olarak bize şu dönemin encamını anlatıyor. Yani bu ülkede Marksistlerin geçmişini, geçmişte yaptıklarını, belli dönemlerdeki veya Türkiye devrimci mücadele tarihi ile ilgili, dönemeç noktaları ile ilgili, ve somut bir şey soralım, 12 Eylül ile ilgili burada kim hangi kaynağı önerebilir? Genç bir devrimci adayı, “Şu sürekli söz edilen 12 Eylül nedir, hangi koşulların sonucu, hangi hatalardan dolayı böylesine etkili oldu, bunu öğrenmek için nelere bakmalıyım?” dediğinde, kimin aklına hangi eser geliyor? 12 Eylül’ü en iyi biz tahlil ettik, şu eserimize bakın diyen biri çıkabilir, buna da razıyız ama yok.

Şimdi bu ambara bir şeyler atılıyor, ama nasıl bir şeyler atılıyor onu biraz açalım, Teori ve Politika, ciddi olarak uğraşıyor teori sorunlarıyla. Dünyadaki gelişmeleri izliyor, Marksizm alanındaki tartışmaları izliyor, sadece teorik olarak izlemiyor, aynı zamanda pratik politika alanındaki tüm gelişmeleri de izliyor ve yorumlamaya çalışıyor. Dünyanın neresinde ne oluyorsa, bir gelişme, bir pratik anlamında söylüyorum, yani pratik ve teorik olarak izliyorlar. Teori ve Politika’yı ciddiye almayan birçok eğilim, dünyadaki, gerek teorik gerek pratik gelişmelere aynı oranda duyarlılıktan çok uzak.

Arkadaşların, bazı konularla ilgili görüşleri önemli, teorik tartışmalarla ilgili söylediklerinden çok, hem Türkiye’de, hem dünyadaki gelişmelere Marksist ve devrimci bir konumu temel alarak yaklaşıyorlar. Pratik devrimci gelişmelerle ilgili yazdıkları her konuda ciddi, sorumlu ve yapıcı eleştiriler getiriyorlar. Türkiye’deki devrimci yazını eleştirici bir gözle ama çok dikkatli izliyorlar. Türkiye’deki  devrimci örgütlerin somut politikadaki tavırlarını, alışılmış sol üslubun ötesinde, yetkin bir kapsayıcılıkta ve devrimci bir perspektifle ele alıyorlar. Somut bir seçim dönemine ve devrimci yapıların bu konudaki tavırları veya Kürt sorununa, benzeri pratik sorunlara getirdikleri yaklaşımlar oldukça önemli. Marksist bakış ne ise, Marksizm tartışmalarından kendilerine ne biriktirdilerse, bunun ölçüsü pratiğe bakış ise, pratiğe bakışta devrimci kalabiliyorlar.

Genel olarak teori dendikten sonra akla politika değil pratik sözcüğü gelir, arkadaşlar politikayı yeğlemişler.  Marksizmi de bilim, felsefe ve politika üçlüsünden oluşan bir bütünlük olarak tarif ediyorlar. Çok yanlış bir tanımlama denmez ama eksiktir. Yine Marksizmdeki krizi bu üçlü arasındaki bütünlüğün bozulması olarak anlıyorlar. Marksizm önce teori ve pratik birliği demektir ve bugün bu birliğin kurulması her zamankinden daha önemlidir. Marksizm sorununa veya Marksizmde kriz sorununa, buradan yaklaşmaya çalışalım. Şimdi, belki buna bizim başa aldığımız, teori pratik meselesi, yani bütünsel olmayan, parçalanmış, kopmuş denilen bir şey varsa, bu ikisinin birbirinden kopmasıdır. Arkadaşlar, bu teori ve pratik ilişkisini bir biçimde biraz basitleştiriyorlar gibi. Hiçbir zaman basitleştirilecek bir konu değil. Yani yaşamla düşünce ayrıştığı zaman kriz orada başlar, eğer düşünce yaşamın önünü açmıyorsa orada kriz vardır; anlayamıyorsa, olguları çözemiyorsa, çözümleyemiyorsa orada kriz vardır.

 Bundan öteye,  bilim, felsefe, politika eksenli bir Marksizm tarifi yaparak, bunların arasındaki sorunlardan, kriz meselesine geçmek bizi maddeci zeminlerden öteye saf düşüncenin spekülatif alanına taşır. Bu zeminde ölçü ortadan kalkar, yani sonuçta her şeyin doğruluğu veya yanlışlığı, düşüncede başlar düşüncede biter. Bu saf idealizmdir. İddianız ne ise, bunun bir ölçüsü olması lazım. Bir bütünlük meselesi diyorsak, basit bir biçimde teorinin dönüp pratiği, pratiğin dönüp teoriyi tamamladığı bir şey olarak değil, bütünlüğü, teori ve pratiğin bütünlüğü olarak algılamamız gerekir. Düşüncenin gerçekliği konusunda, sosyal pratik dışında, eğer arkadaşlar başka bir ölçü buluyorsa, onu ortaya koysunlar. Belki matematikte oluyor, sayıların sağlaması gene sayılarla yapılıyor, fikirlerin sağlaması fikirlerle yapılamaz. Fikirlerin fikirlerle doğrulanması, bizi materyalizmden, maddi olandan koparır, bulutların içinde bir yere götürür. Fikirlerin sağlaması fikirlerle yapılmaz, burada sorun var arkadaşların yaklaşımında. Ancak, bunun dışında teori  kendi başına pratiğe daralan bir şey değildir elbette.

Diğer konuşmacılar katıldığım birçok şey söyledi, onları tekrar etmek istemiyorum. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Marksizmin doğuşuna ilişkin değerlendirmeleri genel anlamda Marksizm sorununa yaklaşımda temel olarak alınabilir. Onun dediği şöyle bir şey var: “Marksizm denilen şey, Marx ve Engels diye kahin kafalı iki insanın eseri değil, onların kafasının ürünü olarak da ortaya çıkmadı. Bir biçimde, insanlık o aşamaya gelmişti bilimlerde, felsefede, ekonomi biliminde, iktisatta ve tarih biliminde ve bütün alanlarda yeni bir senteze sıçrayacak birikim zaten oluşmuştu. Bunlar, bu iki insan olmazsa 3 yıl önce başka birileri olabilirdi, 5 yıl sonra başka birileri olabilirdi, ama insanlık o aşamaya bütün teorik, pratik, ekonomik, siyasal, toplumsal, felsefi gelişim düzeyini bir anlamda bir senteze kavuşarak, bir şeyi açacak ve kendi vargılarını bilimsel bir sonuca götürecek düzeye ulaşmıştı. Bu iki insan olmasaydı başkaları olacaktı, 3 yıl önce, 5 yıl sonra, ama mutlaka insanlık bu adımı atacaktı.” Böyle diyor Kıvılcımlı.

 Dolayısıyla, buradan şöyle bir şey yapabiliriz: Tarihsel bir dönemin ürünü, ve Marksizm o tarihsel dönemle hakkını vererek hesaplaşıyor, yani hiçbir şeyi yok saymıyor, kendisinden önce söylenmiş her şeyle hesaplaşıyor ve onlardan belirli sonuçlar çıkartıyor, ancak kendi görüşlerini son hakikatler olarak vazetmiyor. Her türlü kuram oluşup, belirlendiği anda donmuş oluyor, ama yaşam devam ediyor. Dolayısıyla, Marx-Engels de kendi dönemlerinin koşulları ile sınırlı idiler ve ister istemez düşünceleri kul yapısı bir şeydi, ve kendileri de normal insan, biyolojik varlıklar olmaktan öteye doğa üstü bir yetenekleri yoktu, böyle değişmez ve müthiş hakikatler sunacak durumda değillerdi. Kendi dönemlerinin birikimine dayanarak görüşlerini oluşturdular. Marksizm de yaşayan her şey gibi çelişkili ve sancılıdır, mükemmel bir doğum yoktur, mükemmel olan şey zaten bitmiş bir şeydir. Yaşayan her şey gibi doğuşuyla hem sınırlı, hem sancılı ama gelişmeye açık bir öğretidir. Zaten daha sonraki süreç de bunu gösteriyor.

 Şimdi, diyelim arkadaşların veya, dünyanın başka bir yerinde başka birilerinin, Marksizmin krizini oturup araştırma yaparak çözeceği söz konusu değil. Şunu demek istiyorum: belli bir dönemde, yaşamın önümüze getirdiği sorunları çözüp ilerleyebilmek için elimizde varolan veriler, araçlar, ölçekler yetişmiyor; bu durumda sorunları olduğu gibi, yöntem ve araçları da  yeniden ve daha gelişkin biçimiyle tarif etmemiz diye bir sorun var, bu sorun her zaman için olacak, yani eldeki sorun çözüldüğü noktada yeni sorunlar olgunlaşmaya başlayacak. Öyle mükemmel bir çözüm olacak ki, krizi aşıp bitirmiş olacak bir çözüm bulunacak, oradan sonra her şey çözülecek. Böyle bir şey yok. Bir aşamadan sonra başka bir çözümsüzlükle, başka bir sancıyla karşılaşılacak. Yaşamın ve gelişmenin, bundan başka yasası yok. Gelişme diye bir şey varsa, yaşam diye devam eden bir şey varsa, her zaman için sorun olacak, çelişki olacak. Bir dönem için böyle değil de şöyledir, insanlık 3 bin sene, 5 bin sene, atıyorum, dört işlemle  işlerini yürütüyor, ama bugün mühendislik hesapları yapılmazsa, binaların hepsi çöker. Dört işlemle işlerini yapıyor, yani dört işlem yanlış olmuyor, dört işlem aşılmış oluyor. Teorik olarak söylenecek en ileri şeyler de, her zaman için aşılmaya ve daha yetkinleşmeye gebedir. Mutlaka ve mutlaka krizin analiz edilmeye, Marksizmin geliştirilmeye, her şeyden çok Marksizmin böyle bir şeye ihtiyacı var.

 Bugün, dünyada herkes bir tarafa gidiyor, bitti diyorlar, Marksizm de gitti... Fakat Marx yeniden bir aziz haline getirilmeden olmuyor. Öldü denilen ama eskisinden daha bilinmez ve tehlikeli “hayalet” yeniden diriliyor. Bundan dolayı acımasız ve kuralsız saldırı devam ediyor. İdeolojik saldırı devam ediyor. Bir biçimde post modernizm Marksizm de dahil bütün büyük anlatıları yıkarak, bütün büyük ütopyaları, gelecek planlarının hepsini kırarak, bütün dokulara sızarak böyle bir işlev görüyor. Marksizme çok büyük saldırılar bu noktalardan derinleştirilerek sürdürülüyor. Marksizmi bu dönemde savunmak her zamankinden daha önem kazanıyor. Onu zırhların içine sokarak veya şövalyelik yaparak, önüne çıkarak koruyamayız. Bugün Marksizmi koruma işi de onu eleştirmekten geçer, güçlendirme ve geliştirme işi de eleştirmekten geçer. Bu ortamda kriz lafı biraz ister istemez Türkiye’de dinden çıkma gibi de gelebilir, yani sapkın mezhebe doğru gitme gibi de gelebiliyor. Her şeye rağmen girilen yol bir boyutuyla doğrudur. Arkadaşlar açısından geliştirici olacağını düşünüyorum. Fakat şöyle bir durum var, söylediğim gibi, bu kriz sorununa güzel el atmışlar, bir sürü de şey geliştirmişler, ama sonuç olarak bunun çözümü diye bir şey yok. Yani krizin çözümü, düşüncenin düşünceyle doğrulanması olmayacaksa veya bir yerden birilerinin, bütün hakikatleri, yeryüzünün ve gökyüzünün bütün hakikatlerini çözdüm buraya koydum, alın kullanın, diyeceği gibi bir beklenti yoksa, pratiğe dönmek mutlak bir zorunluluktur. Marksizm sınırlarında kalmanın başkaca olanağı yok.

Bu şöyle bir durum: Sorunun evrensel boyutları var, yalnız bizimle ilgili bir şey değil, yani Türkiyelilerle, Türkiye ile ilgili bir şey değil ve sadece teorinin alanında durularak çözülemez. İnsanlığın bugün itildiği gerilikten çıkması belli bir zaman ve bütün alanlarda uzun mevzi savaşlarını zorunlu kılıyor. Teorideki tıkanma, teorik kriz, yaşamdan, bir bütün olarak insanlığın kapitalizm tarafından kuşatılması gerçekliğinden ayrı anlaşılamaz. Tarihsel olarak teorik sıçrayışlar, büyük kitlesel eylemlerle atbaşı veya biri diğerini besleyerek gelişmiştir. Kitlelerin büyük eylemiyle, teorinin sıçrayışları birbirinden koparılamaz, krizleri de böyle anlayabiliriz, çünkü düşüncenin krizi, insanlık tarihinin ileriye doğru gidişinde kırılmalar, geriye dönüşler başladığı andan önce başlıyor ve onlarla derinleşiyor. Öncü sınıflar ve örgütleri o dönemi, bir bütün olarak en doğru biçimde tahlil ederek bütün yapılabilecekleri net olarak görerek yola çıkmıyor, zaten böyle bir şey mümkün de değil. Kitleler kendi önyargılarını yıkıyorlar ve başka bir  tavra açılıyorlar, ve bununla birlikte teorinin de yolunu açıyorlar.

 Biz, eğer söylediğimiz işin mekânında, yani Marksizm denilen maddeci bir mekânda kalarak tartışacaksak, bu teori-pratik ilişkisini es geçemeyiz; burada eksiklikler var. Teori-pratik ilişkisi dediğimiz de nedir? İnsanlar bizim yaşadığımız çağda birtakım sloganlarla yola çıktı, yani insanlık Marksizm ile şunu aldı, yirminci yüzyıl boyunca dünya gericiliğine kök söktürdü. Küçük Vietnamlılar o modern silahlarla donatılmış kocaman Amerikan conilerini ülkelerinden söküp attılar.  Bir halk olarak bu Marksizm denilen şeyi aldılar ellerine ve bir araya gelip koskoca ABD’yi yendiler. Teoriyi maddi bir  güce dönüştürdüler. Dolayısıyla, biz eğer bunun dışında da, fikirler aleminden çıkarsamalar yapmakla yol alacağımızı düşünürsek fena halde yanılırız.

Ne bileyim, çok güzel bir edebiyat eseri, bir tarihte yazılmış, o kuşaklar okumuş, başka coğrafyadan insanlar okumuş, daha sonra başka kuşaklar okumuş, 300 yıl geçmiş yeni kuşaklar da okuyor. Marksizm böyle olamaz, yani oraya konmuş ve buradan sonra devam edecek bir şey olamaz. Bir edebiyat eseri için olabilir, fakat Marksizmi bu biçimde alamayız, böylesi kalıplarda donduramayız. Marksizm veya genel anlamda teori sürekli sancılı bir gelişme haliyle devam edecektir. Yani o ancak sancı içindeki insanlığın önünü her anlamda açtığı ve ileriye götürdüğü, ona hizmet ettiği oranda, yani teori milyonlara mâl olduğunda maddi bir güç haline gelir. Zaten Marksizmin bu özelliklerinden dolayı diğer düşüncelerden ayrılıp bugüne gelişi de böyle bir şey.

Bugün burjuvazinin bir çeşit Marx’a ve Marksistlere de ihtiyacı var. Teoriyle uğraşan Marx, filozof Marx, iktisatçı Marx, tarihçi Marx’a kimsenin fazla bir itirazı yok. Bunların birkaçı birden ve üstelik politikacı Marksisti de, bütün burjuvazi kabul etmeye hazır. Çok büyük adam diyorlar, bir tek şu Marx’a itirazları var, ihtilalci yani iş yapan Marx’a itirazları var. Söylediklerini pratiğe döken Marx’a, yaşamda dövüşen teoriye şiddetli itirazları var. Marksizm de böyle olmuş, onunla silahlanan kitleler Ekim Devrimi yapmış, başka bir yere gitmişler. Şimdi geriye döndüğümüzde, bizim raflara dizeceğimiz bilimsel, felsefi, yeni yeni düşüncelere falan filan ihtiyacımız yok, insanlığın bugünkü sorunlarına çözüm getirecek ve bir adım ileriye götürecek ve yeni dönemi kucaklayacak bir Marksizme ihtiyacımız var. Bu anlamda yaşamın önünü açacak bir Marksizme ihtiyacımız var.

 

OTURUM BAŞKANI- Süremizi dikkatli kullanalım lütfen, Ali Osman senden de bunu rica edeceğim. Konuşmacı arkadaşlar seni çok kışkırtmış olabilirler, ama senin polemiğe girmeni değil sadece özet yapmanı istiyorum.

 

ALİ OSMAN ALAYOĞLU (Teori ve Politika)- Bizim, bugüne kadar ilerleyiş sürecimizin, serüvenimizin dayandığı temel noktaları Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı ortaya koyuyor. Bu taslak, gerektiği zaman, yani buradaki konuşmacı arkadaşların önemle ve dikkatle belirttiği bazı rüzgârlardan etkilenip bazı yerlere savrulduğumuz zamanlarda tekrar kendimizi toparlayabilmemiz için iyi bir tutamak noktası oldu. 1995’in Ocak ayında yayınlanan taslağı düşünürsek, biz 10’uncu yılımızı tamamlamış oluyoruz. Ve biz kendimizi, 10’uncu yılımızda, 10’uncu yıl sayımızdaki ilk yazımızda belirttiğimiz gibi, büyük bir partinin, büyük bir Marksist partinin, ezilenlerin Marksist partisinin teorik-politika ile ilgili çalışmak üzere ayrılmış bir misyonu olarak görüyoruz. İşte bu yüzden, bu büyük partinin içinde olduğunu düşündüğümüz dostlarımız, yoldaşlarımızla beraber 10’uncu yılımızda kendi muhasebemizi yapalım istedik. Sağ olsunlar, hem 10’uncu yıl sayımızda bize dönük eleştirilerini belirten yazılar yazarak, ileride değeri daha iyi anlaşılacak katkılar sundular, hem de İstanbul’daki ve buradaki tartışmalarda eleştirilerini ileterek yine hepimiz için, bu büyük parti için bizce önemli bir katkı sunmuş oldular. Bunun devamının geleceğini düşünüyor ve buna inanıyorum kendi adıma.

Burada, ilk konuşmamda Ali İhsan’ın da uyarısını dikkate alarak, arkadaşların yaptığı genel eleştirilere cevap vermeyeceğim. Konuşmamda, bugüne kadar bizim kendimizden, yani Teori ve Politika’dan neyi anladığımızı, 10 yıldan genel hatlarıyla bizim ne çıkardığımızı elimden geldiğince, dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım.

Yola çıkarken biz şöyle bir saptama yaptık –aslında bu saptamamız içinde bulunduğumuz teorik-politik kolektifin temel varlık sebebidir–: Marksizm, derin ve çok yönlü bir krizin içindedir. Tekrarlıyorum, Marksizm derin ve çok yönlü bir kriz yaşamaktadır. Ana saptamamız buydu. Bugün, 10 yıl sonra görüyoruz ki Marksizmin krizi derinleşerek devam etmektedir. Dolayısıyla bu saptamayı şu anda da geçerli bir saptamamız olarak ele almamız gerekir. Ama belirtmeliyim ki bu kriz Esra arkadaşın açıkladığı şekli ile, sadece bir yönüyle ifade edilmiş olur. Oysa birkaç yönden ifade etmek mümkün bu krizi. Ancak bunun için öncelikle sanırım bizim Marksizm anlayışımızın ne olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Burada aktarılan Marksizm anlayışları ve Marksizmin dile getiriliş şekillerinden de böyle bir gerek olduğu sonucuna vardım.

Biz nasıl bir Marksizm anlıyoruz ve anladığımız Marksizm temelinde nasıl bir kriz tanımlıyoruz, yani şapkamızı önümüze koyup Marksizmin yaşaması için bir şeyler yapmamız gerektiğini düşünmemize neden olan Marksizm tasavvurumuz nedir? Öncelikle, biz bilim, felsefe ve politika üçlüsünden oluşan bütünsel bir Marksizm tanımlaması yapıyoruz, Marksizm diyoruz, “bilim, felsefe ve politika üçlüsünden oluşan bütünsel bir yapıdır”.

Arkadaşlar, bana öyle geliyor ki bu tanım hiç de genel, yaygın söylenen bir Marksizm tanımı değil, Teori ve Politika’nın ısrarla dile getirdiği, özgün olduğunu düşündüğümüz bir Marksizm tanımı. Marksizmin biricikliğini, diğer yapılardan farklı olması anlamına gelecek biricikliğini ortaya çıkarmak, ama ortaya çıkartırken de onu eksikli bırakmamak anlamında da bir uygunluk taşıdığını düşündüğümüz bir Marksizm tanımı. Şöyle ki: Çeşitli başka bütünsel yapılar da vardır anarşizm gibi, ya da bazı İslami bütünsel yapılar gibi... Bu bütünsel yapıların içinde felsefe bulunabilir, politika bulunabilir, ama bu yapılarda, yapıya içkin bir bilim görülmemektedir. Dolayısıyla şunu bilmeliyiz ki, Marksizm açısından bilim temel düzeyde önem taşıyan bir şey. O yüzden Marksizmin bilim ayağı, yani tarih bilimi özel bir önem taşıyor. Marksizm, bilimin temel bir konum işgal ettiği bir şekilde, bilim, felsefe, politika bütünlüğü oluşturduğu için, böyle bir biriciklik yarattığı için ezilen hareketlerinin genel hegemonik üst çatısı olabilme avantajına daha fazla sahiptir diye düşünüyoruz. Bu tanım sayesinde Marksizmi eksikli bir kavrayışla tanımlayıp, mesela bilim ayağından tanımlayıp bir akademik yapı ya da daha ideolojik bir ayaktan tanımlayıp bir doktrin ve benzeri şeklinde anlamamış oluyoruz. Dolayısıyla Marksizmi, bilim, felsefe, politika üçlüsü ile, bir başka deyişle teori, politika, pratik üçlüsü ile bütünsel bir yapı olarak dile getirdiğimiz için bu bütünlüğün parçalanması, dağılması, bir araya gelmesi anlamında bazı sorunları algılamış, düşünmüş, onları dert edinmiş oluyoruz.

Biz, Marksizmi bir de, bilim, felsefe, politika üçlüsüyle tanımladığımız şeklinden ayrı olarak, ontolojik açıdan şöyle bir bütünsel yapı olarak tanımlamamız gerektiğini düşünüyoruz; Marksizm, Marx ve Engels adındaki kanlı-canlı şahıslardan başlayıp, günümüzde dünyanın herhangi bir yerinde bildiri dağıtan herhangi bir militana kadar uzanan bir toplamdır, bir bütünlüktür. Böyle bir Marksizm algılamak, böyle bir Marksizmi sorgulamak, böyle bir Marksizm ile yola çıkmak Marksist olmanın gereğidir diye iddia ediyoruz.

Şimdi, yaptığımız bu Marksizm tanımlarından yola çıkarak düşündüğümüz zaman, Marksizmin derin ve çok boyutlu bir kriz içinde olduğunu söyleyişimiz, bu konudaki ısrarımız biraz daha anlaşılabilir diye düşünüyorum. Marksizm, bilim, felsefe, politika bileşenleri temelinde bir parçalanma yaşıyor şu anda, 10 yıl önce de öyleydi, bugün derinleşerek devam eden bir parçalanma... Elbette Marksizmin krizi temelinde bunun yanı sıra başka unsurlar da var. Marksizmde yaşanan parçalanma aynı zamanda enternasyonal nitelikte bir parçalanmadır. Marksizmde yaşanan parçalanma aynı zamanda hegemonik etkiler yaratan bir Marksist hareketin dünyada bulunmaması anlamında bir parçalanmadır. Yani Marksizmin krizi enternasyonal niteliktedir de... Dünyada hegemonik etkiler yaratan Marksist bir hareketin bulunmaması anlamındadır da... Bilim, felsefe, politika üçlüsünde oluşan yapısının bir tür üst üste gelme, örtüşmesinin gerçekleşmemesi anlamındadır da...

Kısaca, 1917 Devrimi sonrasının, 1920’lerin Sovyetler Birliği gibi, o dönemin dünyası gibi, Üçüncü Enternasyonal’in o parlak yılları gibi bir örtüşmenin, teori ve politikanın ya da teori ve pratiğin illa rasyonalist olması gerekmeyen, “ama oldu işte” denilecek şekilde üst üste geldiği bir örtüşmenin olmadığı bir çağda yaşadığımızı düşünüyoruz.

Şöyle söylenebilir: Marksizmin krizi saptamaları yeni değil ve burada belirtmem gerekir ki Althusser’in kriz saptaması teorik ve politik içeriğiyle halihazırda da çok yerinde. Marksizmin krizde olduğu saptamaları uzun süredir yapılıyor ve Marksizmin krizi de bizce uzun zamandır devam eden bir şey. Tarihi konusunda tartışmak elbette mümkündür.

İşte biz bu nedenlerle şöyle bir şey söyledik: Marksizmin krizi koşullarında güçleri bir merkezde toplamak değil, uygun bir şekilde dağılıma tâbi tutmak yerindedir. Böyle yapmak gerekir, yani Marksizm bir bütünsel yapı ise, bu bütünsel yapının her boyutuyla ayrı ayrı ilgilenecek özneler yaratarak “bu kriz dönemini nasıl aşarız” sorusunu sormak daha uygun olabilir. Bunu dile getirerek ayrı ayrı zamanlarda örgütsel politik alandan koptuk. Ama şunu söylememiz gerekir: Örgütlerimize borcumuz tabii ki sonsuzdur, geçmişte de bugün de... Onlar, geçmişte ve bugün tek tek komünistlerin dünyanın şu halinde yaşayabilmelerini sağlayan kaleler görevini görmektedir. Bu görev, bu işlev, merkezidir, hayatidir, birincildir ve elbette kriz en başta pratik olarak çözülür.

Tekrarlamak istiyorum: Marksizmde bir toplanmanın değil, bir tür dağılımın yaşandığını düşündüğümüz için biz kendimize farklı bir yer tanımladık. Dedik ki, biz teorik-politika olarak adlandırdığımız alanda varolacağız ve orada faaliyet yürüteceğiz. 10 yıl önce dediğimiz tam da bu. İddiamız da şu idi: Türkiye’de, Marksizm için bir teorik-politika misyonunu yaratmaya çalışacağız.

Bugün, yani şu anda burada konuşurken birçok eksiğimizi dile getirecek olmakla beraber, yine de çubuğu biraz kendi lehimize doğru bükeyim. Başarı olarak adını anabileceğimiz, tok sesle “başarımız budur” diyebileceğimiz bir noktayı burada söylemiş olayım. Ardından da bu başarımızın neden başarı olarak görülmesi gerektiğine ilişkin birkaç maddeyi dile getirip konuşmamı bitirmek istiyorum. Türkiye’de, Marksizm için bir teorik-politika misyonu oluşturacaktık ve bugün iddia ile söylüyoruz, bu konuda pek mütevazı değiliz, Teori ve Politika 10’uncu yılın sonunda Marksist bir teorik-politik akım haline gelmiştir. Biz böyle düşünüyoruz. Peki bu nasıl ifade edilebilir, üçüncü şahıslara nasıl ispatlanabilir? Şöyle ifade edilebilir: 10 yıl boyunca Teori ve Politika’da çıkan genel görüşler, ortaya çıkan bakış, teorik-politik yazılar, teorik yazılar ve benzerine ilişkin genel bir izleme ve genel bir özet yapılabilir ve bundan hareketle bazı konulardaki özgün ve temel iddialarımız dile getirilebilir. Ben bu temel iddialarımızı dile getirmeye çalışacağım, nitekim İbrahim Horoz, Esra Sarıoğlu çoğunu söylediler zaten, çoğunu dile getirdiler.

Bizce, Marksizmin birçok temel konusunda özgün bazı sonuçlar çıkardık. Elbette bunlar bitmiş, tamamlanmış, sonu gelmiş, hallolmuş tartışmalar ve sonuçlar değil. Öyle anlaşılmamasını isterim. Tartışılabilir, tartışmaya devam edilmesi gereken, o yüzden zaten burada olduğumuz sonuçlar.

Birincisi şu: Felsefede materyalist kalmanın zorunlu olduğunu dile getirip, felsefede materyalist olmanın nasıl mümkün olacağına dair etraflı, ısrarlı tartışmalar yürüttük. Felsefede materyalist olmak açısından bazı özgün şeyler söylediğimizi de düşünüyoruz. Mesela, felsefe alanının aslen idealizmin alanı olduğunu vurguladık, felsefede materyalist olmanın idealizm alanına çıplak gerçekten ve bilgi düzeyinden devşirilmiş silahlarla akınlar düzenlemeyi gerekli kıldığını, ancak akınlar düzenlenen topraklarda yerleşik hale gelmemeye dikkat etmek gerektiğini söyledik. Yani felsefe topraklarına yerleşirsek, felsefede tutarlı olmakta, bir felsefi sistem kurmakta ısrar edersek zorunlu olarak idealistleşeceğimize vurgu yaptık. Materyalist felsefenin, felsefede hiçbir zaman tutarlı olmadığını, zaten tutarlı olmadığı için materyalist olduğunu vurguladık.

İkincisi şu: Tarih biliminin de içinde olduğu genel olarak tüm bilimlerin epistemolojik alana ait olduğunu söyledik. Bu bizim temel ve merkezi bir önermemiz, zaten ciddi karşı çıkışlar, iddialar ve itirazlar da buradan geliyor. Şöyle dedik aslında biz: Bilim, bilgi dünyasına aittir ve “bilimsel olmayan bir bilgi bilgi değildir”. Peki bu nasıl bir sonuç doğuruyor? Bu, “bilim, bilgi nesneleriyle yapılır, bilgi nesnelerinden yeni bilgi nesneleri üretilir, yani bilginin kıstası bir başka bilgidir, yoksa gerçek dünyadaki bazı başka unsurlar değildir”, demek oluyor. Üstelik, arkadaşların şiddetle karşı çıktığı bu tezlerimizin temel dayanaklarını da Marx’ın dışında birilerinden de almıyoruz, bunu da söylemek lazım.

“Bilimsel olmayan bilgi bilgi değildir” demekle aslında şöyle bir şey söylemiş olduk, ya da bu anlayış bizi şöyle bir şeye götürdü, bilim tanımımızı yaparken şöyle bir şeyde ısrar etmemiz sonucunu doğurdu: Bilim, bilgi nesneleriyle yapılıyorsa eğer, yani köpek kavramı havlamıyorsa (ki isteseniz de havlatamazsanız), yani bilim köpek kavramı ile yapılıyorsa, kavramlar dünyasında olduğunuzu bilerek oluşmuş bilimsel teorik yapının içinde, teorik yapının gerekleriyle bilim yapmak durumundasınız. Bu aslında çok özel bir tartışmadır ve kazandırdıkları çok fazladır. Bilimi epistemolojik alana, bilgi dünyasına yerleştirmemiz, en başta bilim alanında, tarih bilimi alanında tutarlı determinist ve aynı şekilde amasız, fakatsız ve tavizsiz belirleme ilişkisini savunur halde kalmamızı sağlıyor. “Tarih öznesiz ve ereksiz bir süreçtir” sözü de tam buna karşılık gelir. Neye karşılık gelir? Marx ve Engels’in tek yaptıklarının sosyalizmin zorunlu olarak geleceğini göstermek olduğunu söyledikleri zaman yaptıklarına karşılık gelir. Yani aynen Marx ve Engels’in dediği gibi “tarih öznesiz ve ereksiz bir süreçtir” demek olur. Biz, tarihin öznesiz bir süreç olduğu savunusunun zorunlu bir savunu, Marksist bir savunu olduğunu düşünüyoruz, nitekim özne sorunu temelindeki ısrarlı eleştiriler de buradan geliyor. Bugün, Türkiye’de teorik hümanizm ile bulaşık olmayan, determinizmi tümden olmasa da kısmen, parçalı olarak reddetmeyen tek bir Marksist akım yok diyoruz. Özne kategorisini reddedemeyen akımlar zorunlu olarak böyle bir sorunla başbaşa kalacaklardır, hümanist ayartmalara kanacaklardır diye düşünüyoruz.

Bununla bağlantılı olmak üzere üçüncüsü şu: Esra’nın da dediği gibi, bilimi, bilimin alanını, epistemolojik alanı tanımlama şeklimiz zaten doğal olarak politika alanını ayrı bir yerlerde tanımlamamızı getiriyor. Bize göre, politika konjonktürde başlayıp konjonktürde biter, konjonktüre ilişkindir. Bilim ne kadar determinist ise, politika da o kadar olumsaldır, tesadüfidir, politik konjonktürün gereklerine göre yapılır. Yani biz sürecin içindeki bir anı seçip onda politika yapılır diyemiyoruz, çünkü bilim sürece ilişkindir, oysa konjonktürde süreç yoktur, anlar vardır. Yani politika sürecin olmadığı bir anda gerçekleşir diye bir iddia üzerinden, süreç ile an arasına kategorik ayrım koyan bir ikilik üzerinden hareket ediyoruz.

Zaten aslında dördüncü olarak bahsedeceğim saptamamıza da böylece gelmiş oluyoruz, yani süreç ile an, bilim ile politika arasındaki ayrımımızın, bilimden devşirilmiş, bilimin sabote ettiği, bilimin doktrinleştirdiği bir politika ya da politikadan devşirilmiş bilimin determinizmine halel getiren bir bilim anlayışından ayrı, politikanın olumsallığını, bilimin de determinizmini koruyan bir anlayışı savunmanın imkânlarını yarattığını düşünüyoruz.

Bu imkânlar çeşitli sonuçlar ortaya çıkartıyor. Pratik olarak şunları ortaya çıkartıyor: Marksizm içinde güçlü bir nüfuzu bulunan işçicilik ve sosyalizmciliğin karşına, işçici ve sosyalizmci olmayan yeni tür bir Marksizm koymak mümkün hale geliyor, yani ezilenlere genel olarak seslenebilen bir Marksizm, herhangi bir ezilen kesimine konjonktürde ayrıcalıklı konum atfetmeyen bir Marksizm. Öyle bir Marksizm ki, ayrıcalıklı konumu savaşan ezilene, devlete karşı mücadele edene atfeden bir Marksizm.

İşte böylece aslında beşinci maddeye de geçmiş olduk. Bu Marksizm anlayışımız, mücadele ederken ezilenleri ham maddi varlıklarıyla, oldukları gibi tanımak ve ideolojileriyle, her neyseler o olarak bilmek, anlamak ve ezilenler mücadelesinin saflarında öyle yer almak gereğini ortaya koyuyor. Marksizm, ezilenler safındadır. Her şeyden önce Marksistlerin bizzat kendileri de ezilenlerdir, çünkü devlete karşı mücadele ettikleri için politik olarak ezilirler. Ezilenlerin mücadelesini, bu temellerden hareketle öne çıkardık ve bir şiar önerdik: “ezilenler birleşin”. Bu şiarı günümüze ilişkin olarak öne sürdük. Dedik ki, günümüzün şiarı “ezilenler birleşin” olmalı. Ama bu bir tür doktrin değil, bunu ısrarla belirtmek lazım. Günümüz dünyasal konjonktürüne uygun olduğunu düşündüğümüz için şiarımız “ezilenler birleşin” olmalı dedik. Mesela Marx ve Engels’in varolduğu zamanın Avrupa’sının şiarı “dünyanın bütün işçileri birleşin” olabilir, çünkü aktif, dinamik ezilen kitlenin özellikle işçilerin ağırlıklı olduğu ülkelerde işçiler olduğu, aktif direnişleri işçilerin sergilediği açık bir gerçek. Ama mesela, gene Marx ve Engels döneminde aktif direniş gösteren, dinamik köylülerin olduğu da açık. Öyleyse Marx ve Engels’in onlara yaklaşımı konusunda da tartışmamız lazım. Benzer bir şekilde Lenin döneminde, Lenin’in “dünyanın bütün işçileri birleşin”in yanına “ve ezilen halklar”ı eklemesinin tesadüf olduğunu düşünmüyoruz. Çağın gereklerine göre, ezilenlerin belirli bir kısmına “hey sen!” diye seslenmek lazım. Lenin de kendi çağının gereklerine göre bir seslenme biçimi önermiştir.

Bazen öyle bir şey gerçekleşir ki dar bir ezilen kesime sesleniyor gibi olursunuz, “hey proleter!” dersiniz, köyde ağasına karşı direnen köylü de “ben proleterim” diyerek direnebilir. Gerçekte proleter olmasının bir önemi yoktur, seslenmeye cevap veriyor olmasının önemi vardır. Yani bizim ezilenler vurgumuz, “ezilenler birleşin” şiarımız bir tür genel, değişmez, en doğru hitap terimini, toplu seslenmeye uygun kelimeyi bulduk anlamına gelmez. Sadece şu anda konjonktüre uygun olan budur, diyoruz. Mesela “dünyanın bütün kadınları birleşin” sözünün bir dönem yarattığı etkiden daha yaygın ve daha aktif politik etkiyi, daha sonraları ortaya çıkan “dünyanın bütün emekçi kadınları birleşin” şiarı yaratmış olabilir, ki yarattı. Oysa seslendiği kitleyi darlaştırıyor gibi gözükmektedir. Kısaca şuna dikkati çekmek istiyorum, ezilenler vurgusuyla bir tür rasyonel genişletme yapmıyoruz. Dolayısıyla “ezilenler birleşin” sözü bu anlamda Esra’nın dediği tarzda bir tarifsizliğe işaret etmiyor. Ama elbette ezilenler vurgumuz, Marksistlerin her dönemde, her konjonktürde ezilenlerin yanında oldukları, olmaları gerektiği yönündeki aşkın gerçeği de ifade ediyor.

Altıncı bir nokta var, ona da değinmek istiyorum: Biz, politikada devrimci olanla olmayanı ilkesel bir tutumla ayırdık, teorik-politik tavrımız olarak bunu belirtmemiz lazım sanırım. Yani biz sözümona Marksist bir reformcuya İslamcı bir devrimciyi her zaman tercih ederiz, bu konuda hiçbir tereddüdümüz yok. Devlete karşı, emperyalizme karşı mücadele eden, elinde silah olanla eleştiri silahı kullananı nasıl bir tutabiliriz?

Sözlerimi şöyle bitirmek istiyorum: Teorik denilen yazılarımızla politik denilen yazılarımız arasında bizi sevindiren bir bütünlük, bir uyumluluk, bütünleştiricilik olduğunu düşünüyoruz. Bu anlamda, bizim mesela, devrimcilik ve İslam hakkındaki genel teorik düşüncelerimizle, 7. sayımızdaki “Marx’ın Yolu Eyüp Sultan’dan geçer (mi?)” yazısının bir benzerliği, bir uyumu vardır. Bizim, politika konjonktürde yapılır teorik anlayışımızla, dünya konjonktürüne ilişkin 24-25. sayımızdaki 11 Eylül ile ilgili yazılarımız (“Barbarlığın devrimci rolü”, “Devrimciler ve mücahitler”, “Adak”), Filistin’le ilgili 26. sayımızdaki “Filistin, ey Filistin” yazımız ve dosya konusu “Savaş ve Marksizm” olan 30. sayımızdaki yazıların bir benzerliği, bir uyumu vardır. Bizim, genel teorik işçicilik ve sosyalizmcilik eleştirilerimizle, devrimcilik savunumuzla dolayısıyla özne reddimizle, 19-20. sayımızdaki “Garbis Altınoğlu’nun ‘Proleter(ci) Doğrultu’su” yazısı ve Esnaf eylemine karşı olumsuz tavır alanlara eleştiri yönelten 22. sayımızdaki “Ezilenlere düşman bir ‘soL’” yazısının bir benzerliği, bir uyumu vardır. Bizim, devrimciler ve devrimcilik anlayışımızla 21. sayımızdaki 2000 ölüm oruçlarıyla ilgili olan “Bizimkiler” yazımızın, yine aynı sayıdaki “Devrimcilerin canı sağolsun!” yazımızın, 1996 yılındaki ölüm oruçlarına ilişkin 4. sayımızda yer alan “Ölüm orucu üzerine notlar” ve “Ölüm oruçlarının düşündürdükleri” yazılarımızın, 1996 ve 2003 1 Mayıs’ına ilişkin yazdığımız değinme yazılarının (3. sayımızdaki “1 Mayıs’ın ardından birkaç söz” yazısı ile 30. sayımızdaki “Politik kriz ve 1 Mayıs 2003” yazısı) bir uyumu vardır. Bu yazıların devrimcilik konusundaki net tutumumuzu gösteren bir niteliği vardır.

Tabii devrimcilikten de öte, elbette biz tüm bu ayrımları yaparken, devrimcilik ile reformculuk ayrımını aşan bu toprakların Marksizmini yaratmaya ilişkin bir çalışma içinde olduk. Bu konuda da şunu söyleyebilirim, biz bu topraklarda, yani Türkiye’de Marksizm bağlamında Hikmet Kıvılcımlı ile İbrahim Kaypakkaya’nın özel bir yeri olduğunu düşünüyoruz.

 

OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ederim Ali Osman.

Böylece ilk bölümü tamamlamış olduk, arkadaşlar. İ kinci bölümde, panelin başında da belirttiğimiz gibi sözü siz izleyicilerimize bırakacağız, düşüncelerinizle veya panelist arkadaşlara yönelteceğiniz sorularla katkınızı bekliyoruz.

 

 

SEDA AYVAZOĞLU- Aslında, Teori ve Politika’yı çok takip eden biri değilim, ama burada konuşulanlardan çıkardığım kadarıyla biraz eleştirel bakmakta fayda var diye düşünüyo rum.

Tarihe baktığımızda, tarih her zaman için sürece müdahale edenleri yazmıştır. Yani bir yerde bir eylemlilik varsa, bir yerde bir hareket varsa, orayı dönüştürme gücü o öznelerindir. Şimdi, sizin tezlerinize göre “tarihin öznesiz ve e-reksiz bir süreç ve aynı zamanda politika konjonktürde başlayıp konjonktürde biter ve konjonktürde süreç yoktur, anlar vardır”. Bunlar sizin cümleleriniz, “politika sürecin olmadığı anlarda gerçekleşir". Bu bence eleştirilmemi gereken bir nokta, çünkü burada şu soru ortaya çıkıyor: Süreci belirleyen ne, süreci belirleyen kim? Yani politik özne nerde?

Politik özne burada kayıp ve açıkçası o zaman şöyle bir soru geliyor gündeme: Devrimi yapacak olan kim? Yanı devrimci öznenin buradaki rolü ne ve eğer devrimi yapacak özne ortada yoksa ve bu süreç zaten kendiliğinden gelişiyorsa ve bu kendiliğinden gelişim İçerisinde o sürece sizin söylediğiniz gibi anda müdahale yapılacaksa, o süreci belirleyen durumu nasıl analiz ediyorsunuz? Burası muğlak.

Bu anlamıyla, ben burada Marksizm ile ilgili söylediklerinizin yanı sıra Leninizmden uzaklaştığınızı düşünüyorum. Leninizmin, aslında bu örgütlenmeyi gerçekleştiren bir yönünün olduğunu ve zaten Ekim Devrimin! gerçekleştirene de bu Leninist örgütlenme olduğunu düşünüyorum. Yani sonuçta eğer bir devrim yapılacaksa, Marksizm bir dogma değildir. Marksizm bir bilimdir ve bunu siz de söylüyorsunuz. Marksizm’in ışığında, ama devrimin bir örgütlenme ayağının olması gerekiyor, sizin tezlerinizde bu örgütlenme ayağı yok. Örgütlenme ayağı olmadanda bir devrimin gerçekleşebilmesi mümkün değil.

Bu nedenle, diğer panelist arkadaşların eleştirilerindeki süreçlerin, ya kıyısında bulunuyor olmanız, ya da des tekleyici pozisyonda duruyor olmanız sizin aslında tarihsel olarak bir örgütlenmeyi eksik bıraktığınızı gösteriyor. Yani o örgütlenme olmadığı için, sürece müdahale edecek politik özne yok. Şimdi, Marksizmin politik öznesi kimdir? Marksizmin politik öznesi devrimcilerdir. O nedenle, Marksist olmakla devrimci olmak arasında bence bir fark var ve bu farkı yaratanda onun örgütlü olması ve örgütlemesidir. Zaten örgütlü özne tarihe müdahale edebilir ve bu nedenle tarihe müdahale etmeyen de açıkçası devrimci sayılamaz. Kimseye devrimcilik dersi vermek değil niyetim, ama en azından kavramsal düzeyde böyle değerlendiriyorum. O nedenle kişisel olarak almayın, daha ziyade ben teorik ola rak kavramlarla böyle konuşmanın doğru olacağını düşündüm;

Tarih, her zaman için bir şeyleri yapanları yazıyor ve de bir şeyler yapanların, süreci belirleyenlerin, sürece müdahale edenlerin bir şekilde sözü eylemi oluyor. Biz, bu  paneli yaparken dışarıda bir eylem var. Açıkçası benim aklım hep orada ve oraya bir müdahale oldu mu diye düşünüyorum. İstersek eleştirelim. KESK’in geldiği nokta da belli, ama yinede bir eylemin İçerisinde olmak, onu eleştiriyor olmakla birlikte yine de yer alıyor olmak, onu dönüştürmek için müdahale ediyor olmak önemli, diye düşünüyorum. Bu nedenle, böyle bir süreçte, yani sizin tezlerinizde böylesi bir eksiklik var. Devrimci politik öznenin yeri yok, örgütlenmesi yok, onun tarihe müdahale etme ayağı eksik diye düşünüyorum.

İkinci olarakta, işçici ve sosyalizmci olmayan bir Marksizm diyorsunuz. Sosyalizmci olmayanı açıkçası çok anlayabilmiş değilim, ama işçici olmayanı anlıyorum. Çünkü benim de içinde bulunduğum örgüt itibariyle, bizim de işçici kavramına ilişkin eleştirilerimiz var ve bu anlamıyla evet işçici olmayan bir Marksizm. Ama ezilenler diyorsunuz, bu ezilenler de açıkçası çok net değil, ezilenlerin içerisine gi ren, yani bir demokrasi mücadelesi.

Bu demokrasi mücadelesinde Türkiye’ye baktığımızda, en azından somut durumları analiz ettiğimizde Kürt hareketi var, F tipi direnişi var, ölüm oruçları süreci yaşandı. Bir de kadın mücadelesi var. Mesela, sizin en son söylediğiniz “dünyanın bütün işçileri birleşin” denmiş, işte “ezilen halklar birleşin” denmiş. Bu anlamıyla bir ezilen halkların mücadelesi, ulusal kurtuluş mücadelesine değindiniz, kadın hareketinden bahsettiniz, ama en son dediniz ki “emekçi kadınlar birleşin desek iyi olmaz mı”. Benim buna da şerhim var. Sonuçta Marksizm’in ve Feminizmin bir tartışması var yıllardır süren. Marksizm bir bilimdir, bir dogma değildir. Marksizmin, kadın mücadelesine bakışında bazı boş bıraktığı alanlar vardır ve bu anlamıyla, Feminizm bu alanı doldurmuştur. Ben de kendimi şahsen sosyalist feminist olarak tanımlıyorum. Biz de, mesela emekçi kadınlar birleşmesine bir şerh koymuş olalım, çünkü kapitalist sistem sonuçta bütün kadınları eziyor, sadece emekçi diye nitelendirdiğimiz kadınları ezmiyor. Bu anlamıyla, erkek egemenliğinde kadınlar üzerindeki ezme ilişkisini, sadece işçi kadınlarla,  emekçi kadınlarla açıklayamayız. Biz, bütün kadınların ezildiğini düşünüyoruz ve bu anlamda feministiz. Ama Feminizmin de sadece bu düzende açıkçası kadınları kurtarabileceğine inanmıyoruz. Yani elbetteki bir sosyalist dünya projesi, sosyalizm kadınları kurtaracaktır; ama bir feminist mücadeleye de ihtiyaç vardır. Bu anlamıyla, hani ezilenler diyerekten işçi mücadelesi, sınıf mücadelesinin dışında diğerlerini kapsayalım, dışlamayalım dediğiniz noktada, açıkçası feminist mücadele adına da bir eksik olduğunu tespit etmiş oldum. Bunu da bir detay olarak söylemek istedim.

Bunların haricinde, Teori ve Politika’nın pratik ayağı eksik. Süreci belirleyen politik öznelerin, devrimci öznelerin her zaman için örgütlenmesi ve devrimi yapmak için kendi­sini nihai hedefte tasarlaması gerekir. Bizim nihai hedefimiz komünizm, ama sosyalist devrimi yapalım, yani proletarya diktatörlüğünü kurmak durumundayız. Bunu yapacak devrimci öznelerin de, elbette teori olmadan politika yapamayacaklarını biliyoruz. Ama praksis denilen bir kavramda var. Marksizmin gösterdiği ölçüde ve Leninizm'in de bize kılavuzluk ettiği ölçüde, devrimi yapacak özneler bence örgütlenmek durumunda ve örgütlenmek zorundalar.

Teşekkür ederim.

 

SELÇUK KOZAĞAÇLI- Ben, bugünkü konuşma konumuzun kademelerinden söz edeceğim –biraz basitleştirmeyi göze alarak–, aslında çok daha derin konuşanlar oldu. Bence meselemiz iki kademeli konuşulabilir, ben sadece birinci kademede fikrimi söyleyeceğim,  ikinci kademenin ise sadece niteliği hakkında konuşacağım.

Şimdi birinci soru şu: Teori ve Politika’nın yaptığı şey yapılabilir miydi? Yapmak mümkün müdür bunların yaptıklarını? Sadece “imkandan” değil yerindelikten de konuştuğumuz düşünülmelidir. Bunların yaptıklarını yapmak gerekli midir; yaptıkları anlamlı mıdır, meşru mudur? Yaptıkları derken kast ettiğimiz şey, burada kendileri tarafından tarif edilmiş “teorik-politik faaliyet” ve buna izin vermeyecek şekilde tanımlanmış –izin vermeme tehlikesi ile malûl– kalelerden çıkıp, dergi/kolektif etrafında 10 yıldır yaptıkları işi yapmaları…

Bu kademede; ne söylediklerinden çok, yaptıkları anlamlı mıdır, meşru mudur, gerekli midir, ahlaklı mıdır, falan gibi sorular konuşulmalı ve konuşuldu.

 Şüphesiz dar anlamıyla sola ilişkin siyasal ahlaktan söz ediyoruz ama kişiler için de konuşulabilir ve mesela, “yaptıkları ahlaksızcadır” yani aynı anlama gelmek üzere“ gerçek örgütsel ihtiyaçları görmezden gelen bir zaman/insan savurganlığıdır” diyen –belki bir konuşmacı dışında– yok. Aslında TP’cilerin tutumu da buna etki ediyor; devrimcilerin olduğu hemen her yerde veya devrimci etkinliğin olduğu her yerde gözlerini oraya çevirip, neredeyse içerden akıl yürütüyorlar. Akıl vermeden akıl yürütmek son derece mütevazı bir tutum tabii. 10 yıllık ve en kritik zamanlarda bile ihlal edilmemiş tutumlar bunlar, yani çok titizler. Birkaç örnek varoldu, ama en çarpıcısı ölüm oruçları herhalde. Teori ve Politika bu mesele üzerinde akıl yürüttü, ama kimseye akıl vermedi. Kendi aklını devrimcilerin “aklı” yerine koyucu bir hal almadan sürekli gündeminde tuttu. Bence büyük bir başarıdır bu ve direnişin özneleri dışından bunu yapabilen çok azdı, belki yoktu… Tevazu, sosyal yahut siyasal bir şey değil, ya da entelektüel bir şey değil, onun için “tevazu” belki yanlış kelime, bu konuda çok dikkatliler, bu konuda bir tercihleri var. Dolayısıyla bence birinci kademenin sorunu burada çözülüyor. Onlara “entelektüel sapmaları” var demiyoruz. “Siz heretik, sapkın Marksistlersiniz” demiyoruz, diyemiyoruz… Yaptıkları işin böyle bir temeli var, yani gösterdikleri hassasiyet yüzünden diyelim. Demek ki gayriahlaki veya gayrimeşru değil kısaca…

Gerekli midir? Hemen hemen bütün eleştirenler gereksizdir dediler, ama kendileri bir gerek gördüler ve yaptılar, 10 yıl ayakta tuttular; bu da aslında “gereğin” tersten yahut retrospektif olarak olumlanmasıdır. Ayakta kalabildi, onu da söylemek lazım. Politik bir seksiyonu olmadan, örgütü olmadan, pratik politika yapmadan, devrimci pratik içinde olmadan böyle bir teorik faaliyet yapılabilir miydi? Evet cevabının Teori ve Politika etkinliğinden çıktığını tespit etmek istiyorum, evet yapılabilirmiş ki yapıldı, son derecede verimli, zenginleştirici bir çaba idi.

İkinci kademe şu: Bunun üzerinde fazla konuşmayacağım, birinci kademenin sonucuna geri döneceğim sonra. Böyle bir faaliyet yürüttüğünüzde muteber bir Marksizm çıkar mı? Buradan ancak İkinci Enternasyonalcilik, Bernştayncılık –konuşmalarda işaret edildiği için sıralıyorum–, teorik tutuculuk, post Marksistlik, Althussercilik, Maoculuk mu çıkar? Yani ancak bunları mı olursunuz bu yolda gidildiğinde, politik bir seksiyonunuz, bir örgütünüz olmadığında ya da olamadığında buradaki çoğunluğun muteber kabul edeceği bir Marksizm alanı içerisinde kalmaya devam eder misiniz? Bu da ikinci kademe, çok uzun bir konudur, aslında 30 cilttir konuşuluyor bu konu.

Bunu konuşurken de dikkat edilmesi gereken şu herhalde; legal alanda büyük cephe veya platform örgütlenmeleri bulunan kitlesel devrimci çizgiler yahut birçok militanı aktivize edebilen komünist örgütler, “küçükler” için demiyor mu bu gibi şeyler? (Oysa onların etkili örgütleri “olamadığı” için yok öyle tercih edildiği için değil…) “Dar grup onlar, sekt, dergi çevresi, bir avuç, teorik okul vs..” Yani küçükler muteber değil. Göreceli olarak büyükler de birbirlerini muteber kabul etmiyor “reformist, popülist vs.”

Şunu söylemeye çalışıyorum; “büyüklerin” küçükler için yahut birbirleri için kullandıkları argümanlardan farklı argümanlar kullanılmadı konuşma boyunca TP için. O zaman zaten politik özne kabul ettik onları, “küçük” yahut etkili değil diye eleştiriyoruz… Yahut işte demin sıraladığım merkeze göre “sağ veya sol sapmalarla” malûl kabul ediyoruz. Oysa bu yöntem kullanılmaya başlandığı anda TP için ikinci kademeyi zaten inşa etti bile, itibari alan içerisinde kabul ettik ki muteber olup olmadığını sorguluyoruz…”Birbirimize” yaptığımız gibi yani.

Bu sonucun; sorgulayanların amaçları açısından isabetsiz/verimsiz olduğuna inanıyorum, benim ikinci kademe hakkında söyleyebileceğim bir fikrim şimdilik yok.

Teşekkür ederim.

 

İBRAHİM HOROZ- Ben, birinci konuşmamı bitirirken, 10. yıl kapsamında 10 yıllık sürecin değerlendirilmesinden öte, Teori ve Politika’nın da içinde olduğu, bugün gerçek anlamıyla devrimci Marksist hareketin krizinin nasıl aşılabileceği ve bu bakımdan yapılabileceklerin neler olması gerektiği konusunda bazı değerlendirmeler yapıp, belki de tartışmanın bu düzlemde ilerlemesinin daha sağlıklı olacağını söylemiştim. Bu söylenenlerin ışığında, Teori ve Politika'yı da içine katarak, bugün Marksist hareketin krizinin çözümleri ve geleceğe dönük perspektifler, devrimin öznesi konularında bir dizi şey söylenebilir.

Ben arkadaşlarla ilgili, 10. yıl değerlendirmesinde de yer alan çok temel bazı bir iki noktayı özel olarak hatırlatmak istiyorum. Arkadaşların, en azından 10. yıl değerlendirmesinde, “bizi bugünkü durumdan kurtaracak olan ritmi yüksek bir pratik faaliyete girmektir” diye bir tespitleri var.

İkincisi, sık sık görüşlerimize karşılık üretmek ile karşı karşıyayız diye bir değerlendirme de var ve aynı zamanda 10. yıl bir muhasebe yılıdır diyorlar. Diğer şeyler bir kenara, bunlar bile Teori ve Politika’daki arkadaşların, aslında Marksist hareketin içinde bulunduğu sorunlara, tabloya müdahale bakımından bir etken olmaları gerektiği sonucu çıkar, ama sorun salt Teori ve Politika çevresi üzerinden tartışıldığında, bunun aslında çok da yararlı bir sonuç yaratacağını düşünmüyorum. Geçen İstanbul toplantısında da söylemiştim, konuşmalarda hep şöyle bir yere takılıyorum. Genel bir kanaat var, zaten Teori ve Politika’daki arkadaşlar da bunu kabul ediyorlar, “biz teoriyle uğraşıyoruz, pek politik faaliyetin içerisinde değiliz” diyorlar, diğer arkadaşlar bunun karşısında “evet böylesiniz ve bunu bir an önce aşın” diyor. Peki, bu aşılmanın karşılığı ne? Yani teoriyle uğraşmaktan uzaklaşın mı deniyor ya da teoriyle bu kadar uğraşmaya devam edin, ama biraz da pratik yapın, pratik politikanın içerisine girin mi deniyor? Dolayısıyla o aradaki halkayı kaldırın gibi bir değerlendirme var. Aslında tabloyu bir ölçüde öyle değerlendirmek mümkün. Peki, ama Teori ve Politika’ya akıl öğretmek ve onları tutarlılığa sürüklemek gibi bir derdimiz, bir sorunumuz yoksa, bizim misyonumuz, yani krizi anlayan, aşma gücü, yeteneği, enerjisi olan devrimciler, komünistler olarak sorun bu değilse, o zaman aslında sorun nedir? Teori ve Politika’nın, kendi teorik çerçevesiyle politika ile uğraşmasının ve politikanın içerisine girmesinin, aslında bugünkü tabloda bir sıçrama yaratmayacağı açık. Çok dağınık ve parçalı halde bulunan devrimci hareketin her bir öznesi, teorik alanda, pratik alanda, örgüt alanında bir dizi iş yapıyor ve bunun içerisinde bütünsel görevler tanımlayan parti olarak kendini ifade edenler de var. Teori ve Politika gibi biz sadece teori alanıyla uğraşacağız ve asıl misyon budur diyenler de var. Bütün bunları kesen ve bütün bunları içinde barındıran, belki de hareketin şu anki kriz tablosunu aşacak bir görev tanımlaması yapmak gerekiyor. Dolayısıyla sadece Teori ve Politika’daki arkadaşların derdine derman aramaktan ziyade, bu topraklardaki, hatta dünyadaki komünistlerin, devrimcilerin derdine derman olacak bir şey üzerinden kafa yormak, süreci belki de böyle tartışmak, sorunları biraz böyle almak, daha anlamlı bir yol almamız sonucu yaratabilir diye düşünüyorum.

Birinci bölümde dikkat çekmek istediğim bir nokta daha vardı. Şimdi, arkadaşlar değerlendirme yaparken sürekli bütünlüğü bilim, felsefe ve politik alanları olarak tanımlıyorlar, bunun parçalanmış ve dağılmış olduğunu, krizi yaratanın bu olduğunu, dolayısıyla kendilerinin bunları yeniden bütünsel bir ifadeye kazandırmak istediklerini söylüyorlar. Marksist hareketin krizi üzerinden bir dönem Lenin’in yaptığı bir değerlendirme var. “Marksizmin krizi” diye bir tespit yapıyor, ama buradan bakarken, mesela şöyle kategorileri ele alıyor, diyor ki “Marksizmin üç bileşeni ve üç öğesi var, yani sınıf mücadelesi alanı, felsefe alanı ve ekonomi politika alanı var, bu alandaki revizyonlar, bu anlamda kafa karışıklıkları, aslında Marksizmin krizini yaratıyor”. Niye bu üç kategori üzerinden gidilmiyor da yeni tanımlara gereksinim duyuluyor, krizin açıklanması ve giderilmesi konusu, ekonomi politik, sınıf mücadelesi, tarih anlayışı ve felsefe anlayışından giderek, bu alandaki bütünsellik veya parçalanmışlıkla sorun izah edilip buradan gitmekten ziyade, farklı kategoriler belirleyip, birbirleri arasında da son derece kalın duvarlar örmeye, kategorilerin içerisinde yol alınmaya çalışılıyor? Bunun yöntem olarak yanlışlığı bir kenara, ben şöyle bir sonuç da yarattığını düşünüyorum: Kavram kargaşası. Bir kısım konuşmalarda da söylendi, yeni kavramlar sıkıştırma çabası içerisinde, anlatmak istenileni bile anlaşılamaz hale getiren bir terminoloji karışıklığı var.  Teori ve Politika’dan arkadaşlarımızın bunun üzerinde düşünmelerini gerçekten tavsiye ederim, çünkü dertlerini, kaygılarını, hareketin gerçek sorunlarını devrimcilere en azından anlatmak gibi bir dertleri var; bunun kavranılmasını istiyorlar, bunun için enerji harcıyorlar ve çaba sarf ediyorlar. Devrimcilerin kendi anlayabileceği terminoloji ve kavramlar var. Tabii buradan hareketle şöyle bir sorun varsa ve tüm bu devrimcilerin de üzerine oturduğu kavramlar ve kategoriler zaten işe yaramaz durumda ve bu bakımdan buradan giderek yol alınmaz deniyorsa o zaman sorun başkadır. Değişik değerlendirmelerden öyle demediklerini de biliyoruz. Arkadaşlar, kendilerinin Marksist kimliklerini özel olarak vurgularken, en azından Marksizmin bu temel kategorilerini benimsediklerini, bunun kendileri için tartışılmayacağını, en fazlası bugünün ihtiyaçları üzerinden biraz güncelleştirmeyle yaşama uygulanacağını söylüyorlar.

Bir noktaya daha işaret etmek istiyorum: Şimdi bilim, felsefe ve politika ayrımı o kadar kategorik ki, mesela politika alanını arkadaşlar şöyle tanımlıyorlar: “Politika konjonktür ile başlar konjonktür ile biter.” Devrimci, Marksist, komünist politikayı diyelim, buna indirgemenin, politikayı böyle tanımlamanın son derece sakıncalı sonuçlar yarattığını düşünüyorum. Politikanın, hiç de bilimden ayrı bir kategori olarak değerlendirilmeyeceğinin en önemli göstergesi şudur: Marksist hareketin, teorik bütünlüğü içerisinde politika temel bir yere sahiptir, örneğin, taktik ilkeler alanı vardır, yani bu taktik ilkelerin şu konjonktürle bu konjonktürle doğrudan ilgisi yoktur. Örneğin, komünist hareketin parlamentarizm konusunda bir tutumu vardır, bu hiç teorik bir sorun değildir, bu hiç stratejik sorun değildir, ama taktik ilkeler alanına giren bir sorundur. Peki, Almanya’da parlamentarizme karşı tutumla Türkiye’de veya Arjantin’deki tutum farklı olabilir mi? Bence ayrılamaz, dolayısıyla  bu anlamda bilimseldir ve tarihsel deneyimlerinden soyutlanmış bir değere sahiptir. Buna başka taktik ilkeler ve taktik tutumlardan da örnek verilebilir, yani politikanın hiç de konjonktürle başlayıp konjonktürle bitmediğini, onun kendisinin de bilimsel, bu anlamda ilkesel kalkış noktaları olduğunu, bunu yok saymanın olanaklı olmadığını gösterir. Eğer politikayı bu bilimsel düzlemden koparır ve “konjonktür”le ilgili bir sorun olarak görürseniz, bunun politikada, pragmatizmden reformizme kadar bir dizi siyasal sonuçları olabilir. Benim politikada hiçbir kıstasım yoktur, şu politik gelişmede şöyle davranıyorum, böyle dediğim için böyledir, hiç kanıtlamaya da ihtiyacım yoktur, çünkü bu konjonktür bunu gerektiriyor gibi bir ilkesizliği ve keyfiliği beraberinde getirir. O zaman, referanslarından uzaklaşır ve dolayısıyla, ne dediysem doğrudur, ben dedim oldu gibi bir sonuca gidebilir.

Başka bir açıdan bakarsak, konjonktürden bakarsak, konjonktürün son derece reformist bir tarzda yorumunun da hiç kimseye hesabının verilmesi mümkün değildir, çünkü konjonktür böyle diyor. Oysa arkadaşlar; Marksist hareketin 80 yıllık sürecine baktığımızda, en temel sorun, belki de Marksizmin krizinin ana kalkış noktalarından biri budur, bu bakıştır; yani konjonktürel tutumların teorileştirilmesi, teori bunu gerektiriyor diyerek güncel, pratik, teorik tutumların meşrulaştırılmasıdır. Dolayısıyla, Marksizmin temel ilkesel kalkış noktalarından uzaklaşarak, Marksizmin bozulması ve dolayısıyla temellerinin ortadan kaldırılması, politikaya bu tür konjonktürel bakmayla ilgilidir. Sorunun bu bakımdan son derece ciddi bir şekilde ele alınması gerektiği kanısındayım.

Şimdi, aslında bugün gerekli olan nedir? Hareketin görevlerinin bütünlüğü içinde, tek tek temel sorunlarda yol almak, gerçekten teorik krizleri aşacak bir teorik düzey sağlamaktır, bir stratejik bakış yakalamaktır, sınıf hareketi cephesinden müdahalelerde bulunmak, örgütsel politik bir özne yaratmaktır. Bu sanıyorum hiçbir Marksistin, hiçbir komünistin reddedebileceğini bir boyut değildir. Dolayısıyla, bence eğer dert buysa, krize çözüm bulmaksa ve bugünkü grupların, partilerin, öznelerin kendisi krizi çözmede devrimci bir özne rolü oynayamıyorlarsa, bütün gayretlerine rağmen burada başarılı olamıyorlarsa, bu grupları aşan yeni bir özneye ihtiyaç var demektir. Bence de temel sorun bu, dolayısıyla bu gruplar tek başlarına bu süreci aşamazlar ve bu krizin üstesinden gelemezler. O zaman sorun, bence ne Teori ve Politika’nın sorunudur, ne şunun ne bunun sorunudur; sorun bir anlamda geneldir. Bu anlamda bakarsak, ortada bir cenaze vardır, cenazeyi oradan buradan tırtıklamanın bir anlamı yoktur, bu cenazeye omuz vererek herkesin kaldırması gerekir.

Bütünsel bakımdan bakıldığında, teorik sorunların çözülmesine ihtiyacımız var mı, teorik bakımdan kendimizi yenilemeye ihtiyacımız var mı? Evet.

Peki, teorik bakımdan yenilenmeye, herkes kendi tercihine ve yönelişine uygun olarak ayrı kulvarlar belirlemekten ziyade, Marksizm temelinde, komünizm temelinde kalanların teorik bakımdan söyleyebilecek sözleri, kristalize edebileceği ve planlayabileceği bir sürecin başlatılması niye bizim temel bir gündemimiz değildir? Başka boyutu da vardır sorunun, bizim sadece teoriye ihtiyacımız yok. Aynı zamanda, gerçekten de bir komünist, Marksist hareketin, –ki bu konuda bence Teori ve Politika’daki arkadaşlarımızın vurguları sorunun bu boyutunu son derece karartıcı niteliktedir– sınıf hareketiyle ilişkilenmesi, ona devrimci müdahale gayreti içinde olması gerekir. Bir komünist hareket, sınıf kimliğinden bağımsız düşünülemez, en azından Marksist isek, Marksizmin çıkışında, gelişiminde, bugününde sorunlara komünist olarak bakacaksak, komünizmin, Marksist komünizmin temelinde her durumda proletarya temel bir yere sahiptir; bu anlamda tarihsel öznedir ve sınıfa devrimci rolünü oynatacak olan devrimci bir parti ve örgütler sınıf hareketiyle devrimci etkileşim zemininde işlevli hale gelebilir, rolünü oynayabilir. Her halükarda sınıfı, sınıf hareketini devrimcileştirmek gibi bir sorunumuz var, dolayısıyla bölük pörçük ve birbirlerinden habersiz, hatta birbirlerinin aynısı uğraşları birleştirmenin sorunlarını tartışmıyoruz? Yapılanların, söylenenlerin hiçbirisinin palavra olmadığı kesin; ama asıl bence bir partiye varacaksak, bu bir devrimci parti olacaksa, gerçekten de bugünü aşacak bir önderlikse istenilen, bu süreç, mutlaka bütünsel planlı bir süreç olarak işletilmelidir. Böyle bütünsel planlı bir süreci işletmek de, tek tek grupların, öznelerin kapasitesini aşar. Bu gerçeği kabul ederek buradan yol almanın çok daha temel önem taşıdığı kanısındayım.

Bir başka sorun ise, gerçeklerden kopmayacaksak, burada eğer bir Marksist devrimci hareket şekillenecekse, içinde bulunduğu dünyanın, bu anlamda konjonktürün geleceği belirleyecek siyasal eğilimlerinden kopuk bir konumlanma düşünülemez. Bu bölge, içinde yaşadığımız bölge, emperyalist yeniden paylaşımın merkezi ve sınırların her halükarda yeniden çizildiği, yeniden çizilmeye hazır olduğu bir atmosfer var. Tüm dünya kaynıyor, bu bölgede, yani dünyadan kastettiğimiz, bir tarafta Iraklılar var, bir tarafta Afganistanlılar var, bir tarafta Kürdistanlılar var, bir tarafta Kafkasyalılar var. “Kadife devrimi” dedikleri politik gelişmeler oluyor… Burada kristalize olabilecek, belki de önümüzü açabilecek, teori sorunlarını bile daha işlevli yerine getirmemizi sağlayacak şekilde politik sorunlarda ortak dil, ortak bir kavrayış yaratılamadan bir yol alınamaz.

Burada da şöyle bir değerlendirme yapılabilir: Bugün dünyada da, bu topraklarda da devrimci bir sınıf hareketi yok, sınıf o anlamda kendiliğinden bir hareket olarak, kendini çok özne olarak ortaya koymuş değil, bir 1989 bahar eylemlilikleri gibi bir tablo yok. Bir taraftan da biz şunu biliyoruz: sınıf eğer devrimci özneden kopuk bir yapıdaysa, birbirlerini bularak organik bir ilişki içerisine girmemişse, etkileşime girmemişse, olabilir ki 10 yıl, 20 yıl durum böyle görünebilir. Görünüşte bir hareketsizlik var, ama aslında son derece kaynayan bir dinamiğin olduğunu söylemek gerekiyor ve bu dinamiğin nerede nasıl patlayabileceğini kestirmemiz mümkün değildir. Bunu tarihsel örneklerden de biliyoruz. Öncesinde, 15-16 Haziran’ın olabileceğini biri söyleseydi belki inanmazdık. Bir başka örnek, Lenin’in Şubat devriminden bir ay önce ömrümüz devrim görmeye yetmeyecek demesidir. Bugünkü görüntüden hareketle temel dinamikleri değerlendirmek ve oradan yol almak, bunun üzerinden, yoğun bir strateji, program değerlendirmesi yapmak doğru değil.

Teorik sorunlara el atmak bizim için neden gereklidir? Emperyalizm konusunda bugün akıl almaz bir sürü teori var. Emperyalizmin yeni bir aşamaya geçtiğinden, emperyalizm denen bir şeyin olmadığından bolca söz ediliyor. Bu söylenenler bir yana, biliyoruz ki gerçekten de Lenin dönemindeki emperyalizmin, Lenin’in, Bukharin’in emperyalizm konusundaki ciddi analizleri ve değerlendirmelerinin ötesinde, onu komünist ve Marksist zeminden alarak değerlendiren ciddi bir ürün ortada yok. Emperyalizm anlayışının üretimi dendiğinde, değerlendirilmesi gereken, en azından 90 yıllık bir süreç var. Bu 90 yıl, gerçekten de kapitalist, emperyalist sisteme neler getirdi ve bu bizim teorimize ne katıyor, nasıl zenginleştirebiliriz konusu önemli bir teorik alandır. Başka bir alandan bakarsak, yani bu toprakların devrimcileri, teori söz konusu olduğunda, hep işte Çin Devrimini mi bu ülkeye adapte edebiliriz, Rus Devrimini mi bu ülkeye adapte edebiliriz, Küba Devrimini mi buraya adapte edebiliriz gibi baktı. Marksizmin doğrudan bu topraklarda üretilmesi, yani Misak-ı Milli sınırlarının ötesinde, bu bölgede sınıf ilişkilerinin, toplumsal ilişkilerin, hatta şûralar vb. gibi yönetim geleneklerinin üzerinden üretilmesi, buna uygun strateji, örgütlenme biçimlerinin ortaya konulması hala başarılabilmiş değil. Herkes herhalde şunu kabul edebilir: Bugünkü Marksistler mevcut dilleri ve söylemleriyle kendilerini işçi sınıfına anlatamıyorlar; hepimiz bunun içerisindeyiz, yani bu bakımdan kimseye ahkâm kesmeye gerek yoktur.

Anlatılamamasının en temel nedenleri arasında, bence teorinin evrensel kalkış noktalarının bu toprakların dinamikleri üzerinde üretilememesi vardır. Bizim bakışımızı hep Avrupa merkezli düşünce akımları belirlemiştir. Bizim, eğer teorimiz geliştirilecekse, ilerletilecekse, bence bunun geliştirilme yeri Althusser değildir, bir başka Avrupa Marksisti değildir, çünkü onların hareket noktalarını, kategorileri biliyoruz; İkinci Enternasyonal döneminden de biliyoruz, bugün de biliyoruz, bu teoriler devrimci pratiğin önünü hiç de açmıyor. Dolayısıyla, teori, devrimci dinamiğin ve sınıf mücadelesinin gerilimli alanlarında üretilmek zorundadır. Teori onun sıcaklığını hissetmek onun ihtiyaçlarını yanıtlamak durumundadır. Bence sorunlarımıza bu çerçeveden bakıp çözümler üretebiliriz. Yani biraz dağınık da olsa söylediğim şey, bugün herkesin kendine göre bir teorik kavrayışı vardır, bu teori kavrayışını gökyüzünden yeryüzüne indirmek, herkes teorik kavrayışını pratikte sınamakla yükümlüdür. Ortak bakımdan yapılacakları bir kenara bırakıyorum, ama teorik kavrayışımızı gerçekten de yaşamın içerisinde sınamak ve bunu da test etmek zorundayız; yoksa teori sorunu kavramlar, kategoriler tartışması olarak kısırlaşmaktan kurtulamaz; teorik sorunlara böyle bakıldığı sürece de, sorunlara çözüm üretmenin pek olanaklı olmadığı kanısındayım.

Dolayısıyla ve sonuç olarak, Teori ve Politika’daki arkadaşlar da dahil olmak üzere, bu topraklarda devrimci krizi anlayan ve buna karşı savaşma yeteneğinde olan, becerisinde olanların yapması gereken iş, tek tek şu grubun bu çevrenin sorunlarına çözüm üretmek değil, toplam hareketi kesecek çözümler üzerine yoğunlaşmaktır, bunun zeminlerini döşemektir.

 

OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ediyoruz İbrahim Horoz’a ve sözü sana veriyorum Esra.

 

ESRA SARIOĞLU- Ben çok fazla konuşmak istemiyorum, sadece bir iki noktaya değineceğim.

Genel olarak, Teori ve Politika’ya dair eleştirilerimi, ben iki hatta açıkladım. Kendi bulundukları durum ve teori ile politika arasında mesafe, ama sadece bu değil, bir de Teori ve Politika, elindeki 37 sayılık birikmiş bir bilgi, teorik ve kategorik teçhizat var. Bu teçhizatla bir politika yapmaya başladığında nasıl bir politika yapacak? Bu kitaplardan çıkan bir politika nasıl bir politika olur diye düşündüm. Hani benim asıl eleştirim o yöne doğru idi. Sadece onların şu andaki, somut konjonktürdeki politik duruşlarına dair bir eleştiri değil, bu eleştirinin bir kısmıydı, ama bir yanıyla da Teori ve Politika bu birikimiyle, bu önermeleriyle, bu öncülleriyle politika yaparsa o politikanın nasıl sorunlardan muzdarip olabileceğine dair birkaç şey söylemiştim. Bu tartışmalara, tabii onlar şunlarla mı mamul ediliyor, şunlar bununla mı... Ama zaten bunlar, Türkiye’deki bütün örgütlerin birbirine söylediği şeyler diyerek yaklaşmak, bu tartışmayı yapmaktan kaçınmak, politik bir mevzuuyu tartışmaktan kaçınmaktır.

En önemli şeylerden biri, önerdikleri hem devrimci eylem, devrimci özne ya da devrimin olma tarzı ve politik faaliyet, konjonktür alanı ile ilgili Derginin, devrimci öznenin potansiyellerini elinden alan, yani onun dönüştürücü, devrimi yaratıcı ve aynı zamanda sadece kapitalizmi yıkıcı değil, ama buna karşı bir kurtuluş, dönüştürücü bir sosyalist proje ile gelmesini sağlayan bir devrimci gücün önünü kesen, onun potansiyellerini zayıflatan bir özne tarifi yaptığını düşünüyorum.

Tam da bu noktada sizin dediğiniz şeyi de biraz açayım, hani bu aydınlanma, modernist özne filan meselelerini. Tabii ki ben aydınlanmacı bir özneyi, yani öznenin eylemliliğinin ve dönüşümünün bütün motivasyonunun akla dayanması fikrini reddediyorum. Öznenin eylemliliği pratikte tanımlanmış bir öznelik, yani tam anlamıyla bir praksis aslında. Aydınlanmanın dediği rasyonellik ve zihinsel dönüşümünden ziyade, içine doğmuş bulunduğumuz sınıfsal, etnik, cinsiyet belirlenimleri ve tarihten gelen bir bilgi var. Özneyi tanımlayan faaliyet, bunların ilişkisi. Onun eylemliliğiyle, bir anlamıyla da tarihinden getirdiği birikimle bu birikimi ve deneyimi taşıyıp yontarak, tarihe müdahale edişi var. Bu anlamda, Marksizan bir tarafı olduğu, hem yıkıcı, hem yaratıcı bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Bunun temel referansı Komünist Manifesto’dur. Hatırlayın, orada Marx burjuvaziyi, devrimci bir sınıf olarak anlatır, gelmiştir ve feodalizmin o iğrenç peçesini de çıkartmıştır, yani eski bir düzeni yıkmıştır ve ne kadar sorunlu olsa da, yani sosyalizmin yıkması gereken bir sistem olsa da kendi projesini, kapitalizmi kurmuştur. Ama lordların pozisyonunu ikame ettiği noktada da karşı-devrimci olmuştur. Devrim yeteneğini ve gücünü haiz bir sınıf olarak burjuvazinin çıkışını, yani hem yaratıcı tarafı, hem yıkıcı tarafı olan devrimci dönüşümü ve politik öznenin bunu nasıl yaptığını anlatmıştır Marx. Hem tarihe bakış metodu vermiş hem de politik öznenin eylemini anlatmıştır. Ben bu anlamda bir özne tarifinin Teori ve Politika’da olmadığını düşünüyorum. Benim temel eleştirim bu hatta idi.

 

OTURUM BAŞKANI- Peki, teşekkür ediyoruz.

Evet Ercan Coşkun, sıra sizde.

 

ERCAN COŞKUN- Ben buraya gelirken, bu toplantılara katılırken birtakım doğrulara işaret etmek veya doğrusu budur, siz yanlış yapıyorsunuz demekten ziyade, Teori ve Politika’nın muhasebesi gibi bir süreç vardı, biz de kendimiz bu sürece nasıl dahil olabiliriz veya nasıl bunun içinde yer alabiliriz diye düşünerek katıldım.

Teori ve Politika’nın asıl sorunu bizim görebildiğimiz kadarıyla teorik sorunların siyasal sorunlardan bağımsız olarak ele alınmasıdır. Bu bir pratik meselesi değil, sadece "pratikle uğraşmıyorlar, pratik ayakları yok, uğraşsalar iyi olur" demiyoruz. Ben açıkçası uğraşmalarının iyi olacağını da düşünmüyorum, yani “Ezilenlerin Marksizmi” diye ifade edilen Marksizm anlayışına göre bir de pratikle uğraşsanız hiç iyi olmaz. Ele alınan sorunların, yani teorik sorunların önemsiz olduğunu, gereksiz olduğunu da söylemiyoruz. Bunlar önemli sorunlar, ama siyasal mücadelenin sorunları çerçevesinde bunlar bizim gündemimize girmeli ve siyasal sorunları çözmek üzere biz teorik sorunlarla uğraşmalıyız, teorik sorunları da ancak bu şekilde çözebiliriz. Arkadaş konuşurken, aslında ifade etti, yani birinci kademe, ikinci kademe diye bir ayrım yaptı. Birinci kademe derken kastettiği anladığım kadarıyla, teorik sorunlar veya felsefi sorunlar, Marksizmin kurulması sorunları diye düşünüyorum. İkinci

kademeye ise siyasi sorunları aldı.

Bizim söylediğimiz şey şu: İkinci kademede durulmadan birinci kademeyi çözemezsiniz, yani böyle bir kademe ayrımı yapıp önce biz biri halledelim, sonra ikiye geçeriz dediğiniz müddetçe birin sorunlarını çözemezsiniz ve bir süre sonra kısırlaştıran bir faaliyet olur, yani en iyi ihtimalle yapacağınız şey skolastik bir şey olur. Filozofların yaptığı gibi bir iş olur, böyle bir derdiniz olmadığını düşünüyoruz, yani teorik çalışma sadece bir durak olarak tanımlanmıştır ve devrimci politika için gerekli olduğu için, bugün durum bunu gerektirdiği için bunlarla uğraşılmıştır. Ancak tersi şekilde işin içinden çıkmak mümkün değil. Yani Hegel’in yaptığı şey, felsefecilerin yaptığı nedir Allah aşkına. Oturup birtakım kavramlardan başka kavramlar türetmektir. Yani bir felsefeci bu işle uğraşır, felsefecilerin dünyayı dolaşmasına filan da gerek yoktur. Sizin böyle bir derdinizin olmadığını varsayıyoruz.

Şimdi Teori ve Politika’da bir iddia vardı, bunu da yerine getiremeyeceğinizi düşünüyoruz. Bu teorik sorunlarla uğraşırken, bir yandan da bir teorik-politik çekirdek çıkarmak gibi bir iddia, bir hedef vardı. Teorik sorunları yaşayanların bir gün çekirdek oluşturabileceğini düşünmüyoruz. Ancak siyasi mücadele içerisinde olanlar ve bulundukları yerleri dert edenler çekirdek yaratabilirler. Örgütsel birtakım sorunlarla mücadele edenler daha iyi örgütler yaratabiliyorlar, ama teorik sorunlarla uğraşanlardan bir çekirdek çıkacağına inanmıyorum, çünkü bu sorunları, çok farklı, hiç birbirini bağlamayan insanlar da tartışabilirler. Siz başka bir yerde, başka birinin, hiç yüzünü görmediğiniz, asla sorumluluğunu almadığınız bir insanın, asla almayacağınızı da bilseniz bu insanla siz yeni teorik tartışmalara girebilirsiniz, birtakım sonuçlara da varabilirsiniz, ilerletici de olabilir bu, yani gerçekten materyalist birtakım tanımları bu şekilde çözebilirsiniz, ama buradan teorik-politik bir içerik çıkacağını düşünmüyoruz. Bu açıdan da, gerçekten de bilmek, öğrenmek de istiyoruz. Arkadaş en son konuşacak, bunları bir şekilde ifade etsin. Yani Teori ve Politika bileşenlerini bir arada tutan şey ne? Nedir; aynı teorik sorunlarla uğraşmak meselesi midir?

Biz açıkçası şöyle görmeyiz, yani Teori ve Politika bugüne kadar, evet devrimciler hakkında kötü bir söz söylemedi, ölüm oruçları konusunda karalayıcı bir kampanyaya girişmedi filan. Ama bunu şimdi aman aman bir olumluluk olarak ben görmüyorum. Teori ve Politika’yı oluşturanlar, sonuçta devrimci örgütlerden gelen militanlar, bunlar devrimci mücadelenin içinde yer almışlar, cezaevlerinde yatmışlar, belki çok da bilmiyorum işkenceler görmüşler. Elbette bir karalamada bulunmayacaklar. Onları dönek olarak değerlendirmedik asla, hani birtakım yasal partiler kuranlar gibi veya devrimci mücadele ile ilişkisini kesen, başka arayışlara girenler gibi de değiller. Çünkü baktığınız zaman, bu sorunların merkezinde teori sorunu vardır deyip, samimiyetle de bununla uğraşıyorlar, en azından böyle bir çabayı gördüğünüz zaman bunu teslim etmek gerekir.

Burada şöyle bir problemin olduğunu da düşünüyorum ben, yani Teori ve Politika’nın ortaya çıkış süreci, baktığınız zaman nasıl bir süreç denildiği zaman, akılda kalan, birtakım merkezlerin yıkılması... Bundan bahsedildi. Sovyetler Birliği’nin yıkılması, Çin, Arnavutluk gibi merkezlerin ortadan kalkması... Bunlar fenerdi, devrimci örgütler için bunlar fener işlevi görüyordu, çünkü o zaman konjonktüre göre, “doğrusu şunu yapmaktır” diyorlardı ve olay bitiyordu, sorun çözülüyordu. Doğrusu yanlışlığı ayrı bir şey, ama sorunu çözen bir şeydi bu. Bunların ortadan kalktığı bir süreçte ortaya çıktı Teori ve Politika. Bir dizi problemin, siyasi mücadelenin içerisinde bahar eylemlerinin olduğu bir dönemde, birtakım siyasal sorunun içerisinde ortaya çıktı, ama bu siyasal sorunları eleştirip, değerlendirip birtakım sonuçlar çıkartmadı. Çıkartsaydı devrimci mücadeleye çok büyük bir katkısı olacaktı, çünkü bizzat bunu yaşayan, bunun içinde olan, kendi içinde bulundukları örgütlerin tıkanıklıklarını gören insanlardan bahsediyoruz. Ama bu yapılmadı, bir teori alanı tarif edildi ve başka bir yerden işe başlandı. Bizim iddiamıza göre teori için ayrı bir alan tarif edilmez, tam tersine siyasal mücadele içinde bu sorunlara yanıtlar ortaya çıkar. Biz Teori ve Politika’dan da bunu beklerdik. Aynı şekilde, bu 10 yıllık süre içerisinde birtakım açılımlar getirmesini beklerdik, yani ölüm oruçlarının olduğu, tekrar Irak işgalinin olduğu, bir Amerikan müdahalesi var, Kürt sorunu diye bir şey var, Iraklı direnişçiler diye bir şey var; bunlara ilişkin de önümüzü açan birtakım perspektifler koymasını beklerdik. Yani zaten iddiası buydu Teori ve Politika’nın.

Bugün gelinen noktada, yani dışarıdan görüldüğü kadarıyla, hani bir 10 yıllık süreç içerisinde çok iyi değerlendirildiğini de düşünmüyorum, ama 1999 yılında en son okumuştum, yani 1999 senesinde süreç ve an üzerine kafa yoruyordum. Yani Metin Kayaoğlu’nun yazılarıyla ilişki kuruyordum. O zaman devrimci mücadele ile ciddi bir bağım yoktu ve şu an tekrar bu vesile ile tekrar okumaya başladığım zaman çok yeni bir şey gelmiyor, o zaman düşününce de şimdi tekrar hatırladığımı görüyorum, yani süreçle anın bölünmesi, konjonktür ile sürecin birbirinden ayırt edilmesi. Hani bu konuda da ben çok ileriye doğru gitmenin mümkün olmadığını düşünüyorum. Daha ileriye gidildiği zaman gerçekten ne olacak, yani bunu merak ediyorum. Gerçekten bizim elimizde tutarlı bir materyalizm kavrayışı olması gerekiyor. Ama benim açımdan, devrimci mücadele içerisinde olan insanlar açısından bu öncelikli bir problem gibi gelmiyor. Yani bu problemi illa çözmek gerek, çözmezsek olmaz denebilir mi?

Bugün, biz bir Marksizm krizi tarif edebiliriz. Evet, bizim için de bir Marksizm krizi tarif edilecekse, II. Enternasyonal Marksizminin krizi diyoruz, yani II. Enternasyonal Marksizminin siyasi anlayışlarının damga vurduğu, onun siyasetinin bir biçimde yapıldığı, örgüt anlayışının da buna damga vurduğu bir süreçten bahsediyoruz, asıl olarak bu sorunların çözülmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Ben şu konuda mütevazı olmayacağım, yani ben arkasında bulunduğum yayının, yani arkasında bulunduğum Köz Gazetesi’nin birtakım konularda yeni açılımlar getirdiğini düşünüyorum. Baktığımız zaman, mesela Cenova konusunda Teori ve Politika tarafından işçicilikle suçlandık biz, ama bence açıklamıyor. Yani beni tatmin etmiyor. Biz Cenova’daki hareketler işçi sınıfının hareketleri değildir dedik, anlattık niye böyle dediğimizi. Ama orada işçici bir akımın söylediği gibi bir açıklama yoktu, bu açıdan Teori ve Politika’nın eleştirisi havada kalıyor, bence daha iyi bir eleştiri vermesi gerekiyor. Biz Cenova eylemlerine işçi sınıfının eylem tarzlarının yansımadığını söyledik. Örneğin işçilerin dört bir ülkeden toplanıp bir gün gelip protesto eylemi düzenleyemeyeceğini, kendi bulunduğu yerden eylem düzenleyebileceğini söyledik. Bu eylemlerin tarzı proleter eylem tarzları değildir, bunu Arjantin eylemleri ile kıyasladık.

Biz bunu niye kıyaslıyoruz ve niye burada bir tasnif yapıyoruz. Çünkü bizim asıl önderlik etmek istediğimiz Cenova eylemleri değil, biz orayı herhangi bir ezilen kategorisiyle ele almıyoruz, bizim için asıl önderlik edilmesi gereken şey Arjantin’deki gibi eylemler. Çünkü hedefimiz komünizm diyorsak, komünizme gidecek bir siyasi hareket yaratmak istiyorsak, bizim Arjantin’deki gibi eylemlere, Aydos’daki gibi eylemlere önderlik etmemiz gerekir. Gazi gibi eylemlerde önderlik edebilmemiz gerekir, yoksa Cenova’daki gibi bir eyleme önderlik etmek gibi bir sorunumuz yok bizim. Aynı şeklide, Irak direnişi konusunda da, KöZ’ün ben farklı bir açılım koyduğunu da düşünüyorum bugüne kadar, bununla da hiç kimsenin şu ana kadar hesaplaşmadığını düşünüyorum. Yani bugüne kadar KöZ’ün, bu sorun ve açılım konusunda “Güney Sapması” olduğu gibi bir değerlendirme oldu, buna da birtakım şeyler söyledik, yani bu da aynı meseledir aslında, hani Lenin “ezilen uluslar birleşin” dedi. Burada Lenin neyi görüyor? Ezilen halkların bir proleter devrim için bir dinamik taşıdığını ve bunlara müdahale etmenin, bunlara önderlik etmenin proleter devrimlerle sonuçlanacağını gördüğü için böyle bir şey söyledi, yani bir özne olarak kendisine bir görev çıkartıp “ben bunların içinde olmalıyım bunlara önderlik etmeliyim” diyor. Biz burada da bir tasnif yaptık ve Irak direnişinin böyle bir dinamik taşımadığını, bir devrimci dinamiğin olmadığını, aksine bugün Güney’deki Kürtlerin bir devrimci dinamik yarattığını söyledik, Kürdistan fikrinin ne kadar değerini yitirdiği söylense de, bu bölgedeki Kürtlerin ayaklanacağını, bunların tekrar özgür bir Kürdistan özleminin alevleneceğini söyledik ve bu doğru. Ve bugün devrimci bir partinin buraya müdahalesi söz konusu olduğunda, o bölgedeki bütün gerici devletlerin yıkılmasıyla sonuçlanacak bir devrime yol açabilir, bunun imkânı var; ama Iraklı direnişçilerin zafere ulaşması ve bizim onlara duygudaşlık yaparak destek olmamız, bizim açımızdan hiçbir şey kazandırmayacak.

Son olarak, burada sonuçta iki toplantı oldu, ama muhasebe için gerekli sorular belki sorulmadı. Onu herhalde Teori ve Politika kendi içinde yapacaktır, yani gerekli sonuçların burada çıkmadığını düşünüyorum.

Teşekkür ederim.

 

OTURUM BAŞKANI- Ben teşekkür ederim.

Ben, Ercan’a bu noktada katılmıyorum, önemli sonuçların çıktığını düşünüyorum. Bu tabii ki, şu an ham şekliyle duruyor ortada, bunlar işlenecek bir şekilde, mamûl haline getirilecek.

Panelist arkadaşlar son sözlerini söylemeye devam edecek.

Sıra Mehmet Güneş’te.

MEHMET GÜNEŞ- Bir anlamda şöyle bir sancı yaşanıyor: İnsanlık bir tarihsel periyodu veya bir dönemi tamamladı gibi, nesnel süreçler böyle bir eşiği geçti. Fakat insan düşüncesi, yani teorik dünyası veya kolektif bilinci henüz eskiden kurtulamıyor, yani nesnel sürecin, varolan canlı yaşamın aldığı mesafe bir anlamda bir eşik atlanmasının, bir çağ dönümünün veya bir sürecin tamamlanıp başka bir döneme geçtiğimizin aşağı yukarı bütün göstergeleri mevcut, fakat düşünce dünyasında henüz daha eski devam ediyor ve sancı buradan kaynaklanıyor, eski düşüncelerden kopuş her zaman için zor olur gerçekten.

Şimdi, bir bakıma öyle bir yüzyıl geçti ki, bu yüzyıla birçok açıdan bakılabilir, ama nesnel olarak bakıldığında belki de semavi dinlere bile göstermediği büyük bir inançla veya imanla insanlık Marksizm denilen düşüncenin arkasından koştu, yani bütün boyutlarıyla, sınırları, sınıfları, halkları, coğrafyaları, ırkları keserek milyarca insan değişik değişik coğrafyalarda bu düşünce ile silahlanarak, ezenlere karşı çok büyük bir atağa kalktı bu yüzyılın başıyla birlikte. Bir anlamda, yeryüzünün en küçük parçasına kadar bambaşka rüzgârlar esti, her bakımdan birçok altüst oluşlar yaşandı, iki büyük dünya savaşı, devrimler, ayaklanmalar, ihtilaller, yıkılmalar, darbeler ve benzeri genel grevler nefes nefese bir koşu... Nefes nefese bir yerlere doğru koştular. Tam da ezenleri, bu dünyanın hükümranlarını  bile, galiba buraya kadarmış dedirtecek derecede korkutacak biçimde muazzam başarılar elde edildi. Yüzyılın  son çeyreğinde bütün bu gelişme tepetaklak oldu.

Burada önemli noktalar var. Birincisi, bu tepetaklak olma göğüs göğüse bir mücadele ile gerçekleşmedi, yani yeryüzünün hakimleri hakimiyetlerini her zamanki gibi yeniden güçleriyle ve ezerek geriye çevirmediler. Tabii ki kapitalist emperyalizmin kesintisiz saldırısı hiç durmadı. Ama asıl olarak yeni bir dünya için ileriye fırlayan insanlık, vardığı merhalelerde bu eski dünyadan çok farklı bir dünya kuramadı. Tabii burada haksızlık yapılmaması gerekir; çok ciddi şeyler, insanlığın daha önce görmediği bir sürü şey yaşandı. Bir yüzyıla veya çeyreğini çıkartırsak üç çeyrek asra yayılan, bütün sınıfların, halkların, kitlelerin katıldığı, bütün coğrafyalara yayılan bir büyük altüst oluştan sonra şu çok normal; kitleler yorgun, bu yıkıntının ve geriye dönüşün yorgunluğu var. Bu somut olarak nasıl bir şeydir? Bunu Kürt mücadelesinden de görebiliriz. Hızlı bir koşu var, çıkış olmayınca bugünkü durum, yorgunluk kaçınılmaz oluyor. Onu çok kolayca aşmak mümkün değil.

 Bütün dünyada Marksizmin durumunu da bundan ayrı olarak düşünmememiz gerekir. Teorik faaliyetin ayırt edici yanları olabilir, fakat esas olarak bu geriye düşüşün yorgunluğu bir dönem devam edecek. Ve bu gelişmeler sonucu ister istemez inançsızlık, kaymalar, saf değiştirmeler de... Bütün bunlarla beraber şunu net olarak tespit edebiliriz: Yeryüzünde, olabilecek en geri noktalara itilmiş olabilir Marksizm, devrimciler, Marksistler, fakat yeryüzünün kendisi devrimci. Her şeye rağmen bugünkü dünyaya karamsar bakmamak gerekir. Öylesine bir ortama giriliyor ki; bütünüyle, mevcut egemenleri de korkutan bir ortam. Yeni bir yüzyılın, cehennem yüzyılının kapıları açıldı. Çok değil, on yıl önce, yeryüzünün efendilerine bakılırsa, insan hakları esas olacak, evrensel barış dönemine geçilecek, savaşlar yerini demokratik uzlaşma kültürüne bırakacaktı. Şimdi bütün bunları kırdılar ve sunabilecekleri hiçbir şey yok. 20-30 yıl sürecek bir savaştan söz ediyorlar. Eski nizam temellerinden sarsılıyor, çatıları çoktan uçtu. Mevcut bütün güçler çöken sistemin altında kalmamak için kendilerini her anlamda yeniliyor, yeni gelişmeleri karşılamaya hazırlanıyorlar. Hâkim nizam bütünüyle şiddetle sarsılıyor ve bu dönemde kaçınılmaz olarak politikanın, sınıfsal tavır alışların ölçüsü de, alanları da değişiyor.

Şimdi, bizim bu noktada teoriyi ele alışımız şundan ayrı olamaz: Esas olarak hem düşüncesiyle, hem pratiğiyle yön veren milyarlarca insanın bir yüzyıla sığan pratiklerinden ve deneylerinden, yani adına ne diyorsak sosyalizm deneyleri mi diyoruz, reel sosyalizmler mi diyoruz, çöken revizyonist diktatörlükler mi diyoruz, kim nasıl adlandırıyorsa, bir bütün olarak bu yüzyıla yayılan, bu pratiklerin sonuçlarından ayrı bizim teorinin alanında kalarak, teorik olarak ileriye fırlayacağımız başka bir zemin yok. Nesnel zeminimiz ve nesnel gerçeğimiz budur.

Teoriye nasıl yaklaşılmalı sorusuna başka biçimlerde girmeyi deneyelim. Teorik faaliyet tamamlandığında veya diyelim ki Teori ve Politika’daki arkadaşlar bu kriz tespitlerini, nedenleriyle ortaya koydular, oradaki boşlukları tespit ettiler, bunları tamamladılar. Veya başka bir yerde, dünyanın başka bir yerinde birileri bu işi tamamladılar. Çok somut bir soru: Ne olacak? Bu iddialar var, çünkü bakın yaşadığımız coğrafyada var, başka coğrafyalarda var. “Yeryüzünün ve kendi bölgemin bütün hakikatlerini çözdüm” diyenler var, bizim Türkiye’de de var; dünyanın bütün hakikatleri bu cebimde, Türkiye’nin hakikatleri de bu cebimde, isteyene istediği kadar, kaç gram istiyorsa, Kürt sorunu mu.. veririm, program sorunu mu.. veririm, sınıfların mevzilenmesi mi.. veririm, strateji mi.. çizerim diyenler çok. Şimdi, demek ki sorun iki boyutlu, Teori ve Politika’yı da aklamıyor bu durum, yani onu bu eleştiriden azat etmiyor. Teori ve Politika’nın konumuna itiraz edip, doğrusu budur diyen ve o yoldan gidenleri de aklamıyor. Sorun çok daha karmaşık ve çok daha ağır. Teori ve Politika şunu kavramalı: Mevcut krizi aşmadığımızda bu katkıların da fazla bir anlamı olmuyor. Teori ve Politika kendisini teorik mevzilerde konumlandırmış; şunu kavraması lazım veya en azından şunu tartışmaları gerekiyor arkadaşların: yanlış bir yerde duruyor, oradan bir şeyler söylüyor.

Bu aslında şöyle bir durum: doğrusu olmayan bir ortamdayız. Mevcut atomize olmuş devrimci örgütler ortamında doğru ne, kim, belli değil. Biraz önce söyledim; bütün hakikatleri keşfettim, teori politika, felsefe ilişkisini de çözdüm ve doğru yerde duruyorum diyenler var. Bu iddialardan bir an uzaklaşıp, somut olarak pratiğe baktığımızda, nasıl bir şey görüyoruz? Tek hücreli organizmalar dünyasından yaklaşabiliriz. Canlılar dünyasında tek hücreliler arasında çok büyük farklılıklar yok. Adımız, iddiamız çok büyük olabilir ama hepimiz tek hücrelileriz. Çok hücreliler bir üst basamaksa; varolan bütün özneler, yani küçüklüğün büyüklüğün, varlığın yokluğun ölçüsü yok orta yerde. Zira çok hücreliler başka bir basamak, başka bir dünya. Mevcut durumdan oraya düz olarak geçilemez, bu mümkün değil. Bunun gibi devrimci hareketin sorunları da doğrusal gelişmeyle varılacak bir merhale değil. Varlığın ölçüsü bir tek şu olabilir: Bulunduğu alanda veya bulunduğu coğrafyada bugünün nesnel gerçeklerini, ihtiyaçlarını şu veya bu biçimde karşılayabilen ve onların gereklerini yapan bir pratik varsa orta yerde, en azından bu tartışmaya değer. Dediğim gibi, nesnel ortam bu.

 Teori ve Politika, evet bu konjonktürde, 2005 yılının dünya ve Türkiye gerçeğinde, solun bugünkü durumunda, başka bir şey bulamadık, buradan bir boşluğu doldurmaya çalıştık, bütün görevlere gücümüz yetmedi, teori alanından başladık ve bunu mutlaklaştırmıyoruz, ama başka yerlerdeki ileriye doğru pratikte, örgütsel mücadelede, başka alanlarda ileriye doğru giden ve ön açanlarla da birleşmeye, onlarla bütünleşmeye hazırız diyerek kendi sorunlu konumunu teorize ederse mesele biraz daha anlaşılmaz olur. Sorun ve sorunun kendisi ağırlığını korumaya devam ediyor, teorik olarak, çok daha etkili, çok daha tamamlayıcı şeyler keşfedilmiş olsa da bugünkü sancı ortadan kalkmıyor, ne bizim kendi coğrafyamızda, ne de bir bütün olarak dünya arenasında.

Şimdi, ne kadar farkındayız bilemiyorum, işin esasında yara sıcakken acısı belli olmuyor veya insan yaşarken akan tarihi tam göremiyor. Şu anda olanlar, hem bu bölgede, yani Türkiye denen coğrafyada olanlar, hem dünya çapında olanlar bize normalmiş gibi geliyor; halbuki bütün bilinen ölçülerle, bütün dengeler altüst oluyor. Teorinin ve pratiğin dayattığı görevleri bizim mevcut durumumuzdan bakarak kavramaya çalışırsak başka, nesnel ortamın dayattıkları açısından bakarsak başka sonuçlara varırız. Devrimci hareketler mahalle düzeyinde veya okul düzeyinde politika yapabilir,  fakat politikanın alanı ulusal sınırları da aşmış, hiçbir dönem olmadığı kadar bütün bölgeyi somut politikanın gündemi haline dönüştürmüş. Bir yerde patlayan bomba, Lübnan’da patlayan bir bomba Ankara’yı ve Tahran’ı  Beyrut’tan daha az ilgilendirmiyor, çok daha fazla ilgilendiriyor. Irak’taki bir olay Türkiye’yi, Irak’tan daha az ilgilendirmiyor. Irak’taki gelişmeler dış politikanın değil iç politikanın konusu haline gelmiş, Türkiye’nin iç meseleleri haline gelmiş. Bu sadece Kürt meselesi olduğundan dolayı değil, iç içe geçmenin nesnel sonucu. Bölgeye yönelik olarak, emperyalizmin gözü kara ve sert, geri dönüşü olmayan, yıkarak, kırarak sonuna kadar gideceği, bütün bölgeyi dümdüz ederek, bütün varolan egemenlikleri de tehdit ederek, ama asıl olarak bölge halklarını tehdit ederek gelen bir yıkımı var ve bunun karşısında mahallede, okulda, varoşta, başka yerde dağınık olarak süren faaliyetlerin fazla  bir anlamı olamaz. Şimdi, bu tabii ki günlük pratik mücadelenin inkârı veya görmezlikten gelinmesi değil. Ama fırtına ve sel geliyorsa ve hele bir de deprem varsa orta yerde, sen eski oyuncaklarla oynayamazsın. Böyle bir sancı var orta yerde. Politikanın alanı ve araçları muazzam ölçülerde büyümüş, biz ise bunun dışındayız.

Attığımız tüm adımları sınıf adına, sınıfsal bakışı elden  bırakmadan  yürüttüğümüzü iddia ediyoruz. Aynı mantıkla sınıf adına bir yerde bir olayı gidip protesto ediyoruz, ama siyasal mücadele buradan akmıyor, dünyanın hiçbir yerinde de buradan akmamış. Sınıf çatışmaları başka biçimlerde gelişiyor. Nesnel olarak toplumsal sistemden kaynaklanan imkansız çelişkiler var. Bu çelişkiler dev potansiyeller ihtiva ediyor. Açığa çıkarılıp çatlatılması, tükenmez ve durdurulamaz  dev potansiyelleri ortaya çıkarıyor. Politikada sorun, doğru yerlere yığınak yapma ve devrimci taktiklerle bu çelişkilere hayatta yer açabilmedir. Mesela, politikanın alanına solun yabancılığı şöyle bir şey: 15 - 16 Haziran oldu, bir de Ankara’da esnaf eylemi oldu. Bunların arasında çok büyük farklar yok. 16 Haziran’a katılan kitleler sosyalizm bilincine daha yakındı, devrimci idi diye bir şey yok. Allah Allah diye yürüyordu ve Türk bayrağı taşıyordu, tank çıkıyordu karşısına, onu aşarak yürüyordu. Yani hiç dinlemediler askeri de, polisi de... “Yaşasın ordumuz” diyorlardı, ama tankların önünden geri adım atmıyorlardı, tankların üstünden atlayarak geçiyorlardı. Orada “Allah Allah” sözlerinden de, Türk bayrağından da rahatsız olmadan o günün devrimcileri, Dev-Genç’liler bu mücadelenin bir parçası olabildiler. Ama esnaf eylemi...? Sanki bizim duvarlarımızı, camlarımızı kırdılar; sol bundan çok rahatsız oldu.

Türkiye’de rafine, sol bilinçli öfke bekleyenler boşuna bekler. Solun en sert eylemleri bile mevcut sisteme sinek vızıltısı gibi gelir. Bu çok nesnel bir şey; sistemin devrimci mücadelelere bağışıklığı olarak anlaşılabileceği gibi, sol veya devrimci faaliyetlerin işlevsizliği de denebilir.

Esnaf eylemine hak etmediği şeyleri yüklemiyoruz. Nesnel gerçeği görelim: Birikmiş ve patlamaya hazır büyük bir öfke var, nasıl patlayacağı belli olmuyor, öyle patlıyor ki onlar başlatıyorlar, fakat onları aşarak giden bir şey var.

Türkiye’de de, bölgede de farklı duyarlılıklar, asıl olarak yıkıcı dinamikler biriktiriyor. Bu topraklarda yoksulluğun öfkesi kendini  başka biçimlerde ifade ediyor. Bütün bunlara müdahale edecek devrimci siyasal merkez yok. Daha doğrusu siyaset yabancı, müthiş bir biçimde yabancılaşma var. Nasıl bir şey? Oradakini zaten kendisine dost görmüyor, kendisine karşı görüyor, düşman görüyor; irticacı, gerici ve laiklik karşıtı, bilmem ne görüyor. Türkiye’de, bunun dışında bir yıkıcı kitle dinamiği yok, eğer başka bir alanda açların öfkesi ortaya çıkacaksa Ankara’daki gibi çıkacak. Mevcut sol beğenir veya beğenmez. Türkiye’nin gerçekleri böyle.

Bölgede bütün halkları aptallar sürüsü yerine koyan hayasız ve arsız bir saldırı var. Her bakımdan hayasız; modern silahlarıyla geliyor, uçaklarıyla geliyor, ekin biçer gibi insan biçiyorlar. Sadece silahlarla gelmiyor, bir de papaz takımıyla geliyor, bütün ülkelerin içinden devşirmiş, soldan devşirmiş, İslamcısından devşirmiş, öbüründen devşirmiş örümcek ağları gibi her tarafı sarmış sivil örgütleriyle geliyorlar. Hepsinin ağzında da insan hakları, demokrasi, eşit ilişkiler, modern ilişkiler, temelinde barış vaazları var.

Türkiye’deki solun geniş bir kesimini bitiren bu liberal dangalaklıklar her yanı sarmış durumda. Modern çağın insanı medenidir, siyaset medeni insanların işidir, konuşursun, biraz sert konuşursun sonra anlaşırsın... Siyaset uzlaşma işidir; bunu vazediyorlar, barış vazediyorlar, barış ayinleri yaptırıyorlar. Kendileri ekin biçer gibi biçiyorlar, hiç dinlemiyorlar. Bu Haçlılar saldırısı bütün bölgeyi tehdit ediyor, buna karşı başka bir öfke olamaz. Buna karşı, bizim steril sosyalist zeminlerde kalarak söyleyeceğimiz şeylerin, ne hükmü  olabilir, ne de bundan bir sonuç alabiliriz.

Dev-Genç 16 Haziran’ın içine girdi onun bir parçası oldu. Bir biçimde olabildi, o eylem sola mâl edildi. Dini inançların, Türk milliyetçiliğinin etkisinde ve benzeri geleneksel değerlerin, gerici değerlerin etkisindeki o kitle oraya yığıldı ve o sola mâl edildi. Bugünkü gelecek işçi mücadelesinin de bundan başka bir biçimde yükseleceği düşünülüyorsa, bu yanlış bir beklentidir. Veya ben gideceğim beş tane işçi örgütleyeceğim, gideceğim üç tane işçi orada örgütleyeceğim, bir tane şurada bulacağım, bir tane orada bulacağım, bunları birleştireceğim, bunları eğiteceğim, işçilerin hepsini akıllandıracağım, Marksizm vereceğim ve öylece onları ayağa kaldıracağım diyorsa hayal görüyordur. Bolşevikler de bunu yapmamıştır. Onlarda devrimci bir işçi sınıfı var. Tabii ki şimdi Türkiye’de yok değil, devrimcilikten ne anladığımızla ilgili. Avrupai, Batı merkezci, aydınlanmacı laik, modern ve benzeri bir dünyaya hitap etmeye çalışan sol propagandanın herhangi bir gücü, etkisi olamaz, ama bugünkü düzeni altüst etmek, atomlarına kadar parçalamak ve kurtulmak isteyen bir  büyük kitle var, o da her bir şeyde, yıkıcı biçimde ortaya çıkıyor. Ancak bizim alıştığımız renklerle çıkmıyor ve bütün bölge açısından düşünüldüğünde böyle bir gerçeklik var. Devrimci hareketin ve teorinin sorunları en başta, bizi bugünkü bulunduğumuz steril zeminlerden alıp sınıf mücadelesinin, bu biraz bulanık, kirli, çamurlu sularına fırlatacak bir kopuştur. Kendi bulunduğumuz yerlere korunaklı olduğunu düşündüğümüz evler yaptık. Siyaset o zaman başka bir zeminde yürüyordu, yani gelen ve yükselen bir dalga ve ona göre şekillenmişti. Şimdi ise, bizim olduğumuz alanlardan sular çekilmiş, steril ve düzen içi bir sükunet sağlanmış. Fırtına ve şimşek başka alanlarda kopuyor, başka yamaçlarda ve başka vadilerde. O vadilerin dünyası ile, o vadilerin iklimi ile de uyuşma sorunlarımız var, çok ciddi olarak uyuşma sorunlarımız var. Burada bir kez daha bize bu yeni iklime uyum için teori gerekli.

Teori ve Politika’yı da aşan, Türkiye’de genel olarak devrimci hareketin bugün artık aynı kalamayacağı, devam edemeyeceği, böyle devam edemeyeceği bir duvarın dibine gelinmiştir. Duvarın ötesi yok, orada her şey denenebilir, ama öteye geçemeyiz. Duvarın ötesine ancak  dönemin dayattığı devrimci sıçramayı göze alabilenler geçebilecektir, kendini tekrar edenler değil. Teşekkür ediyorum.

 

OTURUM BAŞKANI- Mehmet Güneş’e teşekkür ediyoruz.

Söz sırası Ali Osman Alayoğlu’nda.

ALİ OSMAN ALAYOĞLU- Çok konu var, hepsine birden girmek kolay değil, sanırım genel konuşmak uygun olur.

Ben, yaptığımız tüm bu tartışmaların verimli olduğunu, bazı konularda yeni tartışmalar açtığını düşünüyorum. En başta Marksizmin teorik sorunları, pratik-politik, teorik-politik sorunları bağlamında bazı temel konularda karşılıklı görüş alışverişinde bulunmuş oluyoruz, birbirimizi tanımış, göz göze gelmiş, tartışmış oluyoruz, dergilerin ve kitapların dışında bir ilişkiye girmiş oluyoruz ve üstüne üstlük sorulan sorularla kurulan ilişki, zaten bana öyle geliyor ki, ya da bize öyle geliyor ki, hem bizim muhasebemiz açısından hem de genel tartışma açısından Mehmet Güneş’in de dikkat çektiği temelde anlamları da olabilecek bir sonuca varıyor.

Arkadaşların yönelttiği soruların hepsine, hele bilimin bilgi dünyasında olması, bilimsel olmayan bilginin bilgi olmaması gibi konular üzerine olan sorulara burada bir yanıt vermenin imkânları herhalde en başta zamansal olarak düşük. Ama İstanbul toplantısında da ısrarla söylenen bir şeyi ben de burada bir kez daha söylemeliyim: Sorularda içkin olan tüm bu tartışmaları, konu bağlamında, tabii ki tartışmalara katılmak isteyen dostların, yoldaşların, arkadaşların istedikleri, ilgilendikleri ve bizi eleştirdikleri konular üzerinden yeni toplantılar düzenleyerek yapalım, devam ettirelim. Böylece daha özel konulara girmek mümkün olur, aksi takdirde çok genel şeyler söylemiş oluyoruz. Mesela, ilk konuşmamda sıraladığım 6-7 madde bu kadar kısa ifade edilince, neredeyse bir tür aforizmalar toplamı gibi oluyor, hatta naiflik, yavanlık hissi de uyandırabiliyor.

Günümüzde Marksistler, dünyadaki ezilenlere “bizim saflarımıza katılın” dedikleri zaman Lenin zamanındaki gibi bir etki yaratamıyorlar. Lenin zamanında, Paris Komünü’nden ya da başka yerlerden devşirilmiş olan argümanlarla “biz şöyle bir sosyalizm, şöyle bir dünya kuracağız” deniliyordu ve bu ciddi bir inandırıcılık, etki yaratıyordu. O zamanlar söylenen şeylerin yarattığı etkiyi yaratan ütopyalarımız, oluşmuş yapılarımız artık yok. Yani bizler, Marksistler olarak kuracağımız sosyalist dünyaya ilişkin inancımız sonsuz olmasına rağmen bunun yetmeyeceğini bilmeli, o sosyalist dünyayı ezilenlere anlatma, eğer elimizde varsa varolan tasarıyı dile getirme anlamında sorumlu olduğumuzu kabul etmeliyiz.

En başta sırtımızda bir sosyalizm deneyimleri yükü var. Bu yük elbette Teori ve Politika’nın da sırtındadır. Açıkça söylemek gerekirse bizler bu alanda, daha genel ifade edersek, sadece sosyalizm deneyimleri değil bir bütün olarak Marksizmin bilim alanına ilişkin çalışmalar temelinde geçtiğimiz 10 yıllık süreçte kendimizi pek başarılı görmüyoruz. Sosyalizm deneyimleri bizim sırtımızdaki yüktür, bu deneyimlerin yükünü hakkıyla üzerimizden atmadığımız takdirde, ezilenlere yeni hedefler sunarken nasıl inandırıcı olabiliriz? İşte böylesine ciddi bir sorun karşımızda duruyor.

Yöneltilen eleştirilerle ilgili söyleyebileceğim şeyler şunlar olacak: Öncelikle şunu söylemeliyim ki biz, dile getirdiğim Marksizm anlayışını Marx’ta, Engels’te, Lenin’de güçlü olarak buluyoruz. Örnekleriyle, 37 sayıdaki yazıların hemen hemen hepsinde, Marx, Engels ve Lenin’in bizim söylediğimiz tarzda bilimi, politikayı, felsefeyi anladığına dair güçlü veriler var. Açıkçası arkamızda ihmal edilemez, görmezden gelinemez bir literatür desteği bulunuyor. Yani biz tüm bu söylediklerimizi tartışmıyor olamayız, yani Marx, Engels, Lenin ve Mao’dan bağımsız, onlarla tartışmadan, onlardan edinmeden söylüyor olamayız. En azından bu konuda bize güvenmenizi isteyelim ve 37 sayılık literatürümüz sanırım yeterince açıklayıcı, ikna edicidir diyelim.

Biz ayrıca tarihi yapanın kim olduğu, tarihin öznesi vb. tartışmalardan, tarihin motorunun sınıf savaşları olup olmadığına kadar çeşitli konularda buradaki birçok arkadaşın dile getirdiği, savunduğu tezlerin Marx, Engels ve Lenin’de olmadığını da söylemiyoruz. Marx, Engels ve Lenin’de söz konusu tezlerin kanıtlarının da bulunabileceği açık bir gerçek. Yani birçok arkadaşın aktardığı tarzda bir Marx, bir Engels, bir Lenin de var. Biz o Marx, Engels ve Lenin ile hesaplaşıp, onlarla aramıza diğer Marx, Engels ve Lenin lehine bir sınır koymaya çalışıyoruz. Yani kısaca şöyle bir şey söylüyoruz; bizimkilerin aksi yöndeki tezleri öne süren arkadaşlar da, “devrimler yapılmaz olur” diyen Lenin ile, “tarihin motorunun sınıflar savaşı değil üretici güçler olduğunu” söyleyen Marx-Engels ile, tek yaptıklarının sosyalizmin zorunlu olarak geleceğini saptamak olduğunu belirten Marx-Engels ile hesaplaşmaları gerekir. Tamam, biz hesaplaşalım, ama siz de hesaplaşın. Bizim savunduğumuz Marx, Engels ve Lenin yoktur denilemez, var, güçlü olarak var. Kapital’de var, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın önsözünde var, başka yerlerde var... Bir de şunu eklemeden yapamayacağım, “materyalist olmanın gerçek hayatta karşılığı nedir” diyen arkadaşların da, aynı şekilde öncelikle Materyalizm ve Ampiryokritisizm’i, Felsefe Defterleri’ni yazan Lenin ile, Kapital’i yazan Marx ile hesaplaşması gerekir.

Biz Marksizmin krizine ilişkin teorik çalışma, teorik ısrar derken Marksizmi yeniden inşa etmek, Marksizme yeniden dönmek, Marksizmi yeniden kurmaktan bahsediyoruz. Bunu elbette bu tür kaygıları olan tüm arkadaşlar düşünüyorlardır. Marksizme dönmeden, Marksizmi yeniden tasniflemeden Marksizmi yeniden kurmak nasıl olur ki? Elbette bizim benimsediğimiz Marksizm Marx, Engels ve Lenin’de bütünüyle bulunan biricik gerçek, mümkün tek Marksizm olamaz. Ancak bizim benimsediğimiz Marksizm, Marx, Engels ve Lenin’de var! Tartışacaksak öncelikle bunu bilerek tartışmak gerekir. Yani bilimin bilgi nesnesi ile yapıldığını söyleyen Marx var!

Sınıfsal bakış konusuna gelelim. Bu aslında bizim bilim, felsefe, politika ayrımımıza denk gelen bir tartışmanın konusu. Şimdi, söyle bir soruyla başlamak uygun olur sanırım: Mehmet Güneş’in diliyle konuşursak, “politikada eriyen kitleler” ideolojik olarak ne düşünüyorlar? “Allahu ekber” mi diyorlar, “yaşasın sosyalizm” mi diyorlar, başka bir şey mi diyorlar? Her ne diyorlarsa onlar o dedikleriyle beraber, o dedikleri de içinde olmak üzere ezilenlerdirler. Bunu kabul etmeliyiz. Kitleleri böyle anlamak, böyle sahiplenmek ve onların yanında böyle yer almak, yani ateşi harlamak değil ateşin içine girmek gerekiyor. İşte bu, konjonktür dediğimiz şey, konjonktürde olmanın anlamının ne olduğuna ilişkin söylediğimiz şeyle ilgili. Konjonktüre bilimden devşirilmiş ilkeler, sınıflar, doktrinler enjekte etmemekle, gerçeği olduğu gibi anlamakla ilgili bir şey. Yani Marksistlerin sınıfsal bakışının olması başka bir şey, Marksistlerin bilim ayağından kendilerince, tarih biliminden devşirdikleri ideolojik silahlarının olması, konjonktürde politika yaparken bu silahlardan yararlanmaya çalışıyor olmaları başka bir şey. Sınıfsal bakış, tarihin sınıfsal yorumu, sınıfsallık elbette bilimsel unsurlardır. Hatta sınıfsallıktan önce, tarihin motorunun sınıf savaşları olduğu tezinin aksine tarihin motorunun üretici güçler olduğunun saptanması gerekir, üretici güçler ile üretim ilişkileri çelişkisinin ele alınması zorunludur. Dolayısıyla tüm bunlar da başka bilimsel unsurlardır. Bu şekilde kavranmış Marksizmin bilim ayağı içindeki sınıfsallık, sınıf analizleri elbette bizim reddettiğimiz bir şey olamaz. Zaten reddetmiyoruz. Bizim sınıfın konjonktürde yeri olmadığını vurgulamamızın böyle bir algılamanın konusu olmaması gerektiğini düşündüğüm için burada bunu bir kez daha yineliyorum. Elbette bunlar yaptığımız tartışmaların devamı ile, yeni tartışmalarla daha da netleşecek şeyler.

Bu arada tartışmalarımızın, hiç de politikadan, teorik-politikadan ve pratik-politikadan azade, bunların dışında bir şey olmadığı da, bizce 10 yıllık pratiğimizden açıkça görülüyor olsa gerek. Selçuk arkadaş söyledi, daha sonra diğer arkadaşlar da söyledi, biz öyle köstebeğin gözünü tartışıyor değiliz, bunu söylemeye aslında gerek yok, ama öyle eleştiriler geldiği için söyleme gereğini hissediyorum.

Benim dikkatimi çeken bir nokta var ona değinmek istiyorum: Devrimcilik tanımı ve devrimcilik tanımı üzerinden Marksizm tanımı, hatta komünizm tanımı gibi şeylerde, buradaki arkadaşların yaptıkları tasniflerde sanki biraz Marksizm gözden kaçıyor gibi bir hisse kapılıyor insan. Marksizm gözden kaçarken devrimcilik de gözden kaçıyor. Mesela, bir arkadaş “devrimcilik önce, Marksizm sonra gelir” dedi, ama devrimciliğe de bir kurgu, bir teori, bir düşünce atfetti, yani gelecek kurgusu ve benzeri şeyler. Bir benzeri şeyi bir başka arkadaş daha Marksist olmakla devrimci olmak arasında bir fark olması gerektiği üzerine tartışma yaparken gerçekleştirdi.

Biz bir konuda net olmamız gerektiğini düşünüyoruz. Türkiye’deki Marksizm ve Türkiye’de Marksist olmak bağlamından bağımsız olarak devrimcilik. Devrimcilik denen şey, öyle teorik anlatımlarla ifade edilebilecek bir şey değil, olmasa gerek. Yani birileri gelecekte kuracakları toplumu çok iyi anlatmış, tasarlamış oldukları zaman ya da çok ayrıntılı bir programları olduğu zaman, mücadeleyi devlete karşı nasıl yürüteceklerini şık cümlelerle söyledikleri zaman devrimci olmazlar. Öyle oluyor olsalardı, devrimcilik sözlerle ifade edilen bir şey olurdu. Kimin ne dediğine bakılmaksızın devrimcilik eylemle ilgilidir. Örgütler, devlete karşı mücadele verip vermedikleriyle, içeride insanları, şehitleri olup olmadığıyla, savaşıp savaşmadıklarıyla, öldürüp ölmedikleriyle ve benzeri birçok şeyle, yani şiddet pratiği ile doğrudan bağlantılı olarak devrimci olurlar ya da olmazlar. Bu elbette bir süreç boyunca sergilenen pratikler temelinde ifade edilebilecek bir şey. Bunu unutmamak lazım. Ama sonuçta devrimcilik bu kadar pratik, bu kadar gerçek bir şey, ve teoriyle ifade edilemez bir şey. Biz devrimciliğe herhangi bir teorik unsur, düşünsel herhangi bir şey atfetmiyoruz arkadaşlar. Biz geleceği, sosyalizmi kurgulayan devrimci olur, ama geleceği kurgulamayan, mesela kafasında İslam’ın gerici bilmem ne düşüncesi bulunan devrimci olamaz demiyoruz. Bir kişi Amerikan emperyalizmine karşı savaşıyorsa, kafasında ne olursa olsun devrimcidir, yani ezilenlerin ezenlerin iktidarına karşı mücadele etmesi pratiğinde aramak gerekir devrimciliği. Biz, bu temelde Marksist devrimciliği de devrimciliklerden birisi olarak düşünüyoruz. Diyoruz ki, birçok türde devrimcilik olabilir; anarşist devrimcilik olabilir, İslamcı devrimcilik olabilir... Zaten dünyada da bir yığın devrimcilik örneği var diyoruz. Ama bizler Marksistiz. Marksist bir devrimcilik de bu dünyada yaşıyor. Marksist olduğumuza göre bizim için en önemli olan da bu devrimcilik türü. Dikkat edin Marksist devrimcilik diyoruz, yoksa devrimci Marksizm demiyoruz. Devrimci olmayan bir Marksizm olamaz da ondan demiyoruz. Marksist bir hareket sadece devrimci ise Marksisttir, değilse değildir. Ama doğaldır ki Marksist bir hareket devrimciliği ile diğer hareketlerden kendisini ayıramaz. Devrimciliği olmazsa olmazıdır, ama devrimciliğinin dışında onu Marksist yapan başka şeyler olsa gerektir. Bu şeyler de, herhalde yine biz düşünüyoruz ki öyle programatik şeyler değildir. Ülkenin özgül koşullarıyla çok yakından ilgili şeylerdir sanırız.

Türkiye’deki Marksist hareketleri diğer devrimci hareketlerden ayıran birkaç temel unsur bulunuyor. Yani Türkiye politik tarihine bakarak Türkiye’de Marksizmi birkaç temel noktadan hareketle belirleyebiliriz: Kürt sorununa yaklaşım, Kemalizme yaklaşım ve herhalde son yıllarda öne çıkan bir unsur olarak da laiklik, aydınlanmacılık, İslam ve benzerlerine, bu bağlamda günümüz dünya konjonktürüne yaklaşım. Marksist olan özneleri, Marksist devrimcileri tarif etmek, ayrıştırmak herhalde Türkiye için böyle mümkündür. Dikkat ederseniz biz burada operasyonel bir ayrım yapıyoruz, yani teorisist denilen Teori ve Politika hiç de teorik ayrımlar yapmıyor görüyorsunuz! Marksist devrimciliği diğerlerinden ayırırken teorisist ayrımlar yapmıyoruz çünkü gerçekle teorisist ilişkiler kurmuyoruz. Bilim ve politika arasında yaptığımız ayrım, aralarına koyduğumuz epistemolojik engel bizi böyle sorunlardan kurtarıyor.

Sovyet devrimi olduğu zaman, ne Gramsci gibi “Kapital’e karşı devrim” diyoruz, yani Kapital’i reddedip devrimi savunuyoruz, ne de Kautsky gibi Kapital’e uymadığı için devrimi reddedip Kapital’i savunuyoruz. Biliyoruz ki, Sovyet Devrimi Kapital’e uymak zorunda değil! Devrimi savunmak için Kapital’i reddetmek gerekmediği gibi, Kapital’i savunmak için de devrimi reddetmek gerekmez. Bizim bahsettiğimiz bilim ve politika arasındaki ayrımın en net, ve belki en karikatürize edilmiş anlatımı böyle yapılabilir sanırım.

Bu temelde düşünüp bu temelde tanımlıyoruz devrimciliği ve tabii ki Marksizmi, diyebilirim. Arkadaşların devrimciliğe ve Marksizme ilişkin ifadelerinde bazen bu tür tasniflerin dikkate alınmaması gibi şeyler gördüğüm için tüm bunları deme gereği hissettim.

Yine, bizim tabii ki gene bu bilim ile politika arasında yaptığımız ayrım temelinde, süreç’e an’da müdahale etmek gibi şeylerle aramıza net bir çizgi koyduğumuz açık. Süreç ile an’ı ayırıyoruz. Süreç anlar toplamı değildir diyoruz, aynen noktaların toplamının bir doğru olmaması gibi, doğruyu kaça bölerseniz bölün nokta yapamayacağınız, doğru hep doğru kalacağı gibi. Yani süreç ile an arasında geçmiş-şimdi-gelecek diyalektiği kuran bildiğimiz pozitivist, rasyonel zaman tanımı ile bu işler hallolmaz bizce. Zaman geçmiş, bugün, gelecek üçlüsüyle tanımlanmamalı, geçmiş ve gelecekle ifade olunacak bir süreç ve bugünün karşılığı olan an ile ifade edilmeli. Bu ayrım temelinde bazı analizler yapmanın Marksizm temelinde bazı sorunlara çözüm bulmak anlamında işlevli olduğunu düşünüyoruz.

Biz şu tür konularda netiz: mesela, “tarihin öznesi kimdir” gibi bir soru sorulduğu zaman, biz diyoruz ki “Soru yanlış, değiştirin. Tarih öznesiz ve ereksiz bir süreçtir”. Yani biz metodolojisine içkin bir cevabı bulunan böyle bir soruya cevap vermeyiz. Eğer tarihin motoru üretici güçlerse, tarih zorunlu olarak tarih bilimsel bazı gelişmelerle gelişiyor ve bir yerlere gidiyorsa özneden bahsedemeyiz. Dolayısıyla bu soruya cevap vermek gereksizleşir.

Ama biz tabii ki Engels’in “tarih zorunluluktan özgürlüğe giden bir süreçtir” anlayışıyla ayrışıyoruz, Engels’teki bu anlayışı kabul etmiyoruz, doğrudur. Biz, tarihi insanlar yapar ya da tarihi şu sınıf yapar gibi anlayışlarla ayrışıyoruz. Biz, “devrimler yapılmaz olur” diyoruz, ama konjonktürde konuştuğumuz zaman da devrimleri yaparız, “devrimler olmaz yapılır” diyoruz. Bu tür ayrımlarla, kendimizi ifade etmiş oluyoruz. Mesela, “son kerte” sadece Engels’te vardır, Marx’ta yoktur. Marx belirleme ilişkisinden son kertesiz bahseder. Tesadüf olamaz herhalde ve biz bunu önemsiyoruz. Ama bu Marx ile Engels’i ayırdığımız anlamında kesinlikle anlaşılmamalıdır, biz onları, Kıvılcımlı’nın dediği anlamda Marx-Engels isimli tek bir kişi olarak anlıyor, hep o tek insana atıfta bulunuyoruz. Bu bağlamda hiçbir tereddüdümüz yok.

……

ALİ OSMAN ALAYOĞLU- Yani tarihi anlatırken hiç insanlar olur mu? Değil mi? Feodalizmin nasıl doğup nasıl bittiğinde Spartaküs’ün yeri olur mu? Feodalizm bir şekilde doğar. Belli üretici güçler, üretim ilişkileri, bunlar arasındaki çelişkiler toplamıdır ve bir gün biter. Kapitalizm, bir şekilde doğar. Belli üretim ilişkileri, üretici güçler ve bunlar arasındaki çelişkiler toplamıdır, gelişir biter. Bu kadar açık! Böyle bir tarihte bireyler yer almaz, tarih o yüzden öznesiz ve ereksiz bir süreçtir zaten. Tarihin öznesi herhangi bir sınıftır diyemeyiz, tarih öznelerle anlatılmaz! Sınıflar mücadelesi olarak anlatılır toplumsal formasyon düzeyinde mesele, ama bu sınıfın özne olduğu anlamına gelmez ki. Üstelik toplumsal formasyon düzeyi de üretici güçler düzeyine bağlıdır. Üretici güçlerin üretim ilişkilerini, üretim ilişkilerinin de toplumsal formasyonu belirlediği tespiti Marx’ta bulunan ve bizlerin tok sesle savunabileceği bir şeydir. Bu durumda, sınıfsal mücadeleyi üretici güçler belirler dememiz gerekir. Hiç üretici güçlerden özne olur mu?

“Tarih öznesiz ve ereksiz bir süreçtir” demek, hiç politik olarak “tamam anlaşıldı, siz öznesiz, öznenin olmadığı bir politik mücadele tanımlıyorsunuz” anlamına gelir mi? Mesela, “sosyalizm zorunlu olarak gelecektir” demek, “iyi o zaman mücadele etmeye gerek yok, nasılsa gelecek” demek olur mu? Yani bu kadar doğrusal, bu kadar bire bir çıkan sonuçlar mı var? Mesela, insanlar şöyle de yapabilirler; “yenildik, ama zorunlu olarak sosyalizm gelecek, mücadeleye devam etmeliyiz” deyip umutlanarak mücadeleye devam edebilirler. Ya da “sosyalizm gelmeyebilir, görünen o ki gelmeme ihtimali epey yüksek, biz en iyisi bırakalım bu işi” deyip bırakabilirler. Kısaca şunu demek istiyorum, sosyalizmin zorunlu olarak geleceğini söylemek ya da aksini belirtmek mücadeleye ilişkin olumlu ya da olumsuz sosyal sonuçlar çıkarmaz. Birbirini reddedecek birçok olumlu ve olumsuz örnek bulunabilir. Bu tür olgusal şeyler hiçbir şeyin reddi için gerekçe olamaz!

Şimdi ”tarih öznesiz ve ereksiz bir süreçtir” sözü, gerçekliğe ilişkin, politik özneye ilişkin bir şeyi, politik öznenin reddini ifade ediyor değil ki. Onunla çok ilgisiz bir yerde duruyor. Bilim ile politika, süreç ile an arasındaki ayrımları yaparak, ayrı ayrı düzeylere ilişkin konuşulduğunu bilerek tartışmak lazım sanırım.

 

OTURUM BAŞKANI- Söz almak isteyen var mı arkadaşlar?

MEHMET GÜNEŞ- Çok özet bir şey söylemek istiyorum: Şimdi burada şeye giriyoruz, yani kuyunun içine giriyoruz. Meleklerin cinsiyetini tartışmaya gider burası.

OTURUM BAŞKANI- Vallahi bence meleklerin cinsiyeti tartışılmayacak kadar açık, ama ben kişisel bu konuların Türkiye’de devrimci hareket tarafından çok da tartışılmadı­ğını düşünüyorum. Şimdi, Marx’ın kendisi, sanıyorum Kapi- tal’de "şiddet başlı başına ekonomik bir güçtür” ifadesini kullanıyor. Yani bir Müslüman o şiddeti kullanıyorsa, dev­rimci bir tarzda eyleme geçmişse, onun özne olmadığını sen bilimsel ... reddedemezsin. Marx da bunu reddetmemiştir aslında.

MEHMET GÜNEŞ- O arkadaşımız, “böyle bir gerçeklik ol muştur” diyor, yani proletarya onun öncülüğü ve benzeri sınıf mevziinde, bu ikisi farklı bir düzey. Proletaryanın ken disi de tarihi toplumsal gelişmenin ürünüdür. Tarih sınıf mü cadelelerinin ürünüdür, ama bu tarihin kendi nesnel gerçek liğinin bir parçası olarak vardır sınıf mücadeleleri, birinin karşısında diğerinin önünde durabilen bir şey değildir. Şim di, proletarya diye bir şey de nesnel gerçektir. Marx’ın bir sözü var; “Allah beni Marksistlerden korusun” diyor. Bunlar hangi tür Marksistler, bunu anlamak lazım, tartışan Mark sistler olduğunu sanmıyorum bunların, yani mücadele içinde olanlar için söylemiyorum başka bir alan vardır. Bir de Marksizm alanında Marksizm adına yapılanlar diye bir mev zu var. Marksizm, adı anılınca bütün sorunları kesen bir şey değil

İBRAHİM HOROZ- Komünist özne olmadan proletarya devrimi pekala olabilir diyorsunuz, proleter devrim için komünist özne zorunlu değildir diyorsunuz, bunu biraz açar mısınız?

ALİ OSMAN ALAYOĞLU- Şimdi, Lenin “devrim yapılmaz, olur” derken bir tür nesnelliğe işaret ediyor, bu önemli. Böy lece Lenin Marksizmin bilim ayağına işaret etmiş oluyor. Yani objektif toplumsal gerçekliğin determinist gelişimini vurguluyor. Yani Lenin denilen kişi, dünya savaşı olmasaydı devrim yapamazdı arkadaşlar. Ama diğer bir nokta da şu tabii ki; konjonktürel konuştuğumuzda, artık süreçten çıktı ğımızda, tarih bilimsel bir analizle değil de, Marx’ın Kapi tal’de yaptığı gibi ya da Rusya’da kapitalizmin gelişimini yazarken Lenin’in yaptığı gibi değil de, başka bir alandan konuştuğumuzda devrimler olmaz, yapılır. Bunu Lenin de der zaten. Peki devrimleri kim yapar? Hiç de sınıf yapmaz, devrimci özne yapar! İşte o zaman komünist özne devreye girebilir ya da bir başka yerde başka bir özne de devreye girebilir, devrim yapabilir. Nitekim yaptı da. Bizim toplumsal cı, öncü politikayı görmeyen eğilimlerle hiçbir ilişkimiz yok, sınıf kendi kendine devrim yapar gibi şeyler demeyiz, hiç böyle şey olur mu?

İBRAHİM HOROZ- Bizim anlayışımıza göre, başarılı dev rimler ve sosyalist iktidarlar için Marksist öznelerin varlığı zorunlu değildir, ama söz konusu ortak anlayışa göre, yani başkalarına göre zorunludur, yani bizim cümle bu, başarılı bir sosyalist iktidar için Marksist olma zorunlu değildir diyorsunuz. Kim yapıyor peki bu başarılı, bak dikkat edin demin o söylediğinizde sadece devrimci durum olur, başarılı bir devrim olur demiyor ki, devrimci durum nesnel bir du rumdur diyor, evet devrimci durum partilerin sınıfsal İrade sinden bağımsız olarak oluşur, ama devrim olur demek farklı bir şey, yani burada mutlaka devrimin niteliğine göre bir özne devreye girmesi gerekir ki devrim olsun, yani bence Lenin’in o söylediği de, yani başarılı bir devrim için Marksist özne zorunlu değildir tanımı arasında bir ilişki yok bence.

METİN KAYAOĞLU- Şimdi tartışmalardan da anlaşılıyor ki bu özne, devrimci özne, determinizm çok verimli meseleler. Belli başlı konuların başında geliyor bunlar, biz bunu tartışalım, biz bunu sizlerle tartışalım, izleyiciler açısından, panelistler açısından söylüyorum.

Bundan sonra diyeceğim şu; devrim yapmak için, kapitalizm koşullarında devrimin olabilmesi için, devrime önderlik edecek güçler için özel bir ideolojik donanım gerekir. Özel ideolojik donanım nedir? Marksist olmak ve sosyalist olmak devrim yapmak için gerekebilir, İslamcı olmak da devrim yapmak için gerekebilir, eğer kapitalizmin yerini başka bir üretim tarzına bırakacağı esprisi bu hareketin zorunluluğuna, nedenselliğine vurgu yapıyorsa, bu hareket zaten gerekli gördüğü ve ihtiyaç duyacağı taşıyıcı özneyi yaratır zorunlu olarak. Biz buradan hareketle, Marksizm adıyla vücut bulmuş ideoloji, doktrin kapitalizm için zorunlu mu diye bir bir önermede bulunuruz, ama kapitalizme karşı mücadele edecek öznelerin yaratılması kapitalizmin zorunlu gereğidir diye de önermede bulunuruz.

Marksizm dediğimiz yapının Marksizm adıyla, o adla ortaya çıkmış olması zorunluluğu yok bizim anlayışımız gereği, ama kapitalizme karşı mücadele karşı, yani kapitalizmin iç çelişkileri kapitalist sürecin tarzı içerisinde, kapitalist üretici bir kapitalizm yarattığı üretici güçlerle, kapitalizm’in yarattığı üretim ilişkilerinin çelişkinin toplumsal taşıyıcılarını ortaya koymak üzere, ideolojik düzlemde birtakım özneler zorunlu bir sürecin ürünüdür, yani kapitalizm zorunlu olarak, yanlış bir indirgemede bulunarak söylüyorum, biz olmasak da birtakım özneler kendini kapitalizme düşman belleyen, somut olarak, kendini kapitalist devlete düşman belleyen, birtakım özneler ve topluluklar yaratacaklar. Yerini başka bir üretim tarzına zorunlu olarak bırakacağı esprisi çerçevesinde biz anlıyoruz bütün bunları. Dolayısıyla, devrim için, sosyalist bir devrim için dahi Marksist bir ideolojik donanıma sahip olmak gerekmiyor, kendine Marksist diyen özneler gerekmiyor. Bugün, Küba’daki siyasal önderliğin Marksist olduğunu kabul etmeyebiliriz, kabul etmek zorunda değiliz, ama Küba’nın verili durumunu sosyalizm deneyimleri bağlamında değerlendirmekten de kaçınamayız objektif bir gerçek olarak. Bizim eski paradigmamız şu idi; bir sosyalist devrime ancak komünistler önderlik edebilir ve ancak komünist önderlikten yola çıkarak bir ülkenin sosyalist olup olmadığına karar veririz. Şimdi başka bir şeyi ifade ediyoruz, herhalde hepimiz bunda ortağız ya da bu tartışmayı ortak bir zeminden yürütme konusunda daha iyi bir yerde bulunduğumuzu varsayabiliriz. Sosyalizm deneyimleri diye ifade edebileceğimiz, gerçekte sosyalizm olup olmadığı tartışmasını dahi içeren tartışmayı, bütün bu süreçlerde öznelerin Marksist, komünist olup olmadıkları tartışmasından yapabiliriz.

Bir şey daha söylemek istiyorum: Tarih sınıflar mücadelesidir de bizce… Kabul ediyoruz, ama bu kısmi bir şey, yani Marksizmin açtığı ufuk açısından bu zayıf bir önerme. Aslında bu önerme Marksizme has bir önerme de değildir hatırlarsanız, ama bugün hangi Marksiste sorsanız tarihin sınıflar mücadelesi tarihi olduğunu ve sınıfların özne olduğunu, dolayısıyla öznenin de bilinçli özne olduğunu ifade eder. Biz bunların hepsine karşı bir duruş sergilemeye çalışıyoruz. Tarih sınıflar mücadelesi mi? Esasen Kapital adındaki metin varoldukça, tarih sınıfsaldır önermesi zayıf bir önermedir açıkçası. Tarih üretici güçler ve üretim ilişkilerinin mücadelesinin tarihidir; sınıflar, ideolojik özneler, politik özneler bunun daha yalın kat, bunun daha biçimde küçük yansımalarıdır. Özne sınıf diye ifade edilen şey, özne tanımına uymuyor. Özne, bilerek ve belli bir amaçla hareket eden bir varlığa ilişkindir, sınıf diye bir özne bu anlamda nasıl olabilir?

Marksistler bizim katılmadığımız anlamda şunu yaparlar. Marx’ın ifade ettiği anlamda bilimsel sınıf kavramını alırlar, o kavrama bilinçli devrimci öznelik niteliği koyarlar. Biz bunların hepsinin bir karıştırma, bir çorba olduğunu düşünüyoruz. Bir kere, Marx’ın tarif ettiği sınıfın özne olabilme imkânı yoktur, o genel bir bilimsel kavram, yani bir yerde tutacağımız, belgesini ortaya koyabileceğimiz bir gerçek yok ortada, böyle bir şey yok. Dolayısıyla, biz şunu geçici bir ifade olarak kabul ederiz; “tarih sınıflar mücadelesi tarihidir”. Peki, bunda özne nedir diye sorarız. Ali Osman çok güzel ifade etti, zaten özne nedir sorusu ya da tarihi kim yapar sorusu özneci bir sorudur, yani Marksizmin o tarihin nedensel ve zorunlu hareket ettiği önermesini reddeden bir sorudur. Biz bu yaklaşımın Marksistliğini gerekçelendirebiliriz, ama Marksistlerin de büyük bir kısmı bu sorunu kabul ettiği için, bu soruyu sorduğu için, hani “yaygın yanlış doğrudur” gibi bir şey oluyor ve biz bunu veri kabul ediyor ve bununla mücadele etmeye çalışıyoruz. Sınıf özne olarak tarif edebileceğimiz felsefi özne, nesnel özne, dinsel özne, politik özne nasıl ifade ediyorsanız edin, sınıf diye tabir edilen şeyin bunu karşılaması mümkün değil. Ama mesela parti karşılayabiliyor, niye? Çok açık, partinin bir planı, programı var, örgütlü bir çabası var, bir hareket tarzı var gibi, bu tür şeylerle ortaya çıkıyor. Bununla biz ayrımı biraz daha şöyle yapıyoruz: Konjonktürel parti ile tarihsel parti. Tabii bu ikisinde kastedilen şey de farklı olacaktır. Bilimsel alanda yapılan özne tartışmasıyla, felsefi alanda yapılan özne tartışmasını bambaşka nitelikler olarak ele alıyoruz. Yaygın Marksist anlayışta, bu ayrıma hiçbir şekilde dikkat edilmiyor. Biz politik konjonktürün özne tartışmasını tam da sizlerin anladığı tarzda yapıyoruz ve kabul ediyoruz. Ama bilimsel alanın özne tartışmasının çok başka bir yerde olduğunu ifade etme gayretindeyiz.

ALİ OSMAN ALAYOĞLU- Bu zor bir soru. Bir inanış var, o inanışta galiba tanrının tahtının 1917 yılında kurulduğu söyleniyor. Bence böyle şeyler söylememek gerekir. Bu tür konularda net bir tarih verilmez, dolayısıyla Marksizmin krizi de herhalde 1917 gibi net tarihlerin verilebileceği bir za manda başlamamıştır.

Marksizmde, teori-politika-pratik bütünlüğün oluştuğu anlar genelde çok seyrektir, ama güçlü etkiler yaratacak şekilde var olmuştur. Bunların da en büyüğü Sovyet Devri-mi’nin, Bolşevik Devrimi'nin olduğu zamandır. Bolşevik Dev rimi ile beraber bir tür teori-politika-pratik bütünlüğü, üst üste gelme, denk düşme hali genel olarak Marksizm alanında doğdu, oluştu. Bu birliktelik, bizce ihmal edilemez, önemli bir süre boyunca Marksizm için tek kabul edilebilir gerçek oldu ve o şekilde var oldu. O dönemde Marksist olanlar 3. Enter nasyonal’in içinde olanlardır. Bu doğru ve savunulması gereken bir tespittir. 3. Entemasyonal’de olmayanlar Marksist olmayanlardır. Yani gerçek bu kadar çıplak, net bir gerçek.

Peki bu buluşma nasıl, oluyor? Doğru ya da yanlış ol sun bir teoriyle, bir pratiğin buluşması şeklinde oluyor. Doğ ru teori doğru pratiğini buldu tarzı değil, bir başka şekilde oluşuyor. Sovyet Devrimi ile birlikte, doğru ya da yanlış bir Marksist teori ile doğru ya da yanlış bir Marksist pratiğin birliği, bütünleşikliği sonucu doğan şey dünya konjonktürel anlamda bir etki yarattı ve Marksizmi net bir şekilde tanımladı. Marksist olanlarla olmayanları ayırdı. Olayı böyle an lamamız gerekir.

Şimdi, Marksizmin krizini İkinci Dünya Savaşı’na ka dar uzatanlar da var. Üstelik bunu yapanların Marksizmin krizine ilişkin güçlü gerekçeleri de bulunuyor bizce. Ama en azından şöyle söyleyebilir; Çin devrimi ile beraber Marksizme ağırlıklı olarak devrimcilik yönünden olmak üze re gelen güçlü bir müdahale var. Bu müdahalenin yarattığı bir parçahlık var. Bu gayet açık. Haliyle, bir kriz durumundan bahsedilebilir. Ama şunu belirtmek gerekir ki, Çin Devrimi ile, Mao ile beraber, Sovyet Devrimi’nde Lenin ile beraber olduğu denli yaygın ve büyük, o güçte dünya konjonktürünü etkileyen bir sonuç doğmadı. Mao’dan sonra da hâlâ Lenin dağını rahatlıkla görebiliyoruz. Mao’nun yarattığı bütünlük, Lenin bütünlüğüne yaslanıyor. Ama mesela, o zamanlarda artık 3. Entemasyonal’de olanlar Marksist olmayanlar değil vb. ayrımlar geçersizleşmeye başlıyor. Mesela, Maocu en ternasyonal devreye giriyor.

Krizin en tipik görüntüsü sanırım Batı Marksizminin kendisidir. “Batı Marksizmi pratiksiz bir Marksizmdir” sapta ması vardır. Batı Marksizmi pratiğin olmadığı bir konjonktür de doğan hastalıklı Marksizmdir, denir. Yani objektif bir du rumun sonucu doğan pratiksiz bir Marksizm. Ama bu hasta lıklı halin yarattığı olumlulukları, Marksist teoriye ilişkin çıktı ları gözden kaçırmamamız gerekir. Nitekim Marksizmin krizine ilişkin Batı Marksizminin söylediği önemli birçok şey de vardır.

Marksizmin krizine ilişkin en net ifadeler sanırım 68 olayları ve sonrasında hissedilir ve tok bir şekilde dile geti rilmeye başlanıyor. Yani 68 yükselişi, biraz da Marksizmin yükselişi anlamına gelemiyor, hatta bir tür ters orantılılık içeriyor.

Kısaca şunu söylemek istiyorum: Marksizmin krizine ilişkin, “Marksizmin krizi” diye bir dosya yapmıştık, orada da tartıştık, bir krizi 50-60 yıl uzatmak abartılı bir şey olur. Ama sosyalizm deneyimlerinin yıkılışıyla beraber kriz oldu demek de çok eksikli bir şey, çok kısa bir tarihe gönderme yapma olur. Çünkü, o zamana kadar her şey güllük gülistanlıktı da o günden sonra her şey bozuldu gibi bir anlam içerir. Olsa olsa krizin derinleşmesi, somutlaşması anlamında algılana bilir sanırım. Sosyalizm deneyimlerinin yıkılışı sürecini böyle anlayarak, böyle bir dönemlendirme ile ya da böyle bir algı layışı içeren tartışmayla Marksizmin krizi denilen şeyi konu şuyor olmak lazım, diye düşünüyorum.

MEHMET GÜNEŞ- Yani tren kaçıyor demiyorum, öyle bir şey söylemiyorum, fakat şöyle bir örnek vermek istiyorum: bu tartışmaları çok daha zenginleştirelim, geliştirelim, kendi gruplar dünyamızda yapılan işleri de yapalım, ilerletelim. Ama şunu görelim, ciddi ve onarılması çok büyük devrimcileşme gerektiren büyük bir kopukluk var kitlelerle devrimci hareket arasında. Biz bu odada tartışırken dışarıda fırtına çıkmış, şimşek çakıyor, gürültü hırla gidiyor ama içerdeki hengame o boyutta ki, bizi de süpürüp götürecek selin uğultusunu duyamıyoruz. Bir nevi afyonlanmış gibi kaderimizi bekliyoruz. Biz,  20-30-40 yıl neyse.. dövüşe vuruşa, yene yenile, çekile ilerleye geldiğimiz böyle derme çatma gecekondularımızda rahatız. Ama işte onlar da elden gidiyor, bu gelen fırtına bu odayı da basacak ve götürecek. Böyle bir dönem geliyor. Bizim dünyamız şuna dönüşüyor: Bütün teorik tartışmalarımız, fiili pratik faaliyetlerimiz, kendimize verdiğimiz büyük misyonlar başka bir şey haline dönüşüyor, yani afaki tartışmalara ve bize has bir dünyaya asıl o gerçeğin ötesine düşmüş oluyoruz. Teori ve Politika’nın teorik tartışması, tartışma olarak kaldıkça anlamsızlaşır, ve belirli pratik faaliyete de olanak vermez. Birbirinin karşısına koyarak söylemiyorum, felaket bir şey de değil, ama 30 yıldır söylediklerimizi ve yaptıklarımızı tekrar ederek alabileceğimiz bir adım bile yol yok.

Bir 12 Eylül, harala gürele giden, kafa göz kopararak süren hemen tüm tartışmaları bitirdi. Şimdi bulunduğumuz binayı dört tarafından yangın sarmış, biz içerde mefruşatın nasıl yerleştirileceğini tartışıyoruz. Biraz abartma gibi gelebilir ama bunlara devam edemeyiz. Sonuç olarak seçtiğimiz hedefler bizi geleceğe bağlayan güçlü bir çıkışın eşiğine de taşıyabilir. Varolan düzeyden daha ileri bir düzeye sıçramak gelecek perspektifimizle yakından ilgilidir. Geldiğimiz veya içinden geçtiğimiz dönem artık devam ettirilemez. Duvarların ötesine geçiş daha güçlü devrimcileşmeyi dayatıyor.

 

OTURUM BAŞKANI- Evet arkadaşlar; bir alıntı ile tamam lamak istiyorum, Teori ve Politika’nın 12 nci sayısında Vedat Aytaç’ın bir yazısından alıntı: “Bugün Marksizmin yaşayabi leceği iki ayrı alan ve iki ayrı pratiğin imkânlılığı iddiası ile ortaya çıkan Teori ve Politika, pratik politik alandaki Mark sizm’i her an görebileceği bir noktada durmak zorundadır”. Teori ve Politika’ya böyle bir misyon da yüklenmişti, tabii bu 1998 yılında yazılmış, ama bu derginin çıkışından itibaren böyle idi.

Bu sözün arkasında ne kadar durduk, gerçekten çok tartışılır bir konu, çok fazla eksikliklerimizin olduğu, bu pa nellerde de ortaya çıktı. Ama durum sandığımızdan da kötü değil, Teori ve Politika tartışılıyor. Teori ve Politika’nın orta ya attığı fikirler epeyce kavranmış durumda.

Bu paneller, etkileşim noksanlığını, kavrama sorunla rını giderme yönünden iyi bir adım oldu diye düşünüyorum. Siz oradan nasıl görüyorsunuz bilmem, ama ben buradan böyle görüyorum. Gerek İstanbul panelinde, gerek bu pa nelde, böyle bir sonucun çıktığını söylemek mümkün.

Umarız, bu etkileşim, bu diyalog kanalları bundan sonra daha fazla açık olur. Teori ve Politika’nın, devrimci hareketlerin geleceği de bu tip birlikteliklerle devam eder, diyoruz.

Herkese çok teşekkür ediyoruz.

 

 

 

 

 

Okunma 843 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.