Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi ve Politik Sonuçları

Yazan

 

Ali Osman Alayoğlu

 

Hikmet Kıvılcımlı, ardında binlerce sayfa yazı ve uzun bir politik mücadele tarihi bıraktı. Yarattığı teorik ve politik eserin eleştirisi Türkiye devrimci hareketi için önem taşıyor. Kıvılcımlı’dan kalan mirasın ne olduğu ve nasıl edinilebileceği, nesnel bir incelemenin sonucunda belirlenmek durumundadır.

 

Kıvılcımlı’nın direnişçi kişiliği, her içeri girdiğinde alnının akıyla dışarı çıkışı, hepimize kalan önemli bir devrimci miras. Bu kişilik özellikleri hakkında söylenebilecek yeni bir şey kalmadı.

 

Kıvılcımlı, ardılı olmayanların bile hakkını teslim ettiği övülmeye değer bir kişidir. “Daha sonraki Marksçılardan hiçbiri onun vardığı irtifaa çıkamadılar. Düşünen bir adamdı Kıvılcımlı. Hızlı düşünen bir adamdı” diyor Cemil Meriç.

Giriş

Kıvılcımlı’nın, hakkında, söylenecek çok şey olan en belirgin yönlerinden biri, kendisinin “Tarih Tezi” dediği ve belli bir dönemden sonraki tüm teorisini ve 'politik duruş’unu belirleyen çalışmalarıdır. Bunun yanı sıra, mücadeleye başladığı yıldan ölümüne dek süren politik tarihi de, Tarih Tezi ile ifade olunandan ayrı ve önemli unsurlar içerdiği için incelenmelidir.

Kıvılcımlı’nın uzun mücadele tarihi, acımasız bir eleştirinin nesnesi olmak gerekir. Cemil Meriç’in “Kıvılcımlı ülkemizin yetiştirdiği en büyük polemikçilerden biri olmak vasfını uzun zaman sürdürecektir” sözleriyle tanımladığı 'Doktor', en azından kendisinin başkalarına karşı olduğu kadar acımasız olunarak eleştirilmelidir.

“Komünist hareketin tarihsel kazanımları olan örgütsel yapılar, sekt ruhunu aşan ufuklara taşamayacak darlıktadırlar. Sosyo-politik yapının ve Marksizmin acil gereklerini karşılamak, enerjilerini kendi dar ve eksikli dünyalarının acil gereklerine hasreden örgütsel yapıların işi olmaktan çıkmıştır”, “Tarihsel-politik okullar varlık nedenlerini yitirmişlerdir. Onlardan birini baz alarak yükümleri anlamak bile olanaksızdır.”[1] Yükümleri anlamak için geleneklerin ötesine geçebilmek gerekiyor. Ama bu, ‘tüm geleneklerin yaratıcılarını basit bir sahiplenme’ şeklinde gerçekleşen liberal bir tavır olarak anlaşılmamalıdır. Türkiye’nin tüm devrimcilerini sahiplendiğini söyleyerek “yüce gönüllülük” gösteren kimi eklektik, devrimci olamayan, liberal, kültürelci oluşumlar kesin olarak reddedilmelidir.

Kıvılcımlı veya başka biri olsun, geleneklerin yaratıcılarının “yüce adalet” duygularıyla sahiplenilişi ve haklarında geliştirilen duygusal tavırlar da reddedilmelidir. Kıvılcımlı’yı sahiplenen bir kişi olan Demir Küçükaydın, “Onlar (Kıvılcımlı ve kuşağı - A.O.A. -) insanları daha güzel bir dünya umudu için savaşa çağırıyorlardı, bizler ise daha da kötüsünü engellemek için, hiçbir umut kalmadığı için savaşa çağırmak ve savaşmak zorundayız. (...) Bizler ve gelecek kuşaklar adanmışlığı tamamıyla ahlaki bir tavır alışa bağlamak zorundayız”[2] diyor. Küçükaydın umutsuzca, bir yenilmişlik duygusu içinde, ahlaki bir tavır almamızı istiyor. Bu nedenle Kıvılcımlı’dan bize kalan tek şeyin Tarih Tezi olduğunu söylüyor. Tarih Tezi, Küçükaydın için ‘ahlak’ın ifadesi olduğu için önemlidir; Marx’ın kuru, duygusal hezeyanlara kapalı teorisine yeğdir. Kıvılcımlı’nın politik tarihinden ise bize kalan hiçbir şey yoktur. Hele ilk dönem Kıvılcımlı’sı tamamıyla reddedilmelidir. Çünkü onda orijinal hiçbir şey olmadığı gibi; o, tarihin artık yalanladığı bir dönemin ürünüdür. Bu yaklaşımın dağarcığında, tarihten geçmiş tüm iyi niyetli insanlar için söylenecek bol güzel söz ve onların uğradıkları haksızlıklar için dökülecek bol gözyaşı vardır. Bu yaklaşıma, Mehmet Yılmazer, “Koşullara aldırmayan ahlaki bir adanmışlık, politik taktiklere ilgi duymaz”[3] sözleriyle yerinde bir yanıt vermiştir. Ancak, Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’nin -Küçükaydın’ı destekler şekilde- ciddi oranda ahlaki unsurlar içerdiğini, ileride açıklamak üzere, şimdiden söyleyebiliriz. Küçükaydın’ın ahlaki bir temele oturuşu, “bilim” adı altında ahlaki bir Tarih Tezi sahiplenişi, yoktan varolmamıştır. Küçükaydın ihtiyaç duyduğu güçlü temelleri Kıvılcımlı’da rahatlıkla bulabilir.

Ertuğrul Kürkçü, Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’ni analiz etmemesinin sebebini, “Kendim için çok net söyleyeyim, bütün her şey olup bittikten, af çıkıp da herkes gittikten sonra cezaevinde tek başıma kaldığımda, karşıma şöyle bir mesele koydum: Doktor’un Tarih Tezi ile bir şekilde hesaplaşmam gerektiğini düşündüm. Ancak Tarih Tezi’ni önüme aldığımda onunla hesaplaşabilmek için sadece toplum bilimleri değil, aynı zamanda doğa bilimleri alanında da, sadece tarih değil aynı zamanda felsefede de ve nihayet sadece genel teori alanında değil Türkiye’nin toplumsal yapısına ilişkin pratik veriler alanında da o kadar çok fırın ekmek yemem gerekiyordu ki ben bu işi çok sonraya bırakmak gibi bir durumla bırakmak zorunda kaldım”[4] diye açıklıyor. Kürkçü’nün önümüze ulaşılmaz bir yığını, pozitivist bir anlayışla, sanki bir tezi eleştirmek için o tezin bahsettiği her şeyi saptamak ve bilmek gerekiyormuş gibi sunmasının elbette bir anlamı var. Tarih Tezi’ni incelemeye niyeti olmayan birinin, ulaşılması imkansız, ideal ‘tam’lıklar icat ederek işten kaçtığı söylenebilir. Kıvılcımlı’yı abartma tavrının her şeyden önce, Türkiye tarihindeki herkese bir değer biçen, liberal “adil ruh”un ifadesi olduğu söylenmeli. Kıvılcımlı takipçilerinin bu tarz yararsız övgülere prim vermemesi gerekir. Oysa, benzer bir Kıvılcımlı abartısı, Kıvılcımlı ardıllarından olan Barış Doğanay’dan gelir: “Tezleri karşısında takınılan tutum ne olursa olsun, adı bu alandaki çalışmalarıyla anılan bir devrimcinin öğrencilerine, tefeci-bezirgan sermaye üzerine ders vermeye kalkışmak, ukalalık değilse, tereciye tere satmak sayılır.”[5] Biz, tüm ukalalık suçlamalarına rağmen Kıvılcımlı’nın tefeci-bezirgan sermaye kategorisi hakkında söylenecek söz olduğunu düşünüyoruz. Kıvılcımlı’nın bu kategorisi Tarih Tezi’yle ayrılmaz bir şekilde ilişkilidir ve önemli hatalar içermektedir.

Kıvılcımlı’nın politik yazılarıyla Tarih Tezi, hatta 'politik duruş’u arasında ya da proletaryayı temel alışıyla “vurucu güç” tanımlaması arasında bir çelişki veya ilişki olup olmadığı sorularına verilecek olan yanıtlar, Kıvılcımlı’nın tanımlanmasında temel bir öneme sahiptir.

Biz, Kıvılcımlı’nın ‘parti’li olduğu TKP’deki dönemleriyle; yani, Yol 1 ve Yol 2’yi üreten varoluşuyla, Tarih Tezi ile karakterize olan ve özellikle 60 sonrası politik duruşunda görüntüsünü bulan ‘parti’siz varoluşu arasında kategorik bir ayrım yapmak gerektiğini düşünüyoruz. Kıvılcımlı, özgün olmaya çalışmadığı, bolşevik, III. Enternasyonalci dönemlerinde özgün sonuçlara ulaşmıştır. Özgün olmaya çalıştığı dönemler ise hem teorik hem de politik açıdan başarılı olamayan, özellikle politik açıdan, -tüm kişisel tarihine rağmen- devrimci olamayan bir pratik doğurmuştur.

Bu yazı, ‘iki Kıvılcımlı’ ayrımını temel alarak, öncelikle Tarih Tezi’nin eleştirisini gerçekleştirmeye çalışacak. Ardından, bu eleştiri çerçevesinde Kıvılcımlı’nın 'politik duruş’u tartışılacak. Bu tartışma Yol’ların Kıvılcımlı’sını da gündeme getirecek.

1- Tarih Tezi’nin Kavram ve Kategorileri

Kıvılcımlı, Marx’ın kapitalizmin yüzündeki peçeyi kaldırdığını ve dogmatik olmayan Marksistlerin de kapitalizm-öncesi toplumsal formasyonların peçesini kaldırmak gibi bir görevinin olduğunu, çünkü Marx’ın buna ömrünün yetmediğini söyleyerek işe koyulur. Ortaya çıkan ürün, Kıvılcımlı’nın, daha sonraları, eleştirilmediği ve görmezden gelindiği için çok kızdığı, biraz da hayal kırıklığına uğradığı Tarih Tezi’dir.

Tarih Tezi; 'sosyal devrim', 'tarihsel devrim', 'barbarlar', 'tefeci-bezirgan sermaye', 'üretici güçler' ('teknik', 'coğrafya', 'tarih', 'insan'), 'rönesans', 'barbar aşısı', 'iç dinamik', 'dış dinamik'; hatta, 'eşit', 'hür', 'yiğit' gibi kavram ve terimler üzerine oturur. Marx'ın eserinde bu terimler ya yoktur, ya da Kıvılcımlı'nın onlara verdiği anlam, Marx'ınkinden oldukça farklı görünür; ama asıl önemlisi, Tarih Tezi boyunca, lafzi olanlar dışında, Marx’la ilişkisinin kurulamamasıdır. Tarih Tezi, Marksist olduğunu iddia eden ama Marksizmle dışsal bir etkileşim içinde olan, dolayısıyla her ilişkilendirmenin eklektik bir sonuca vardığı bir tezdir.

Tarih Tezi, kapitalizm-öncesi toplumsal formasyonların gelişimini barbarlarla medeniyet arasındaki ilişki ve çelişkiyle açıklar. Kıvılcımlı’nın sisteminde barbarlar ‘iyi’yi, medeniyet ‘kötü’yü temsil eder. Medeniyetteki asıl ‘kötü’ ise, tüm medeniyeti yozlaştırıp çürüten tefeci-bezirgan sermayedir.

Tarih Tezi’ni şu şekilde özetlemek mümkündür: Kapitalizm-öncesi toplumlarda sınıflar arasındaki çelişkiler iç dinamiklerle çözülemez. Bu nedenle medeniyetler içindeki çelişkiler dış dinamiklerin (barbarların) müdahalesine ihtiyaç duyar ve medeniyet yıkılır. Ve bir başka yerde bir başka medeniyet doğar; bu tarihsel devrimdir. Bir medeniyeti yıkanlar eğer tarihsel devrimdeki gibi yukarı barbarlıktan değil de orta barbarlıktan geliyorsa ‘rönesans’ olur, medeniyet barbar aşısıyla yeniden diriltilir. Medeniyetler iç dinamikleriyle devrim yapamadıkları için yozlaşırlar. Bu yozlaşmaya yol açan temel unsur, tefeci-bezirgan sermayedir. Medeniyetin yozlaşan manevi üretici güçleri (insan ve tarih üretici güçleri) yerine, barbarlıktan taze manevi üretici güçler gelir.

Altyapı-üstyapı ilişkisi ve üretici güçler

Teori ve Politika sayfalarında, bir süredir, altyapı ile üstyapı arasındaki ilişki, altyapının her koşulda belirleyen olduğu anlayışıyla yer alıyor. Üstyapıyı özgürlükler, altyapıyı zorunluluklar alanı yapan; toplumsal formasyonu üstyapılaştırarak, “söylem” kategorisine kadar uzanan bir çeşit “ideolojizm” savunan post-Maksizmin desteğini Marksistlerin ikircikli, çift ontolojiye dayanan tavrından da aldıkları ortaya konuluyor. Altyapı-üstyapı mecazlarıyla yapılan tartışmanın, bilimle politika arasındaki ilişki sorunuyla doğrudan bağlantılı olduğu söyleniyor. An’ı süreçleştirmek veya süreci anlaştırmakla sonuçlanan yaklaşımların bu mecazlarla ilişkisi gösteriliyor. İşte, tüm bu tartışmalar, Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’nin toplumsal formasyonu nasıl tanımladığı, dolayısıyla bu teorinin politik anlamı üzerine konuşurken de gündeme gelecektir. Yazının çerçevesi, Teori ve Politika’da bilimle politikanın kategorik ayrılığına ilişkin yaklaşımların veri alınması üzerinden çizilmiştir ve Kıvılcımlı’ya dönük saptamalar bu çerçeveden yapılacaktır.

Kıvılcımlı da her Marksist gibi, ekonominin son kertede de olsa belirleyen olduğunu kabul eder ve Marx’a göndermeler yapar. Ancak, Kıvılcımlı’nın belirleme ilişkisini kabul edişi büyük bir kararlılık içermez. En kararlı olduğu zamanlarda, Tarihin temeli üretimdir: Çatışmalı olaylar, hangi gerekçeyle, ne biçimde sahneye çıkarlarsa çıksınlar, en son duruşmada üretici güçleri yansıtır. Medeniyet başlayalı, insan toplumlarında hiçbir olay, ekonomi ölçüsünde geniş etkili olamamıştır”[6], “İnsan bilinci istediği kadar çırpınsın, toplum gidişi kendi ekonomi temeline göre gittiği yoldan şaşmaz”[7] diyen Kıvılcımlı, daha çok, üretici güçlerin (ekonominin değil) son kertede belirlediğine vurgu yapar ve “Hiç değilse bugüne dek, son söz üretici güçlerin olmuştur”[8] sözleriyle bu belirlemenin belli dönemlerde değişebileceğini ima eder. Onun ‘üretici güçler’deki ısrarı, kendi üretici güçler teorisine yapılan bir gönderme olarak anlaşılabilir.

Ancak, Kıvılcımlı’nın, belirlemeden çok ‘karşılıklı etkileşim’ taraftarı olduğu söylenmelidir. O, genellikle altyapı ile üstyapı arasında paralel bir ilişki kurar ve son kertede belirlemeyi fiili olarak yadsır: “Elbet, kültür de ekonomiden çıkar, ekonomi de kültürden çıkar. Hangisinin önce geleceği, -gökten inmiş vahiy nassı kaatı’ı ile değil- yerine ve zamanına göre az çok değişir.”[9] Hatta, bizzat Marx ve Engels’in de karşılıklı belirlemeyi savunduğunu hiç kaygılanmadan söyler: “Marx Engels’e göre, bilinç biçimleriyle üretici güçler gibi, ikisi ortasında gelişen ekonomi temeli ve üstyapı ilişkileri de bir canlının anatomisi ile fizyolojisi arasında yaylanan en keskin etki - tepki ilişkileri biçiminde canlıdır. Bütün o karşılıklı toplum güçleri hep birden, tıpkı yüksek cebirin iki yanlı kurallarına göre işlerler: Manevi ilişkiler maddi ilişkilerle denk değerliktedirler.”[10]

Bu denkliğin Tarih Tezi’ndeki anlamı, katı ve acımasız ekonomik temele rağmen eyleyen ve kazanan iradi temel, yani üstyapıdır. Kısaca, altyapı zorunluluklar, üstyapı irade ve özgürlükler alanıdır: çift ontoloji.

Kıvılcımlı’da altyapı-üstyapı ile tanımlanan toplumsal formasyona ilişkin sorunları açıkça görmek, genellikle Marksist literatürde kullanılan, yukarıda da kullandığımız terimler aracılığıyla mümkün değildir. Onun dört temel unsura ayırdığı üretici güçler’i içinde her şeyi aramak gerekir.

“Üretici Güçleri başlıca dört bölüme ayırabiliriz:

1- Teknik: Toplumun tabiatla güreşinde kullandığı cansız araçlar ve kullanımları. Aygıtlar, avadanlıklar (aletler, cihazlar) ve metodlar (usuller).

2- Coğrafya: Toplumu doğrudan doğruya dışarıdan, daha doğrusu mekan içinde çevreleyen maddi ortam. İklim, tabiat, v.s.

3- Tarih: Toplumu doğrudan doğruya içeriden, daha doğrusu zaman içinde çevreleyen manevi ortam. Gelenek, görenek kalıntıları, v.s.

4- İnsan: Toplumun gerek dış-maddi ortamını, gerek iç-manevi ortamını teknik-araçla işleyen kollektif aksiyon (topluca eylem), zor ve şiddet anlamlı 'güç', v.s.”[11]

Teknik ve coğrafya maddi, tarih ve insan manevi üretici güçlerdir. Eğer, uyum sınırlarını biraz zorlarsak, maddi üretici güçlerin altyapıyı, manevi üretici güçlerin ise üstyapıyı ifade ettiğini söyleyebiliriz. Yani üretici güçler, Marksizmin klasik eserlerinde olduğu gibi, ekonomik düzey içindeki bir unsur değil, toplumsal formasyonun tümü olmuştur. Bu nedenle Kıvılcımlı, ne zaman, ekonomi, üstyapı vb. kavramlarla konuşmaya kalksa, onun 'üretici güçler'iyle bu kavramların (yani Marksist literatürün) arasında ciddi bir kopukluk hissedilir.

Kıvılcımlı’nın 'üretici güçler’inin Marksist üretici güçler anlayışına aykırılığını ve aykırılığın boyutlarını, dört üretici gücün tek tek incelenmesiyle çok daha net görebiliriz. Öncelikle, coğrafya üretici gücü denilen şey, Marksizmin altyapı tanımlaması içinde bulunmaz. Coğrafya, tarih’in varolabilmesi için bir koşul’dur, yoksa tarihin bir boyut’u değildir. Tarih biliminin bilgi nesneleri içinde coğrafya diye bir şey yoktur. Koşul’u boyut haline getiren Kıvılcımlı, genç Marx’ın “tek bilim” sözlerine de coşkuyla katılır. Çünkü o, doğa bilimleriyle tarih bilimini birleştirme eğiliminde olan bir üretici güçler kategorisinin yaratıcısıdır.

İnsan ve tarih üretici güçleri ise (Kıvılcımlı’nın insani öz’ü tüm sisteminin temel öz’ü yapışını şimdilik parantez içine alarak konuşuyoruz), üstyapısal özellikler içeriyor. Ancak, Marksizmin klasiklerinde görülen üretici güçler tanımlamasında üstyapısal unsurlar da yoktur. Kıvılcımlı’nın çok geniş anlamda bir üretici güçler tanımı yaptığı kesindir. Bu üretici güçler, bırakalım tüm toplumsal formasyonu kapsamayı, coğrafya sayesinde daha da ötelere gider. Kıvılcımlı’nın üretici güçleri altyapı ile üstyapıyı kapsadığı için ikisi arasında herhangi bir öncelik ilişkisi de temel bir önem taşımaz hale geliyor. Bu üretici güçler altyapı ile üstyapı ilişkisini silikleştirir ve böylece ekonominin belirleyenliği anlamsızlaşır. Bu noktadan sonra, tamamıyla üstyapısallaşan, olumsal bir “söylemsel formasyon”a geçmek hiç zor değildir. Kıvılcımlı’nın üretici güçleri Marksist değildir.

Bu üretici güçler, Balibar ve Poulantzas’ın ‘üretim tarzı’na üstyapıyı da katarak yaptıkları yeniden tanımlamayla benzeşir. Tüm toplumsal formasyonun yeniden üretimini ‘üretim tarzı’ diye tanımlayan Balibar, altyapının belirleyenliğini somutlayamadığı, kip farkı gözetmediği sürece ayrımları silikleştirmekten başka bir şey yapmış olmaz. Kıvılcımlı’nın üretici güçleri de böyle bir siliklik yaratır.

Kıvılcımlı'nın 'üretici güçler'i, Balibar ve Poulantzas’ın ‘üretim tarzı’ saptamalarına hiç uzak olmayan Althusser’in üstbelirlemesiyle de benzerlikler taşıyor. Kıvılcımlı’da, 'teknik üretici gücü', son kertede belirleyen olmakla birlikte, hep bir köşede durur. Kıvılcımlı’ya göre, özellikle tekniğin olağanüstü geliştiği kapitalist toplumda, tarihi diğer üç üretici gücü gözardı ederek rahatlıkla açıklayabiliriz. Fakat, kapitalizm-öncesi dönemlere gelindiğinde işler değişir. Teknik o dönemlerde çok yavaş gelişmiştir ve “Buna karşılık: (...) İnsanca kollektif aksiyon teknikten hızlı davranmıştır, denilebilir. Onun için, özellikle antika tarihte, dört küme üretici güçlerin dördünü birden hesaba katmak gerekir”[12], “Tarih öncesinde toplum alınyazısını çizmekle ağır basan üretici güçler insan ve tarih üretici güçleridir. Ekonomiyi ve üretimi ÜRETİCİ GÜÇLER belirttiğine göre, ortak mülkiyeti insan ve tarih gücü olarak ailenin, Komünün yaratmasında ekonomik olmayan bir yan yoktur”[13] diyen Kıvılcımlı, -teorisinin ekonominin belirleme’siyle uyum sağlaması için, Balibar’ın üretim tarzı mecazını anlatırken belirttiğimizi yapar ve- içinde üstyapısal unsurların bulunduğu kendi üretici güçler’ini Marx’ın üretici güçler-üretim ilişkileri tanımlamasına yerleştirerek, düpedüz üstyapının da ekonomik olduğunu söyler ve tüm ayrımları silikleştirir. Kıvılcımlı için mesela, ilkel toplumda coğrafya kapitalizme oranla çok daha fazla önemlidir. Yani, kapitalizmde belirleyenin teknik olduğu ortadadır ama, bir başka zamanda bir başka üretici güç daha etkili olabilmiştir ve gelecekte de olabilir. Althusser de ekonomiyi tüm dönemlerde son kertede belirleyen yapıp, her toplumsal formasyonda bir başka düzeyin üstbelirleyen olduğunu söylüyor. Kapitalizmde hem son kertede belirleyen hem de üstbelirleyenin ekonomi olduğunu savunuyor. Feodalizmde ise üstbelirleyen bir başka düzeydir. Althusser’in bu yaklaşımının reddi Teori ve Politika sayfalarında yapıldı ve bu yaklaşımın tutarlı bir şekilde Marksist olamayacağı, zorunlu olarak üstyapısalcı bir kavrayışa yol açacağı gösterildi.

Kıvılcımlı'nın takipçilerinden Demir Küçükaydın, “Tarih Tezi, antik tarih boyunca tarihsel sürecin motorunun teknik değil (çünkü binlerce yıl pek az gelişmiştir), insan olduğu önermesine dayanır. Tarih tezi doğrusal gelişimci anlayışlara ölüm darbesi vurur”[14] diyerek, doğrusal bir şekilde ilerlemeyen (siz, determinizmden kurtulmuş olan, diye anlayın), “özgür” toplumsal gelişimi büyük bir zevkle benimsedi. Bu sayede, determinizmden kurtulmuş olan ahlaki bir teori ve ahlaki bir duruş meşrulaşmış oldu. Küçükaydın’ı bu tavrı nedeniyle şiddetle eleştiren Yılmazer ise, tüm “Marksist ayartma”lara rağmen Kıvılcımlı’nın 'üretici güçler’ini reddetmemekte direniyor. Ama, her seferinde, bu üretici güçleri kullanışı eklektik ve ikircikli sonuçlar üretiyor. Kıvılcımlı’nın üretici güçler’ini, “ekonomi, altyapı gibi genel kavramların daha somut elemanları”[15] diye anlayan Yılmazer, günümüzde özellikle tekniğin etkili olduğunu söylerken Kıvılcımlı’yla tamamen uyuşur. Üstelik, tüm bunları, Marksizmi reddetmekte olan, ekonominin belirleyenliğini kaba bulan Murat Belge’yi eleştirmek için kullanır. Marx’ın kaba olmayan bir ekonomik belirleme tanımladığını göstermek ister. Ancak, tüm çaba, teorik açıdan, Murat Belge’yi “yanlışlayamaz”. Hatta onun Althusseryan, üstbelirlenim temelli girişimleriyle uyuşur bile.

Bir zamanlar, Kıvılcımlı’yı klasik Marksizmi tahrip ettiği için eleştiren Belge, Kıvılcımlı’nın üretici güçlerini, Marksist üretici güçlerle uyuşmamakla eleştirirken altyapının belirleyenliğini şu sözlerle savunur: “Marksizm’de genel olarak bildiğimiz şey, özellikle uzun-vadeli analizlerde, altyapının daha fazla önem kazandığıdır.”[16] Belge, ekonomiyi uzun dönemde belirleyen yapıp kısa dönemde bu rolü reddederek Kıvılcımlı’yı eleştirirken tutarlı olamıyordu. Ekonomi, kısa veya uzun, her dönemde belirleyendir.

Althusser’in üstbelirlenim’ini benimseyerek hareket eden Belge, Kıvılcımlı’ya yönelttiği eleştirilerin neredeyse aynısı olan eleştirileri yıllar sonra bir Doktorcudan alır; üstelik, Belge’nin Kıvılcımlı’ya yönelttiği ‘ahlaki’ davranmak eleştirisi de dahil olmak üzere… Tarihin cilvesi işte!

Günümüzde politika’nın yeniden başat olmaya başladığını söyleyerek “daha iyi kapitalizm”e doğru hızla ilerleyen -ve artık Radikal’deki köşesinde pasaportunun her yerinin nasıl mühürle dolduğunu anlatmayı tercih eden- Belge’nin Althusser kaynaklı yaklaşımını şiddetle eleştiren Yılmazer, bu yaklaşımın Kıvılcımlı’nın üretici güçleriyle benzerliğini bir türlü anlayamaz. “Yazara (Murat Belge - A.O.A.-) göre 'altyapı', 'toplumda neyin belirleyici olduğunu' belirler, yani kendisi toplum olaylarını belirlemek yerine, belirleyiciliğini bir türevi ile ortaya koyar, duyurur. Bu türev kapitalizmde 'ekonomi'dir (ne demekse), feodalizmde din, antikitede siyaset”[17] diyen Yılmazer, “kapitalizmde belirleyen teknik’tir (ne demekse), kapitalizm öncesinde ise diğer üretici güçlerin (insan, tarih, coğrafya) belirleyicilikleri gündeme gelir” de diyebilirdi, ama buna bir türlü yanaşmaz. Oysa Yılmazer, Marx’ın ekonominin belirlediğine ilişkin tezlerini savunur ve Belge’nin, Marx’ın altyapı-üstyapı dizilişini bozduğunu söyler. Ancak, inceleme anahtarı olarak ısrarla, Marksizmin altyapı-üstyapı ilişkisini bozan bir başka kişinin, Kıvılcımlı’nın üretici güçlerini önerir. Yılmazer, Belge’deki, Marksizmi tehdit eden, ‘belirleme reddi’ni kavrar ve buna karşı durur, ama kendi geleneğine karşı yeterince nesnel davranamaz. Oysa, Yılmazer’in, o kadar yerinde saptamaları vardır ki, Kıvılcımlı’nın üretici güçler teorisine birebir uygulanabilir: “Teknik gelişimle insanı karşı karşıya koymak Yeşilcilerin işi olabilir, ama bilimsel sosyalistlerin değil. Marx’ın üretici güçler teorisinden şu ya da bu nedenle kopuşmanın ilk tipik sonucu, sosyalizmin ahlaki yönünü öne çıkartmak oluyor. 'Teknik korkusu', devrimciliği din seviyesine, devrimcileri de ortaçağ keşişlerine dönüştürüyor.”[18]

Kıvılcımlı’nın toplumsal formasyonu algılayış şeklinin nerelere denk düştüğünü saptayabilmek için yukarıda yapılan kimi benzeştirmeler, birebir bir örtüşme olarak anlaşılmamalıdır. Althusser üstyapısal unsurları hiçbir zaman Kıvılcımlı gibi öz’leştirmemiştir. Onun tüm teorik uğraşı, özcülüğü reddetme üzerine oturmuştur. Kıvılcımlı, belirleme ilişkisini bir kez kaldırdığında, hemen “insanı öz”ü belirleyen olarak ortaya koyar. Kıvılcımlı’da üstyapısal unsurları belirleyen yapan pasajlara bolca rastlanır. Bu öyle bir derecededir ki, tüm Tarih Tezi ahlaki bir temele oturuverir.

Kıvılcımlı’nın, İngiltere’de kapitalizme geçişi incelediği çalışması, Tarih Tezi’nin nerelere vardığının tipik bir örneğidir. Bu kitabın Marksist olmayan içeriği, Marksizmle tanışık olan birinin hemen dikkatini çekecektir. “Her şeyi teknik yarattı, denildi mi, tekniği kimin yarattığı ortaya çıkıyor”[19] diye soran Kıvılcımlı, tekniği kimin yarattığının cevabını da veriyor, “Zeka, teknikten önce kanatlanmış, uçuyordu”[20], zekanın ve tekniğin sahibi “insan”dan başka birisi değildi. Kıvılcımlı’ya göre, “cansız teknik üretici gücü, cansız coğrafya üretici gücü kendi başlarına hiçtirler. Onları, yeryüzü ölçüsünde genişlikler içinde oynatacak AKTİF güç, ancak canlı insandan ve onun tarih davranışından gelebilirdi”[21].

Kıvılcımlı, tüm bu sözleriyle üstyapısalcı kavrayışını açıkça ortaya koyar ve tarihi insan’ın yaptığını ileri sürer. Kıvılcımlı’nın Marx’ına göre, “ekonomik” demek, insanı elinde oynatan cansız aletler demek değildir. Bu tarz bir ekonomik’i modern kapitalizm geliştirmiştir. Sanki kapitalizm öncesinde böyle bir kulluk yokmuş gibi! Kıvılcımlı için, kapitalizm-öncesi insan üretici güçlerinin başatlığında geliştiği için, insanı yok sayanın kapitalizm olması çok doğaldır.

Kıvılcımlı için insancıl üretici güçler pehlivan gibidirler. Acımasız maddi üretici güçlerle güreşmişlerdir.[22] Mesela, eski toplumlardaki kastlaşmayı da insancıl üretici güçler yapmıştır[23] ve elbette yine insan üretici güçleri değiştirir. Kısaca, zorunluluklar alanı olan altyapıyla, özgürlükler alanı olan üstyapı savaşır. Zorunluluklar alanına boyun eğilmesine neden olan ‘kötü’ üstyapılar kast gibi şeyler oluşturur ve bunları ancak ‘iyi’ üstyapılar, yani barbarlar yok edebilir.

Tarih Tezi’nde, “Bu hale gelen medeniyet tarih yolunu tıkayan trajik bir molozdur. İnsanlığın ilerleyebilmesi için, o molozun kaldırılması işini barbarlardan başka kimse beceremez”[24] veya “Bu antika tarih gidişi doğadaki geceyle gündüze benzetilirse daha iyi anlaşılmış olur: Sınıfların mücadelesi gündüz dünyayı aydınlatan güneşe benzer; barbarlıkla medeniyetin savaşımı gece dünyayı aydınlatan aya benzer. Aslında ayın ışığı da gene güneşten yansımadır”[25] sözlerinde ifadesini bulan aksi yönde kimi pasajlar olmasına rağmen, belirleyen barbarlardır. Barbarlar ise ‘iyi’nin; eşit, hür insanın ifadesi oldukları için, belirleyici olanın ‘ahlak’ olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Barbarlar tarih boyunca hür, doğru, eşit, yiğit insanlar olarak, insanlığı ileriye götüren manevi üretici güçlerle özdeştir. Tarih içinde, ilerici, insani ne varsa, ona mutlaka bir tarafından barbarlık bulaşmıştır. Barbarlığın her seferinde yıkarak büyük bir iyilik ettiği medeniyetlerdeyse, tefeci-bezirganlar vardır. Tefeci-bezirganlar köle, yalancı, eşitsiz, ödlek insanlardır.[26] Dünyadaki tüm kötü şeyler tefeci-bezirganlıkla ilgilidir.

“Antika çağla, ortaçağın farkı bu idi: Birincisi köle, ikincisi toprakbent yaratan hep aynı insan düşmanı Tefeci - Bezirgan oyunu oldu. Bu soysuzlaşma ne zaman ve nerede olursa, karşısına sosyalist insan kaynağı barbarlık çıkacaktı”[27], “O soysuzlaşmış yığınlar içinde, Tarihöncesinin bütün sosyalist gelenek ve görenekleri, (Yiğit+Eşit+Doğru) insan malzemesi çarçabuk bozuluyor”[28] sözleriyle tefeci-bezirganlarla barbarların can düşmanlığı Kıvılcımlı tarafından açıkça belirtilir. Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi temelli eserlerinin hepsinde bu iki can düşmanını temel alan, tarihin ahlaki açıklanış şeklini görebilmek mümkündür.

Kıvılcımlı’da barbarlar, aynen Kıvılcımlı’da üretici güçler’in tüm toplumsal formasyon oluşu gibi, neredeyse her şey, herkes olur ve yapılması gereken tüm ayrımlar silikleşir.

“Avrupa’da köleden çok hür olan serflerin doğuşu, hiç kimsenin gözünden kaçamayacağı gibi, doğrudan doğruya barbar akını ile ilgilidir.”[29] “Eğer hür işçi, köle işçiden daha verimli idiyse,” bunu farkedecek olan da medeni beyler değil “Avrupa Ortaçağı sonundaki barbar beyler”[30]dir. Ayrıca unutmamak gerekir ki hür küçük üretmeni de barbarlar yaratır. Hatta, küçük asiller de barbardır[31]. “Serf, ülkücü yiğit ve azla yetinen beğe verdiği rödövanstan (aidattan) arttırabildiği parayla kendi toprak bentliğini satın alabildi: Affranchissement (kurtuluş) mümkün oldu.”[32] Eğer serfin beyi barbar olmasaydı, yani insaflı olmasaydı, serf zor para biriktirirdi!

Kapitalizm Avrupa’da doğmuştur, çünkü, “tamamıyla medenileşmeye hiçbir zaman Doğu kadar erişememiş (soysuzlaşamamış) olan toplum, ardı arkası kesilmez barbar akınları yüzünden boyuna taze Tarih ve İnsan üretici güçleriyle aşılanmıştır.”[33] “Çünkü, ekonomik sebeplerden başka Doğu’da İlkel Sosyalizm, köklerinden kazındığı halde, Batı’da bir türlü kazınamadı ve Kapitalizm doğabilmek için o İlkel Sosyalizm geleneklerine tutunmak zorunda kal(dı).”[34]. Çünkü, barbar aşıları Avrupa’da ümmet yerine milleti, kastlar yerine sosyal sınıfları geçirmiştir.[35] Sadece, medeniyetin gelişmediği yerlerde olumlu gelişim olmuştur. Medeniyet, öyle, herkesin sandığı gibi ileri bir şey değildir. “Hiç değilse olayları biraz yakından inceleyen her bilim adamı, medeniyet değerinin sanıldığından fazla büyütüldüğünü ortaya çıkarmıştır. Irak olayları hemen bütün yaratıcılığın barbarlıkta gerçekleştiğini, medeniyetin, (...) bir mirasyedi olduğunu ortaya çıkarmıştır.”[36]

Daha bitmedi. Sermayenin oluşumu ve birleştirilmesi de Batı’da gerçekleşti, çünkü orada barbarlar vardı: “Doğu’da iki kişinin bir araya gelemediği, gelse ilk işleri birbirlerini kazıklamak olduğu bir sırada, Batı’da insanların sermayelerini birleştirme cesaretleri, ilkin aile ölçüsünde bile olsa, gene Tarihöncesi sosyal gelenek ve göreneklerinin orada henüz diri kalabildiğini gösterdi.”[37] Fransa’da kapitalizm barbarlarla geldi.[38] Kapitalizme ilk geçen İngilizler çok yüce insanlardı, çünkü onlar “Barbarlığı, çok şükür, en geç bırakmış olan insanlardır”,[39] “...Britanya halkı Din perdeli oyuna gelmeyecek kadar, Barbar gelenekli”dir[40].

İlkel komünal sistem yok olalı binlerce yıl olmuştur ama, o bitmek tükenmek bilmez üstyapısı, o bitmek tükenmek bilmez barbarlığın yiğitliği her şeyi yaratmaktadır. “6 bin yıl kökünden kazınmak istenen İlkel Sosyalizm, İngiltere’de barbar geleneklerinin dayatmasıyla önce Krala karşı Din ve Dünya Beylerinin, sonra işveren sınıfının Hürriyet Kartası biçimine gir”miştir. “En sonunda o kanaldan 'Halk Kartası' adıyla modern Sosyalizm olarak yeni bir hayat kazan”[41] mıştır… Barbarlık uzun bir yol katetmiş, önce Hürriyet Kartasıyla kapitalizmin kurucusu olmuş ve nihayet modern sosyalizm olarak 'can kazanmıştır'! Tüm bu gelişimde ekonomik sebepler elbette etkili olmuştur, yani Marx “yanlışlanma”mıştır. Fakat yine de modern sosyalizmin kuruluşunda "Rusya’nın yeryüzünde Antika Tefeci - Bezirgan medeniyete zaman ve mekanca en az bulaşık kalışının, yani en çok barbar kalabilmiş yığınlar halindeki Tarih ve İnsan üretici güçleriyle işçi sınıfına İhtiyat Kuvveti oluşunun 1917 devriminde hiç mi etkisi yoktur?”[42]

Daha ileride de göreceğimiz gibi, “ihtiyat kuvvet”,”vurucu güç” olarak barbarlar Türkiye’de de çok iş göreceklerdir. Peki, günümüzde barbarların durumu nedir? Günümüzde, artık barbarlar sadece “ihtiyat kuvvet”tir, çünkü “Artık medeniyete karşı tarihcil bir rol oynayabilecek barbarlık yeryüzünde yoktur. Bu yüzden, istense de tarihcil devrim olamaz. Onun yapıcıları Barbarlar, 14'üncü yüzyılın gerilerinde kalmışlardır. Medeniyet yıkılıp yerine yenisi kurulamayınca, iç zıtlıkların çözümü, modern sınıfların barbarlığa dönmeksizin başardıkları TOPLUMCUL DEVRİM’le yapılan kabuk değiştirme biçiminde olur.”[43] Kıvılcımlı için sosyal devrimlerin oluşum nedeni, tarihsel devrim olanağının kalmamasıdır. Yani, barbarlar kalmadığı için sosyal devrim olmaktadır. Yani, Kıvılcımlı’nın tarihsel ve sosyal devrimleri arasında, tarihsel devrim sosyal devrimi belirler durumdadır.

Aslında, barbarların artık kalmadığı, bu yüzden sosyal devrimlere geçildiği pek doğru değildir. Çünkü, barbarlar, kalıntı halinde -ama oldukça etkili olan kalıntılar olarak- toplumun içinde yaşarlar. Barbarlar, ordu, aleviler[44], az gelişmiş ülke işçileri veya bir başka zamanda bir başka güç olabilir. Bu, günümüzde, tüm ezilenleri tarihin ‘zenci’leri yapan romantik, ahlaki, sivil toplumcu yaklaşımlarla ne kadar uyuşuyor!

Tüm tarihi barbarlarla açıklayan Kıvılcımlı, barbarlar temelli ahlaki kavrayışını, özellikle İngiltere’de kapitalizmin doğuşunu incelediği kitapta ısrarla vurgulamasının, Marx’ın açıklamalarıyla uyuşmadığını sezer ve sanki suçunu itiraf eder gibi, bu durumu şu sözlerle geçiştirir: “Bütün tarihi yalnız barbarlıkla izah etmedik: Tümüyle unutulmuş bir Tarih zenbereğinin üzerine bastık. Ekonomik determinizmi, mekanik anlayışlardan kurtarmak için, biraz tecritli de olsa, İlkel Sosyalizmin rolünü kabartılandırmak gerekliydi.”[45]

Yabancılaşma

Kıvılcımlı’nın ahlaki tarih kavrayışının doğal sonucu yabancılaşma oluyor. İlkel toplumda kaybedilen şeylere, nihayet, sosyalist toplumda yeniden kavuşuluyor. Çok net bir şekilde ‘öz’ olan ‘insan’, kendini sınıflı toplumlarla birlikte kaybediyor ve barbarlarda simgeleşen gücüyle, tüm sınıflı toplumlar tarihi boyunca mücadele ederek itibarını geri alıyor. “Altın Çağ” özlemi insanlıkta bir türlü tükenmiyor ve ‘insan’, emeline modern sosyalizmle ulaşıyor. Mesela Kıvılcımlı için “Hürriyet, barbar sosyalizmden beri bir türlü geriletilemiyordu; yoksa hürriyet yeni bir şey değildi”[46] ve nihayet modern sosyalizmle Hürriyet yeniden egemen olmuştu[47]. Bizleri bu sürece getiren, altın çağ özlemiyle yanıp tutuşan, canlı, yiğit, doğru, hür insandır. “Kıvılcımlı’nın tarihi belirleyicisi, neredeyse evrensel boyutlara ulaşan bir 'insani öz'dür."[48]

Kıvılcımlı, Marx’ın Kapital boyunca titizlikle tartıştığı konuları, inanılmaz derecede naif tezlerle bir çırpıda çözer. “Ancak insan, hiçbir zaman cansız ve bilinçsiz bir alet olmadığı için, kendisini ve emeğini olsun efendisinden satın alarak azatlı ve hür olur”[49] diyerek, insanın kölelikten serfliğe, işçiliğe geçişini basit bir “insanın bilinçliliği” ile açıklayıverir. İnsan, düşünen bir yaratık olduğu için, kendisine haksızlık edildiğini farkeder ve özgür olmaya karar verir. Çünkü, makul olanın özgürlük olduğunu bilir. Yani, her şey düşüncede bitiyor, kişinin-insanın öz’ü, emeğine sahip çıkmasını sağlıyor.

Kıvılcımlı, başkalarının, kaba ekonomizme düştüğü, yanıldığından gayet emindir. Üstelik bu yanılgının sebebini de belirtir: “Yanılışın nedeni, Tarihcil Maddeciliğin verdiği ÜRETİCİ GÜÇLERİ iyi değerlendirememekte toplanır. Çoğu Maddecil Üreticil Güçlere: Coğrafya ve Teknik’e aşırı değer vereyim derken, İnsancıl üretici güçlerin canlı değeri küçümsenir: İnsanın Tarihcil Gelenek ve Görenek, Kollektif Aksiyon gibi üretici güçler gözden kaçırılır. Tarihi yapan İNSAN soyutlaştırıldı mı, yahut otomatlaştırılıp gölgeleştirildi miydi: İnsanüstü güçlere kayıp, kaba burjuva materyalizmine düşmekten kurtulunamaz.

“Tarihte, insancıl güçleri en büyük dirençle savunan kimseler, barbarlar olmuştur. Barbar, ilkel de kalsa 'SOSYALİST' bir KAMU düzeninin çocuğu idi. Eşitsizlik bilmiyordu. O yüzden yalanı ve korkuyu kendi toplumu içine sokmayan alabildiğine ülkücü yiğitti.”[50] Eşitsizlik nedir bilmeyen ve benliğini unutmayan barbarlar, ilkel de olsa, “sosyalist” düzenin çocuğu oldukları için sürekli ‘altın çağ’ için savaştılar. Bu savaşın başarılı olması da mümkündü, çünkü tarihi yapan ‘insan’dı. İnsanlık ise barbarlardaydı. Sınıflı topluma geçildiğinde kaybedilen ‘insani öz’, modern sosyalizmle birlikte yeniden kazanıldı. Kendine yabancılaşan insan, yeniden kendini buldu.[51]

Tefeci-bezirgan sermaye

Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’ndeki iki can düşmanından biri olan tefeci-bezirgan sermayeye özel bir bölüm ayırmamız, Kıvılcımlı’nın kapitalizm-öncesi toplumsal formasyonların temel üretim biçimi olarak tefeci-bezirganlığı görmesinden kaynaklanıyor. Kıvılcımlı’nın, basit, ahlaki bir unsur olarak kullandığı tefeci-bezirgan sermaye anlayışının reddine, bir önceki bölümde yapılan eleştiriler de yetebilirdi. Üstelik, yukarıdaki bölümde, barbarlık ve genel olarak Tarih Tezi üzerine söylediklerimizi, analitik bir şekilde Marksist literatürle karşılaştırmamış olmamıza rağmen... Her şey o kadar açık bir şekilde ahlaki ve Marksizm dışı ki, sadece bu durumu göstermemiz, en azından bu yazı için yeterli oldu.

Tarih boyunca ortaya çıkan çeşitli para birikimlerinin hepsini ‘sermaye’ adı altında birleştirmenin, ayrıca toprak üretimi temeline dayalı olan kapitalizm-öncesi toplumsal formasyonları yanlış değerlendirmenin, Tarih Tezi’nin, bu ahlaki yolun, yapılışının kum ve çakılı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Sermayeleştirilen tefeci - bezirganlık, tamamıyla ahlaki olan varoluşuyla, daha sonra, kapitalist toplumun içine giren ‘kötü güç’ olabilmiştir.

Kıvılcımlı, kapitalizm-öncesi medeniyetlere “Tefeci-bezirgan medeniyetler” der ve Kıvılcımlı’da bu anlayışın geçmişi 1930’larda kaleme aldığı Yol çalışmasına kadar uzanır. Daha o zamanlar, Kıvılcımlı, “Türkiye’de bezirgan ekonomi kapitalist ekonomiye geçemeden, Avrupa’nın üstün üretim ilişkilerine çarparak geriledi ve makineleşemedi”[52] derken, eski toplum biçimlerinde bezirgan ekonominin egemen olduğunu açıkça kabul etmektedir. Çok sonraları, Kıvılcımlı’ya göre eskinin egemeni olan tefeci-bezirganlık, Türkiye’de kapitalizmin gelişimini saptamakta temel bir unsur olacaktır. Türkiye’nin gelişimindeki tüm kötülüklerin anası olarak bu antika “sermaye” gösterilecektir. Kapitalizmin ileri aşamalarında meydana gelen burjuva devrimlerinin zorunlu olarak gerici olan karakteri, tefeci - bezirganlıkla açıklanacaktır. “Bizde kapitalist girişimcinin çanına ot tıkayan bu asalak tefeci-bezirgan sermayedir. (...) İşte Osmanlılığın kabuğundan çıkmaya uğraşırken toplumun ekonomi temeline tefeci-bezirgan sermaye egemendi. Ve bu egemenliktir ki, Batıda serbest rekabetçi çağını kapatmış, tekelci aşamasına ulaşmış olan kapitalizmle olağanüstü bir çabuklukla uyum kurabilmiştir”[53] sözlerini Kıvılcımlı’dan aktaran Yılmazer de Kıvılcımlı’nın bu görüşünü[54] kabul edecektir ve “üstelik bizde egemen antika tefeci-bezirgan sermaye ile uluslararası tekelciliğin sentezleşmesi ve Devletçilik fideliğinde semirmesiyle Finans-Kapital gelişmiş, dolayısıyla hiçbir temelli reform gerçekleşmemiştir”[55] diyecektir.

Kıvılcımlı’ya göre, kapitalizmin geç döneminde rekabetçi kapitalistin olamamasında, tarihin ‘kötü’sü tefeci-bezirganların da rolü vardır. Bizim kapitalistlerimizin özelliği, eskiden gelen tefeci-bezirganlıkla uluslararası tekelci sermayenin kaynaşmasıdır. Bu kaynaşma sonrasında ortaya finans-kapital çıkar. Görülüyor, Kıvılcımlı’nın finans-kapital’i Lenin’in finans kapitaliyle, yani bildiğimiz mali oligarşiyle aynı şey değildir. O, Türkiye’nin özgünlüğünün ifadesidir. Ve elbette bu özgünlüğün bileşenlerinden biri tefeci-bezirganlar olunca, bu duruma, barbarlıktan kalan kimi namuslu geleneklerin taşıyıcısı olan ordunun karşı çıkması gerekir. Çünkü, barbarların temsilcisi olan ordu, azılı düşmanı, binlerce yıllık kan davalısı tefeci-bezirganla yine karşılaşmıştır[56].

Kıvılcımlı’nın eski toplumlara ilişkin nasıl bir tanımlama yaptığını anlamak için, bu sefer, Marx’ın o çok bilinen üretim-dolaşım dikotomisini göz önüne alabiliriz. Marx, bilindiği üzere, net bir şekilde, üretimin dolaşımı belirlediğini söyler. Kıvılcımlı, Marx’ın bu yaklaşımını, aynen altyapı-üstyapı dikotomisine ilişkin yaklaşımını bildiği gibi, bilir. Ancak, aynen altyapıyı sabit kılıp, tüm hayatın canlılığını üstyapıya emanet ettiği, altyapıya kuru bir son kerte’yi -çoğu zaman bunu vermekte bile tereddüt ederek- verdiği gibi, üretime de dolaşımı son kertede belirleme hakkını verir. Ama, dolaşım, özellikle kapitalizm öncesinde, çoğu kez daha baskın gelmiştir. Tüm bunları anlatmamızın nedeni, Kıvılcımlı’da dolaşımın tüccarlıkta somutlanmasıdır. Kıvılcımlı’ya göre, ticaret, ”gerek üretimin, gerekse toplumun yüzüne damgasını vurup karakterini değiştir”miştir. “Ve ondan sonra tarih, neredeyse bir ticaret tarihi yönüne girdi. Yazılı tarihin 'iktisadi sebepleri' arasında en göze batan, en yaygaralı, muhteşeminden kutsalına kadar bütün maddi manevi toplum olaylarında en inanılmaz rolü oynayan sebep ticaret oldu.”[57]

Kıvılcımlı, ticaretin “en inanılmaz rolü” oynayışının, ekonominin belirleyici rolünü sadece “gölgede bıraktığı"nı, yoksa ekonominin etkisini yitirmeyeceğini söyler. “Üretim münasebetlerinin tarihteki rolünü, ekonomi temeli ile sosyal ve kültürel üstyapı arasındaki münasebetlere benzeterek anlayabiliriz” diyen Kıvılcımlı, altyapı ile üstyapının karşılıklı etkileşimi ve son kertede altyapının belirlemesinin aynen üretim değişim ilişkisine uygulanmasını savunur. “Ticaret, ekonomi münasebetlerinin üstyapısıdır. (...) O bakımdan tarihte en doğrudan doğruya etki yapan, yön çizen ekonomi faktörü ticaret ol(muştur)."[58]

Kıvılcımlı bu saptamaları yaptıktan sonra, “bezirganlık ve ticareti”, özellikle kadim çağda üretime, topluma ve tarihe üstün kılan nedenleri saymaya başlar. Eski çağda üretimin dağınık oluşundan köleleri satanların tüccar oluşuna, hatta üretimin toplum tarafından hor görüldüğüne kadar bir dizi kanıt sunar. Eski çağdaki, ilkel, köleci veya feodal; tüm üretim tarzı değişimlerinde sabit kalan ticarettir ve ticaret, bu yüzden üstündür.

Kıvılcımlı, ticaretin temel olduğuna dair görüşünü belirttikten sonra, bize eski tarihi incelerken girmemiz gereken yolu, bu kanıtlarına dayanarak, gösterir: “Onun için, kapitalizm öncesindeki antika tarihte medeniyetlerin niçin şu veya bu yolu tuttukları, neden beriki veya öteki biçime girdikleri, hepsinde az çok aynı kalan üretim yordamı ile üretim münasebetlerinden ziyade, ancak o medeniyetlerde ticaretin coğrafya ekonomisince tutturduğu GİDİŞ yönüne ve doğurduğu sosyal sonuçlara göre belli olur.”[59] Oysa Marx, hiçbir zaman, üretim araçları ile üretim ilişkileri ilişki ve çelişkilerinin eski toplumlar boyunca “az çok aynı” kaldığını söylemez. Aksine, "Asya tipi üretim tarzı"ndan bahsettiği Grundrisse’de bile bu ikiliyi oldukça berrak bir tarzda kullanır. Ayrıca, Marx hiçbir zaman ticaretin kapitalizm öncesinde egemen olduğunu kabul etmez. Kapitalizm öncesinde egemen olan toprağa dayalı üretimdir.

Marx, kapitalizm-öncesi biçimleri açıklarken iki şeyi özenle ayırır. Biri, kapitalizmdeki sermaye ile kapitalizm öncesindeki servet; diğeriyse, kapitalizm öncesindeki servetin hiçbir zaman üretimin amacı olmaması, hep tali kalması. Aslında bu iki şey, aynı şeyin iki farklı söylenişi olarak da anlaşılabilir. “Antik yazarlarda, hangi toprak mülkiyeti biçiminin vb. en üretken olduğu, en büyük serveti yarattığı konusunda tek bir araştırmaya rastlanmaz. Cato pekala tarlaların nasıl işlenirse en verimli olacağını incelemiş olabilir; hatta, Brutus parasını en yüksek faiz hadleriyle borç vermiş olabilir (yani, Cato tüccar kafasıyla düşünmüş, Brutus tefecilik yapmış olabilir-A.O.A.-), ama servet üretimin amacı olarak gözükmez. Araştırılan, daima, hangi mülkiyet biçiminin en iyi yurttaşları yaratacağıdır. Servet başlı başına bir araç olarak sadece, Ortaçağ toplumundaki Yahudiler gibi, eski dünyanın gözeneklerinde yaşayan birkaç tüccar ulusta -carrying-trade tekelcilerinde- görülür”[60] diyen Marx’la, Kıvılcımlı’nın uyuşması mümkün değildir. Marx’ın “birkaç tüccar”ı Kıvılcımlı’nın sisteminde üretimden üstün olan bir belirleyendir. Marx için tüccarların biriktirdikleri servettir ve “tüccar zümresi paranın, ticaret de dolaşımın bağımsız varoluş biçimidir”[61]. Kıvılcımlı ise “tefeci-bezirgan sermaye” der. Marx, “Kitleyi nesnel emek koşulları karşısına özgür işçiler olarak çıkaran aynı süreç, bu koşulları da işçilerin karşısına sermaye olarak çıkarır”[62] diyerek, temel bir kavramsal sistematizasyondan çıkar ve işçi, sermaye; hatta kapitalizmi beraber anmanın zorunluluğuna değinir. Sermayenin kapitalizm dışı kullanımını reddeder. Bundan dolayı “sermaye bir ilişkidir ve ancak üretim ilişkisi olabilir"[63] ve “potansiyel olarak işçi” olan, ancak sermayeyi bulduğunda gerçek işçi olabilecektir[64]. Kıvılcımlı ise bu kavramsal sistematizasyonu gözardı eder.

Marx, ancak, bütün bunları saptayıp, bütün yanlış anlaşılmalara karşı nesnel bir zemin ördükten sonra “Gerçek anlamda sermayeye, sınai sermayeye dönüşen servet, asıl olarak özellikle de toprak mülkiyetine dayanarak yürütülen tefeciliktir”[65] der. Marx, ‘para olarak para’yla sermaye’nin ayrımı ve kapitalizm öncesinde egemen olanın ticaret olmadığı saptamalarının yarattığı zeminde yeni yollara doğru ilerler: “Ama ne olursa olsun, parasal servetin sırf varolması ve hatta belli bir üstünlük kurması, bu çözülmenin sermaye ile sonuçlanmasına kesinlikle yetmez. Yetseydi eski Roma, Bizans vb.’nin, tarihlerini sermaye ve özgür emekle bitirmeleri, ya da daha doğrusu yeni bir tarihe başlamaları gerekirdi. Eski mülkiyet ilişkilerinin çözülmesi, oralarda da parasal servetin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkmıştır. Ama bu çözülme, sonuç olarak sanayi değil, kırın kent üzerinde egemenlik kurması sonucunu doğurmuştur.”[66]

2- Tarih Tezi’nin Politik Sonuçları

Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’nin politik sonuçları, ‘vurucu güç' terimiyle özetlenebilir. Tarih Tezi’nin barbar ve medenisinin günümüze kadar geldiğini açıkladığımız bölümde, orduyu vurucu güç, yani barbarların temsilcisi olarak gören Kıvılcımlı’nın bu anlayışının politik sonuçları olacağına değinmiştik. Öncelikle, kapitalizm içine giren, sınıf çatışmaları dışındaki bir çatışmanın unsurlarından biri olan, ‘sınıfsız’ devlet sınıfları ilmiye ve seyfiye tanımlamasının bir dizi olumsuz sonuç üreteceğini belirtmeliyiz. En başta, sınıfsallık dışında bir alan tanımlanmış olduğu için, post-Marksistlerin sınıf çatışmalarını diğer çatışmalarla eşitleyen sivil toplumcu yaklaşımlarına prim verilmiş olunur[67]. Türkiye özelindeyse, sınıfla ilgili olmayan bir alan tanımlanışından, doğrudan, ‘sınıfsal aidiyeti olmayan bir Kemalizm’ tanımlamasına varılabilir. Bunu, Kemalistler de savunuyor.

Kıvılcımlı’nın ‘vurucu güç’, ‘zinde güç’ gibi mecazlarla modern döneme yerleştirdiği barbarlık, modern dünyanın son zamanlarda pek büyük bir ilgiyle izlediği post-Marksist literatürle uyuşur. Mesela, Demir Küçükaydın’ın Kıvılcımlı’yı sahiplenişinde, bu sivil toplumcu havayı solumaktan hoşlanan birinin Kıvılcımlı’da kendisini bulmasının yarattığı mutluluk vardır. Antika dünyadan günümüze ulaşan barbar gelenekler, seyfiye (ordu) ve ilmiyede maddileşince, bunun anlamı, günümüzde sınıfsal olmayan unsurların da bulunduğunun kabulüdür; üstelik Yılmazer’in dediği gibi, bu unsurlar sonuçta herhangi bir sınıfın dümen suyuna girmek zorunda olsalar da sonuç değişmez.

Yılmazer’e göre, “Şu meşhur 'asker-sivil-aydın zümreler' ise en son tahlilde 'küçük' de olsa burjuvadırlar”[68]. Son kerteye kadar sınıfsız bırakılan bir zümre! Sınıfların, ne şekilde olursa olsun, “toplumsal formasyon”un bir bölümünde olmadığı bir toplumsal formasyondan, Laclau - Mouffe’un, sınıfların hiçbir ayrıcalık taşımadığı, birden çok antagonizmaya sahip “hegemonik formasyon”una geçmek hiç zor değildir.

Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi, onun, en çok övülen ve gerçekten övülmeye değer yanlarını köreltir: Kemalizm ve ulusal soruna bakış. Kıvılcımlı’nın, daha sonra, Yol çalışmalarındaki tezlerini değiştirdiğine ilişkin iddiaları, “Hayır değiştirmemiştir. Kıvılcımlı’nın bu konulardaki susuşu taktik bir susuştur” savunmasıyla reddedenlerin, bu savunmalarının yanlış olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. Her şeyden önce, eğer böyle bir taktik güdülmüş olsaydı, bu o dönem için kesinlikle yanlış bir taktik olurdu. Kaldı ki, değil Kıvılcımlı, Kıvılcımlı’nın ardıllarında da, ne zaman Tarih Tezi’nin diliyle konuşmaya kalksalar, Kemalist eğilimler ortaya çıkar. Bu bile, Tarih Tezi’nin olumsuz etkileri açısından bir ipucu olabilir.

Yılmazer, “H. Kıvılcımlı’nın orijinal etüdlerinden bir teki, Tarih Tezi’nin bütünü bile değil, yalnızca ordunun 'vurucu güç' misyonu, hatta bu bile değil, 12 Mart Muhtırası sonrası Sosyalist Gazetesinin 'Ordu Kılıcını Attı!' manşeti, eleştirilerin odağına konmuş, deyim yerindeyse H. Kıvılcımlı’nın işi bitirilmiştir” der ve bu vurucu gücün savunusuna başlar. Geçmişten gelen bir gerçeği inkar etmenin anlamı olmadığını söyler. Ama, geçmişten gelen bu vurucu gücün neden ilerici davrandığı hakkında, bu ilericiliğin “sınıflarüstü davranış”tan geldiğini ima eden bir açıklama ötesinde bir şey söylenmez. Yılmazer, bu sınıflarüstü davranışın yarattığı ilericiliğin, bir sınıfın rotasına girmek zorunda olduğunu söyleyerek her şeyin sınıfsal olduğunu gözardı etmediğini belirtmiş de olur. Anlaşılan o ki, Yılmazer, orduya bu ilericiliğin nereden geldiğine ilişkin sorunun cevabı için Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’ni veri alır ve yeni bir açıklamaya gerek duymaz. Yani, bu ilericiliğin barbarlardan geldiğini kabul eder.

Yılmazer, eleştirilmesi gerekenin küçük bir unsur değil, Tarih Tezi’nin kendisi olmak gerektiğini söylerken ve hasımlarını, tekil olaylarla Kıvılcımlı’yı kolayca mahkum etmekle suçlarken haklıdır. Kıvılcımlı’nın ordu “taktik”inin ne olduğunu, -konjonktürel anlamını daha sonra incelemek üzere parantez içine alarak- ancak Tarih Tezi’yle anlayabiliriz.

‘Vurucu güç’ misyonu tamamıyla Tarih Tezi’nin bir unsurudur! Ordudaki ‘iyilik’ barbar gelenekten gelir. Devleti kurtarmak için harekete geçen, tam barbarlara yakışır şekilde dürüst-yiğit davrananların karşısında da tefeci-bezirgan geleneğiyle uzlaşan kapitalizm vardır. Yani tamamıyla, Kıvılcımlı’nın ahlaki olan ve Marksist olamayan tezi ışığında konuşulduğu kesindir. Bizim ‘vurucu güç’ü reddedişimiz Tarih Tezi'ni reddedişimize bağlıdır.

Sınıf bakışsız vurucu güç anlayışı, Türkiye’de gerçekleşen askeri müdahalelerin farklılıklarını ifade edebilmek için de bir malzeme olarak kullanılır. Sınıf bakışsız ordu, finans-kapitale açıkça dayanınca 12 Eylül ve 12 Mart, tereddüt edince 27 Mayıs ortaya çıkmıştır[69]. Bu yaklaşım, Kıvılcımlı ardıllarının da eleştirdiği gibi, Mahir Çayan’ın Kemalizmi küçük burjuva devrimcisi olarak görüşüyle paralel sonuçlar doğuruyor. Kıvılcımlı, Türkiye’deki ekonomik gelişimi anlatırken, nasıl olduysa olan bir ilerici (Kıvılcımlı’ya göre) hamle için, “Oraya nasılsa -herhalde bizim Sünuf’u Devlet gayretiyle- bir maddecik konulmuş”[70] der. Birkaç sayfa sonra, “Finans-Kapitalin bu korkunç tehlikeli girişimi, (bunun dini imanı yok, memleketi yok, falan) bu korkunç durumu karşısında Sünuf’u Devlet yeniden tedbirler almayı düşündüler”[71] sözlerini sarfeder. Yani sınıfsız, barbar, belki de küçük burjuva unsurlar finans-kapitale rağmen, elinden geldiğince ilerici davranıyor. Bu anlayışın, Mustafa Kemal ve arkadaşları da ordudan olduğuna göre, Kemalizme olumlu misyon biçtiği ve Kemalist olmayı hakettiği söylenmelidir.

Orduyu ve Kemalizmi aklayan şu sözlere ne demeli: “Tanzimat’tan beri Türkiye’de, biliyoruz, her ileri devrimci adım, bunların vurucu gücüyle (ordu -A.O.A.-) olmuştur. Arkasında burjuvazi gizlenmiş ama, önce vurucu güç bunlar. Meşrutiyet’i bunlar, bu vurucu güç önde başarmış. Öyle değil mi? Biliyorsunuz, bu artık hepimizin bildiği şey. Milli Mücadelede bu vurucu güç önde gitmiş. 27 Mayıs’ı en son: gene bu vurucu güç yapmış. Geceyarısı fırlamış çıkmış: 'kurtarmış devleti'. Demek ki bir rol oynuyor.”[72]

Söylenilenlerden anlaşılan o ki, (bir rol oynamak da neymiş!) aynen kapitalizm öncesindeki barbarlar gibi, onların devamcısı olarak ordu birçok rol oynuyor ve neredeyse ilerici olan her şeyi o yapıyor. Bu arada, Yılmazer’in eleştirdiği Mahir Çayan'ın, “ideolojik öncülük”ü üstlenmiş olan devrimci hareketini aratırcasına, “ordumuz”, burjuvazinin ideolojik öncülüğünü alarak kurtuluş savaşını yapıyor. O yüzden biz de derdimizi, işçi sınıfının gerçek kurtarıcı olduğunu, “ordumuz”a anlatmalı ve onu ikna etmeliyiz: “Türkiye’de vatanı da, milleti de savunacak, kurtaracak... Ve bu kurtarma savaşında hiçbir geri, art fikri bulunmıyan tek örgütlü, öncü olacak, daha doğrusu öz güç olacak güç işçi sınıfıdır. Bunu onlara anlatmak mecburiyetindeyiz. Net olarak anlatacağız ki, bundan sonraki olaylarda yeniden bir yanlışlığa düşüp, yeniden gene yıllarca, eyvah! Diye saçımızı başımızı yolmıyalım.”[73] Orduya derdimizi anlatmamızı isteyen Kıvılcımlı’ya Yılmazer’in Mahir Çayan için yazdıkları uymaz mı: “proletaryanın öncülüğü ile 'asker-sivil-aydın zümrelerin' öncülüğünü, 'proletaryanın ideolojik öncülüğü' olarak birleştirdi.”[74] Kıvılcımlı, “Türkiye’ye bakışında ve işçi sınıfını kavrayışında tam bir eklektizm içindedir. Bir yandan 'asker-sivil-aydın zümreler'den, öte yandan 'işçi sınıfının hegemonyası'ndan”[75] bahsediyor diye Yılmazer’in başkaları için söylediği sözlerle konuşsak yanılmış mı oluruz?

Kaypakkaya, yukarıda Kemalist yanlarını ortaya koyduğumuz Kıvılcımlı’yı, aldığı tavır nedeniyle D. Avcıoğlu, TİP, Şafak ve TKP revizyonistleriyle bir tutarak, bunların “(geçmişte ve bugün) iddia ettiği gibi, Kemalist iktidar, devrimci ve ilerici bir iktidar değildi. Kemalist iktidarla ittifak yapmayı düşünmek, karşı-devrim safına iltica etmek demekti”[76] der. O konjonktürde bu politik tavır yerinde gözüküyor. Kaypakkaya, Kemalizmin gerici niteliğini vurgulamadan önce, bu vurgularının “Çetin Altan, D. Avcıoğlu, İlhan Selçuk’tan tutun da, TİP, M. Belli, H. Kıvılcımlı, TKP, THKP-THKC, THKO ve Şafak revizyonistlerine kadar, bütün burjuva ve küçük burjuva örgüt ve akımlarını öfkeyle ayağa fırlatacağını”[77] söyler ve Kemalizme karşı, teorik veya pratik, alınan ikircikli tavırları reddeder. Fakat, bu reddedişi sırasında Mahir ve Denizleri devrimci olmak açısından sürekli ayrı tuttuğunu da belirtmek gerekir.

Kıvılcımlı’nın, ordunun sınıflarüstü-barbar geleneklerinden bahsederek, kendiliğinden, zorunlu olarak, Kemalizme ilerici misyon verişini, bu Kemalist yanını örnek alan Barış Doğanay, “Kemalistlerin zorlamalarına rağmen devrimin gelişimi, burjuvazinin davranış yeteneğiyle sınırlı kalmıştır”[78] diyor. Yılmazer ise, Kemalizmin burjuvaziyi değil, burjuvazinin Kemalizmi yarattığını söylerken haklıdır[79] ama, tutarlı olabilmesi için ‘vurucu güç’ü terketmek zorundadır. Yoksa, burjuvaziye etki eden ve onu az ya da çok yaratan bir ordudan bahsetmek zorunda kalır. Bunun anlamı, Kemalizmin de burjuva yarattığıdır.

Yol çalışmalarında Kıvılcımlı

Kıvılcımlı, Yol çalışmalarında da ordunun maddi gücü temsil ettiğini söyler.[80] Ancak buradaki ‘maddi güç’, klasik Marksizmin ‘devletin baskı aygıtları’na daha bir yakındır. Zaten Kıvılcımlı, daha sonra, ordunun burjuvalaştığından bahsederken[81], açıkça belli bir sınıfın baskı aygıtı olan bir orduyu kabul ediyordu. Yıllar sonra, onun deyişiyle, “ordumuz”a, “Halk dilindeki kutlu “ÜÇLER”, “YEDİLER”, “KIRKLAR” gibi,- “OTUZSEKİZLER” adı ile tarihe geçecek işler yapmıya çağırılı evliyalarsınız”[82] diyen, Kurtuluş Savaşını öven ve hatta İsmet İnönü’yü, “İnönü gibi birinci kuvayi milliyecilerin barut kokusunu yeni nesillere getirmiş, iyi niyetli milli kahramanlarımızı tenzih etmek isteriz”[83] sözleriyle eleştirileri dışına çıkaracak kadar yücelten Kıvılcımlı, o zamanlar (Yol çalışmasını yaptığı sıralarda) onları, “Bugün, burjuva devrimcisi geçinmek isteyenlerin kendilerine verdikleri 'idealist' süsü istediği kadar şişirilsin, topu birden Anadolu’ya kovalandıkları için kaçmışlardı”[84] diye küçümsüyordu.

Kıvılcımlı’nın Yol çalışmaları, özellikle Kemalizm ve ulusal sorun hakkındaki gelişkin tavrıyla dikkate değerdir. Türkiye tahlilleri umut vericidir. Fakat ne yazık ki 1930’larda yazılan bu eserin ortaya çıkışı 1970’ler sonrasına denk düşmüştür. '70’lerden önce bu eserle tanışamayan devrimci kuşaklar için TKP tarihinden kendilerine kalan anti-Kemalizm sadece dilden dile dolaşan bir söylenti olmuştur. Kaypakkaya, o dönem hakkında, “1930’ları yaşayan birinden dinleyen eski bir devrimci arkadaşın ifade ettiğine göre, o günlerde TKP’nin şiarı şudur: 'Kahrolsun Kemalistlerin faşist diktatörlüğü!' Ama bu şiar, her nedense sonraları terkedilmiştir”[85] diyebilecek kadar sınırlı bir bilgi sahibidir. Kıvılcımlı gibi “en eski sosyalistler”, geçmişle bugün arasında bağ kurulabilmesi için gerekli olan gelenek aktarımını gerçekleştirememişlerdir. 70’lerin devrimcilerine yönelen, geçmişlerini görmezden gelme eleştirisi, geçmişi aktarmama eleştirisi olarak, en eskileri de hedef almalıdır. Yol etüdlerinin Kıvılcımlı’sını, 1960’larda, bırakın tanımayı, hissetmek bile çok zordur. Kıvılcımlı, Yol çalışmalarındaki düşüncelerini hissettirmemekte çok başarılıdır. Kimbilir, belki de taktiktir! Eğer böyle olmasaydı ve Kıvılcımlı, Yol çalışmalarındaki içeriği aktarsaydı, belki de 60'lar sonrası devrimcilerinin Kıvılcımlı’nın karşısına çıkarabilecekleri bir başka Kıvılcımlı olabilecekti. Hatta elde, Kemalizm, sınıflar, ulusal sorun gibi birçok ciddi konuda, en azından sıfırdan başlamamak açısından yarar sağlayacak epey bir malzeme olacaktı.

Kıvılcımlı, “Kemalizm, saltanatı, kaçmadıkça kovalayamadı. Ancak sultan İngiliz zırhlısıyla kaçtıktan sonradır ki, Kemalizm de, yeniçerinin 'bre kafir, şol melun!'u gibi, saltanatı kovalar görünerek, yiğitliğe bir şeyler sürmemeye azmetti. Kemalizmin, iki yıl önce 'kuruntudur' dediği cumhuriyeti iki yıl sonra ilan edişi, adeta gericiliğin ve olayların 'kendiliğinden' hazırladığı bir emrivaki oldu”[86] diyor; bizdeki burjuvazinin tarihi boyunca hep korkak olduğunu ve derebeyi artıklarıyla uzlaşarak iktidarını sürdürmek istediğini saptıyordu.[87] Ortada, barbarlıktan gelen ‘iyi’ler kol gezmiyor, doğrudan, bildiğimiz derebeylikten bahsediliyordu. Kıvılcımlı, Mustafa Kemal için çok net bir şekilde "burjuva şefi" diyor ve “M. Kemal yalnız burjuva ve büyük toprak sahipleri için 'zahmet'e girmiş, halktan gelen her hareketi yalnızca tehdit etmiştir”, “Kemalizm, büyük toprak sahipleriyle kapitalistleri, çağdaş savaş yöntemlerine göre hedef oluşturmayacak şekilde emin bir 'yok' siperinin arkasında koruyor”[88] sözleriyle Türkiye’deki burjuva devriminin karakterini ortaya koyuyordu. Kıvılcımlı, o zamanlar, Kemalizmin sınıfsal tavrını tanımlıyordu. “Kemalizm, ... bir yarı-sömürge hareketidir”[89] derken, Kemalizmin daha sonra emperyalizmle nasıl kaynaştığını anlatıyordu. Yol’ların Kıvılcımlı’sı, Halk Partisi’nin “tüm büyük kapitalistlerle büyük toprak sahiplerinin partisi” olduğu konusunda da netti. Fakat, daha sonraları, Atatürk’ün kurduğu Halk Partisi gibi bir parti kurmayı, yani ikinci kuvayi milliye partisini, savunacaktır.[90]

Kıvılcımlı’nın, Tarih Tezi’yle değil, 3. Enternasyonal anlayışıyla hareket ettiği dönemde, “ordumuz” demeyen, büyük oranda milliyetçi izler taşımayan bir teorik çerçevesi vardır. Osmanlı zamanında devrimci olan Hıristiyanlık ve karşı-devrimci olan Müslümanlık saptamaları yaparken, Türklerin nasıl karşı-devrimci bir konumda kaldıklarını belirtmekten hiç çekinmeyen, milliyetçilik yapmayan bir tavır alıyordu.

Kıvılcımlı, Kürt sorununda da net bir tavır alır ve milliyetçilikten uzak durur. “Ve eğer Lenin’in deyimiyle 'Joli Marksistler' -yani burjuvazinin hoşafına giden 'Marksistler'- olarak kalmak istemiyorsak, bu sorunu olduğu gibi koymaya, 'anonim esrar perdesi' altındaki somut maddeyi, adıyla sanıyla çağırmaya zorunluyuz: Türkiye’deki Doğu sorunu ve Doğu illeri nesnesi bir milliyet davasıdır![91] Kıvılcımlı, Kemalizmin sömürgeci varoluşunu, “Her şey militarist ve terörist Kemalizmin en zorbaca emir ve yasaklamasına bağımlı tutulur”[92] sözleriyle anlatır. Kıvılcımlı, Şeyh Sait ve Ağrı ayaklanmalarındaki ulusal karakteri görür[93], fakat, ileride, politik tavır almanın nasıl olması gerektiğini tartışırken belirteceğimiz gibi, kimi zamanlar sezdiği politika-ahlak, politika-bilim ayrılığını özellikle bu iki ayaklanmayı değerlendirirken gözden kaçırır.

Hareketin ulusal bir zulümden kurtuluş olduğunu, böylece ona köy küçük burjuvazisinin yani ezilen köylülüğün nitelik verdiğini kaydeden Kıvılcımlı, Şeyh Sait ve Ağrı ayaklanmalarına öncülük eden unsurların maddi ve manevi ağalar ve burjuvalar olduğunu ve bu ayaklanmaların en başta bu ağa ve burjuvalar tarafından satıldığını söyleyerek, proletaryanın öncülüğünün esas olduğunu ve bunun oluşturulmasını gerektiğini önerecektir.

Fakat, nesnel inceleme amacıyla yaptığı saptamalar politik olmaktan uzak, problemli sonuçlara varır. “Şeyh Sait Ayaklanması: a) Ülke içinde, ağalığın kapitalizme karşı saldırısı olduğu için karşı-devrimciydi. b) Dünya içinde, emperyalizmden medet umduğu için yine karşı-devrimciydi. Şu halde Şeyh Sait ayaklanması gerek ulusal, gerekse uluslararası ölçüde karşı-devrimciydi”[94] diyen Kıvılcımlı, Ağrı ayaklanması için de, ülke içinde ezilen ulusun burjuvaziye karşı ayaklanması olduğu için devrimci, dünyada emperyalizme dayandığı için karşı-devrimcidir, der. Burada ilginç bir paradoks vardır. Kıvılcımlı bir yandan sömürgeleşmeden bahseder ve Türkiye’deki ulusal sorunu görmezlikten gelmemek gerektiğini söylerken, diğer yandan nesnel inceleme yaptığı gerekçesiyle, “tek bir ülke içinde”, sanki daha önce bahsettiği sömürge sorunu yokmuş gibi, konum saptamaları yapar. Elbette sorunu böyle anlayınca, "kapitalizme karşı ayaklanan ağalık" sonucuna varır. Oysa, ne şekilde olursa olsun, Kürt halkının ulusal kurtuluş için ayaklandığını gözardı etmememizi isteyen aynı Kıvılcımlı’ydı.

Ulusal kurtuluş mücadelelerine karşı bu türden ikircikli tavır alışların içerdiği sorunları Lenin açıkça ortaya koymuştur. Üstelik, aynı çalışmasında bunu Kıvılcımlı da belirtmiştir: “Fakat bizim burada üzerinde durmamız gereken asıl özellik, geri Kürdistan’ın geriliğiyle uygun savaş slogan ve biçimleri bulmaktır. Eğer biz (…) Kürdistan köylülüğünün sömürge koşullarını hesaba katmazsak, iflah olmaz softalığa düşer ve Leninist taktik ve stratejinin yöntemlerine elveda etmiş oluruz. Şu halde: 1- Doğu illerine de tüm dünya gibi sosyalist sloganlarla girmek her komünist partisinin boyun borcu. 2- Fakat bu boyun borcunu, yalnız genel olarak köylü sorunu hakkındaki yöntemlerle yerine getirmeye kalkmak, yine 3. Enternasyonal’in çizgisinden çıkmak, ikincinin çizgisine girmek olur.”[95] Kıvılcımlı birkaç satır önce yaptığı “nesnel yorum”u yalanlarcasına “Bu manzara önünde Kürdistan’da olan her harekete yalnızca karşı-devrimcidir damgasını basmak, acaba tatmin edici bir marifet midir? Onu burjuvazi bizden iyi yapıyor”[96] demektedir. Anlaşılan o ki, Kıvılcımlı Yol etüdleri sırasında, tüm ciddi saptamalarına rağmen, politik tavır alışta ikirciklik gösteriyor.

Kıvılcımlı’nın bu ikircikliğini, çıkarsamalarının politik meyvelerini bir türlü toplayamamak olarak da anlayabiliriz. Ayaklanmalarda emperyalist parmağı olması, Kıvılcımlı için ayaklanmaların karşı-devrimci olmasına yetiyor. Oysa Lenin, 1905 devrimine Japon parası alan satılmışların da katılacağını belirtir ve önemli olanın, ne amaçla olursa olsun, ayaklanan kitleleri birleştirmek olduğunu savunur. Lenin’de saklı olan politik anlayışı Kaypakkaya’nın, ulusal sorun saptamalarında anladığını görürüz: “Şeyh Sait ayaklanmasının arkasında İngiliz emperyalizminin parmağı olup olmadığını tartışmayacağız.”[97]

3- Politikada Devrimci Olmak

Buraya kadar, Kıvılcımlı’nın teorik saptamalarının Marksizmle ilgisi tartışıldı ve bu temelde politik sonuçlara değinildi. Bu tartışma, Kıvılcımlı’nın iki ayrı dönemini de göz önünde bulundurdu. Fakat, iki ayrı dönem saptamasının daha somut bir zemine oturması için, Kıvılcımlı’nın özellikle 60 sonrasındaki politik duruş’unu, genel olarak, politikada devrimci olabilmenin nasıl mümkün olduğuna ilişkin bir anlayış ortaya koyarak incelemeye çalışacağız. Bu inceleme, aynı zamanda, Kıvılcımlı ardılları tarafından gerçekleştirilen, ve rahatça “ad hoc” bir çaba (“Bir bütün olarak Kıvılcımlı kavrayışı”nı koruma amaçlı bir çaba) olarak nitelenebilecek savunmanın da eleştirisi olacak. Bu savunmaya göre, Kıvılcımlı’nın Kemalizm ve ulusal sorundaki susuşundan, orduya karşı aldığı tavra kadar hemen hemen her şey taktik bir tutumdur ve bu tutumun arkasında, tüm konularda gayet net bir kavrayışı olan proletarya sosyalizminin temsilcisi Kıvılcımlı mevcuttur. Hatta, bu ‘saklı Kıvılcımlı’nın Yol çalışmalarındaki Kıvılcımlı olduğunu söyleyebiliriz.[98]

Tarih boyunca, en doğru sözü edenin, en yerinde analizleri yapanın en devrimci, hatta en Marksist olabildiğine ilişkin bir görüş, saf aydınlanmacı, aydın kafalara uygun bir anlayıştır. Böyle olsaydı, en doğru analizleri yapan “bilim adamları”nın en iyiler olması gerekirdi. Oysa biz biliyoruz ki, politika arenasında “bilim adamı” olmak beş para etmez. Politika başka bir şeydir. Politika başka bir şey olduğu için, Kemalist bir etkiyle hareket eden Mahir ve Deniz’i devrimci kabul ediyor ve diğer Kemalistlerden ayırabiliyoruz. Bilim-politika ilişkisi sorununa dönük tartışmalarımızda ortaya koymaya çalıştığımız gibi, süreçle ilgili olanla, an’da olan arasında kategorik bir ayrım vardır. Bu ayrımı veri alarak konuşacağız.

Marx’ın, İngiliz sömürgeciliğinin Hindistan’a kapitalizmi getireceğini söyleyerek İngiliz emperyalizmini destekler konuma düşmesi, ya da İngiltere’de devrim bekleyişindeki sebepler, bizi bilim-politika ilişkisine götürür. Ya da Lenin’in “en zayıf halka” mecazı, bu ilişkinin anlaşılmasına ilişkin çok olumlu bir örnektir. Yılmazer’in Lenin’i takip ederek, “ 'Emperyalist cephenin zinciri' zayıf olduğu noktadan kırılır. Bu ülkede proletaryanın yok denecek kadar az olması hatta olmaması buna engel değildir”[99] sözleri yerindedir. Bir ülkede proletarya bulunmayabileceği ve orada devrim olabileceği gibi, proletarya bulunmasına rağmen, yaşanan an’da devrimci dinamik proletarya olmayabilir ve bu ülkede proletarya üzerine “bilim” adına her ısrar, 'öznesi'ni ister istemez devrimci olamamak gibi bir durumla karşı karşıya getirir. Mesela Türkiye’de Rusya’nın işçisi kadar işçi bulunması tek başına veri değildir. Böyle bir saptamadan, Türkiye’de ‘devrimci mücadeleyle, sınıflar’ ilişkisinin aynen Rusya’daki gibi olması gerektiği sonucu çıkmaz.

“Devrimin sınıfsal niteliği ile sınıfların fiili yolu arasında ayniyet aramanın Menşevik mantığı” olduğunu söyleyen Mahir Çayan, bilim-politika ayrımına ilişkin hoş bir saptama yapar. Zaten, Mahir’in ideolojik öncülüğü de, bilim-politika ilişkisine ilişkin benzer bir gerilimi içinde barındırır. Politik arenada işçi sınıfını göremeyen, ya da görse bile, işçi sınıfının o an’da devrimci olmadığını gören Mahir, onun öncülüğünü alarak, teoride, bir çeşit eklektik çözüm bulmuştur. Çubuğu devrimcilik tarafına bükmüş, eylemi seçmiştir.

Şimdi, tüm bu söylediklerimiz ışığında, Taslak’ta söylenenleri yeniden dile getirebiliriz: “12 Mart dönemi devrimciliği, 'gereğinden çok ileri' gitmiştir. Çünkü, 'gereğince' hareket eden hiçbir akım devrimci olamamıştır. Bu bir tarihsel saptamadır.”[100]

15-16 Haziran 1970 olaylarına ilişkin yorumlar, bu saptamaya denk düşmesi açısından, çok uygundur. 15-16 Haziran’ın, Yılmazer, devrimcilerin işçiyi görmelerini biraz olsun sağladığını söylerken (proletarya sosyalizmini temsil eden Kıvılcımlı zaten görmüştü); Kaypakkaya da tersten, “Halkın kurtuluşunu egemen sınıfların ordusundan beklemenin ne derece ahmakça bir hayal olduğunu gözler önüne serdi. Çünkü işçi direnişi tanklarla, süngülerle, sıkıyönetimle bastırılmıştı”, işçi hareketi, “M. Belli’nin, D. Avcıoğlu’nun ve H. Kıvılcımlı’nın cuntacı hayallerinin ve anti-Marksist-Leninist devlet ve ordu tahlillerinin saçmalığını ortaya çıkardı”[101] diyordu. Kaypakkaya’nın söyledikleri -her ne kadar, proletarya sosyalizmini temsil ettiği ama bir türlü anlaşılmadığı belirtilen Kıvılcımlı’nın, işçi sınıfı konusunda “gereği gibi saptamaları” olduğu söylense de- ordu konusundaki politik duruş’u nedeniyle Kıvılcımlı’ya denk düşüyordu.

O dönem, devrimci olmak için “gereğinden çok ileri” gidenlerin bir şeylerin farkına varmalarını 15-16 Haziran’ın sağladığı doğrudur. Çünkü onlar, oldukları yerde “hımbıl kocakarılar” gibi oturmamanın avantajı ile hareket ediyorlardı[102].

Daha önce de belirttik. Konjonktürde durmadan işçiyi arayış, “işçicilik”tir. İşçi ile politika arasındaki kategorik ayrımı görmek gerekir. İşçiyi gören her akım devrimci olur, ya da görmeyen olamaz, diye bir kural yoktur. Aynı zamanda, belli bir an’da işçiyi temel almayan bir politikanın Marksist olamayacağı iddia edilemez. Yılmazer, birçok eleştirisini, “işçi ve onun ideolojisi olan Marksizm” anlayışıyla yaparken[103] ciddi olarak yanılmaktadır. Yılmazer böylece, bizzat kendisinin işaret ettiği politik unsurlarla ters düşmektedir.

Politika, ilke’lerden nefret eder ve olan’la 'barışık olma'yı gerektirir. Olan’ı reddedip olması gereken’i düşünen, saf bir idealizme düşer ve politika alanında politik olamaz! Ahlaki hutbeler okumakla varolur.

Kıvılcımlı’nın dediği gibi, “Tekrara gerek yok ki, işçi tulumunu giyinmiş burjuva mantığı hep birinci (yani olanı reddedip idealler peşinde koşan - A.O.A.-) parlak 'devrimcilik' şıkkını bize tavsiye edegelmiştir”[104]. Oysa Lenin, saf devrimi bekleyenin boşuna bekleyeceğini, çünkü öyle bir devrimin lafta kalan devrim olduğunu açıkça ortaya koymuştur..

Fakat, her olan’la barışıklık devrimci bir politik duruş mu sağlar? Kesinlikle hayır! “Kitlelerin kazanıldığı dönemde yapılan siyasetle, bunun henüz gerçekleşmediği dönemde yapılan siyaset arasında niteliksel bir fark olmalıdır. Burada sorun, bu ikisi arasındaki diyalektik ara’yı iyi anlamak ve politik pratikte bunun karşılığını üretmektir.”[105] Kıvılcımlı, bu karşılığı üretememiştir. Onun taktik diye gösterilen her politik hamlesi, tüm iyi niyetlerinden öte, reformizm olmuştur.

Öyleyse, “27 Mayıs’ta davranan ordu gençliğine yol gösteren sadece finans-kapital değildi. O dönemde Vatan Partisi adına Dr. H. Kıvılcımlı MBK’ne iki açık mektupla ne yapılması gerektiğini bildirdi. Ve söylenenin esası Vatan Partisi programının uygulanmasıydı. Elbette, proletaryanın siyasi örgütlenmesinin çok cılız olduğu o günlerde, bu yol göstermelerin bir sonucu olamadı”[106] sözleriyle Kıvılcımlı’nın “politik” davranışını olumlayan Yılmazer’e sormak gerekli: Kıvılcımlı, o konjonktürde, “proletarya” için hiçbir anlamı olmayan, “elbette proletaryanın siyasi örgütlenmesinin cılız olduğu” günlerde, “kabul görmeyeceği” belli olan bir şeyi sunmakla doğru bir taktik mi gütmüştür, yoksa reformcu burjuvazinin arkasına mı takılmıştır? “Revizyonist hainler, bugünden ulusal burjuvaziyle 'ittifak'ı (!) olası görüyor! Evet, mümkündür ama, bir tek biçimde mümkündür: O da, proletarya’nın kızıl bayrağı altında, işçi-köylü temel ittifakı üzerinde, halkın demokratik diktatörlüğünü kurmaya yönelen bir cephe yerine; burjuvazinin arkasında, bazı reformlarla bugünkü düzenin sivri yanlarını törpülemeye ve bir burjuva diktatörlüğü kurmaya yönelen bir 'cephe' (!) geçirmekle mümkündür”[107] diyen Kaypakkaya, Lenin’in tüm politik tarihinden çıkarılabilecek bir duruş’u savunurken çok haklı değil midir?

Politika güç meselesidir. Gücünü hesaba katmadan yapacağın her hareket başkalarının politik hamlelerine destek olmaktan öteye gidemez. Bu nedenle, yukarıda, kitlenin olduğu zamanla olmadığı zaman yapılacak politika arasında kategorik fark olması gerektiği vurgulandı. Politik olarak güç olmayan bir akımın, politik güçmüş gibi sözde taktik gütmeye çalışması tam bir apolitizmdir. Politik alanda ilkesel davranmamak gerektiğini söylemek, politik olarak, politikada ilkesel (ideolojik) tavır almanın doğru olmadığını söylemek değildir. Aksine, güç olmaktan uzak olan bir devrimci hareket, böyle bir tavır almalıdır. Aralarındaki tüm farklılıklara rağmen, burjuva parlamentosundaki partileri, burjuva partileri diye tek bir tip olarak karşına almak, ordunun yaptığı hareket reformcu bile olsa, bu reform hareketinden kendi politik hanene hiçbir şey yazılamayacağı için “darbe” yönünü öne çıkarmak, “Faşizmin bütün biçim ve derecelerine karşı, anti-faşist halk cephesi iktidarını savunmak, …”[108] ‘politikada ilkesel tavır’ olması açısından gayet politiktir! Bu nedenle, politik olarak güç olunmayan bir dönemde, “taktik” olarak Kemalizm ve ulusal sorun hakkında susulmuşsa, bunun kesinlikle reformist bir anlam taşıdığı ortaya çıkar. Kıvılcımlı, kendi Tarih Tezi temelli bir farklılaşmaya gitmemişse, Yol çalışmaları Kıvılcımlı’sından ayrı bir anlayışa ulaşmamışsa, yani, fikirlerini değiştirmemişse bile, aldığı taktik tutum nedeniyle, istemeden de olsa, fikirlerini değiştirmiş olanlarla aynı konuma düşmüştür. Politika acımasızdır!

“Nesnel olarak”(!) iyi olan her şeyi savunmak ve kötüyü reddetmek Marksistlerin işi değildir. Marksistler dünyanın adalet dağıtıcıları da değildir. “Ve Lenin yoldaşın bir başka vesileyle söylediği gibi, haksızlığı durmadan protesto etmek ve bütün egemen sınıfları bu konuda ayıplamak, komünist partilerin görevidir. Ama böyle bir haksızlığın düzeltilmesini programına koymak akılsızlık olur. Çünkü günün sorunu olma niteliğini çoktan kaybetmiş bir sürü tarihi haksızlık örnekleri vardır.”[109] Bu açıdan, Kıvılcımlı’nın, katliamlar nedeniyle Ermeni sorununun geçerliliğini yitirdiğini söyleyişi de yerindedir. Kıvılcımlı burada adalet dağıtıcılığına soyunmamıştır.

 

 

 

 

 

 

 



[1] Melik Kara, İ. Mert, S. Sahra, Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı (Taslak), Ankara 1995, s.35. Bundan böyle Taslak olarak anılacaktır.

[2] Demir Küçükaydın, “Kıvılcımlı’nın Mirası”, Özgür Gündem, 16 Ekim 1992.

[3] Mehmet Yılmazer, “Kıvılcımlı’nın Mirası Üzerine”, Özgür Gündem, 2 Kasım 1992.

[4] “Ertuğrul Kürkçü (söyleşi)"; Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Devrimci Hareketin Genel Otokritiği, , İstanbul 1994, Alaz Yayıncılık içinde,s.154.

[5] Barış Doğanay, “Kaypakkaya’da Sınıflar Yapısının Tahlili ve Devrim Sorunu”, Yol, S.2, Temmuz 1991, s. 84-5.

[6] Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Tezi / Tarih Devrim Sosyalizm, İstanbul 1996, 4. Baskı, Sosyalist Kütüphanesi, s. 67-8.

[7] H. Kıvılcımlı, Bilimsel Sosyalizmin Doğuşu, İstanbul 1989, Bibliotek Yay., s.67.

[8] A.g.e., s.66.

[9] H.Kıvılcımlı, İkinci Kuvayi Milliyeciliğimiz, İstanbul 1965, Tarihsel Maddecilik Yay., s.48.

[10] A.g.e.,

[11] H. Kıvılcımlı, Tarih Tezi, İstanbul 1996, Diyalektik Yay., s.33.

[12] A.g.e., s.33-4.

[13] A.g.e., s.460.

[14] D. Küçükaydın, a.g.e.

[15] Mehmet Yılmazer, “Murat Belge Eleştirisi”, Çağdaş Yol, S. 9, Ekim 1989, s.23.

[16] Murat Belge, “Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi Üzerine”, Birikim, S. 4, Haziran 1975, s.47.

[17] Mehmet Yılmazer, a.g.e., s.25.

[18] Mehmet Yılmazer, “Çöküşün Işığında Sosyalizmin Teorik Sorunları”, Yol, S. 3, Aralık 1991, s.17-8.

[19] H. Kıvılcımlı, Tarih-Devrim-Sosyalizm Işığında İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş / İngiltere, 2. Baskı, İstanbul 1994, Diyalektik Yay., s.18.

[20] A.g.e., s.137.

[21] H. Kıvılcımlı, Tarih Tezi, a.g.e., s. 499.

[22] A.g.e., s.550.

[23] A.g.e., s.559.

[24] H. Kıvılcımlı, ... İngiltere, a.g.e., s. 25.

[25] H. Kıvılcımlı, ... Tarih Devrim Sosyalizm, a.g.e., s. 171-2.

[26] H. Kıvılcımlı, ... İngiltere, a.g.e., s. 160.

[27] A.g.e., s. 26.

[28] A.g.e., s. 83.

[29] A.g.e., s. 36.

[30] A.g.e., s. 68.

[31] A.g.e., s. 84.

[32] a.g.e., s. 89.

[33] A.g.e., s. 75.

[34] A.g.e., s. 88.

[35] A.g.e., s. 104-5.

[36] H. Kıvılcımlı, ... Tarih Devrim Sosyalizm, a.g.e., s. 159.

[37] H. Kıvılcımlı, ... İngiltere, a.g.e., s. 91-2.

[38] A.g.e., s. 98.

[39] A.g.e., s. 117.

[40] A.g.e., s. 141.

[41] A.g.e., s. 157-8.

[42] A.g.e., s. 158.

[43] H. Kıvılcımlı, Tarih Tezi, a.g.e., s. 64-5.

[44] H. Kıvılcımlı, Türkiye Köyü ve Sosyalizm, 1. Baskı, Ankara 1980, Derleniş Yay., s. 5.

[45] H. Kıvılcımlı, ... İngiltere, a.g.e., s. 159.

[46] H. Kıvılcımlı, ... İngiltere, a.g.e., s. 146.

[47] Kıvılcımlı bu kavrayış tarzı nedeniyle 'diktatörlük' kavramına da problemli bakar. Sosyalizmin diktatörlük değil, gerçek demokrasi olduğunu savunarak, yine ahlaki bir konumda durur.

[48] Murat Belge, a.g.e., s. 48.

[49] H. Kıvılcımlı, Tarih Tezi..., a.g.e., s. 569.

[50] A.g.e., s. 25.

[51] Kıvılcımlı’da insanın tarihi belirleyişi, kimi zaman, tek bir insana kadar genişler: “Tarihsel devrimlerde ne alt, ne üst, hiçbir insanın dilemediği altüstlükler, insanların topuna rağmen patlak veriyordu. Sosyal devrimde, işini bilen bir sosyal sınıf, hatta tek bir insan bile, dilediği değişikliği topluma dayatıyor ve tarihi kendi sosyal eğilimi yönünde yürütüyordu.” (Bilimsel Sosyalizmin Doğuşu, s. 10)

[52] H. Kıvılcımlı, Yol 1, 1. Baskı, İstanbul 1992, Bibliotek Yay., s. 71.

[53] M. Yılmazer, THKP/Cephe Eleştirisi, Ankara, Sentez Yay., s. 124.

[54] Barış Doğanay ise, “Finans - kapitalin antik ve modern sermayedarların ittifakı olarak kavranıldığını varsayan 'eleştiriler', tepeden tırnağa yanlıştır” diyerek Kıvılcımlı’yı savunur. Kıvılcımlı’da, Doğanay’ın dediğinin aksi kanıtlar rahatlıkla bulunabilir.

[55] M. Yılmazer, “Proletarya Hareketi ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı”, Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Devrimci Hareketin Genel Otokritiği, İstanbul 1994, Alaz Yay., s. 106.

[56] Türkiye’ye özel olduğu belirtilen finans-kapital hakkında politik yorumu ileriye bırakıyoruz.

[57] H. Kıvılcımlı, Tarih Tezi, a.g.e., s. 152.

[58] A.g.e., s. 152-3.

[59] A.g.e., s. 154.

[60] Karl Marx, Grundrisse, Çev.: Sevan Nişanyan, Ankara 1979, Birikim Yay., s. 544-5.

[61] A.g.e., s. 580.

[62] A.g.e., s. 570.

[63] A.g.e., s. 588.

[64] A.g.e., s. 568.

[65] A.g.e., s. 572-3. Bu yazıda, Marx’ın Grundrisse’de ortaya koyduğu kavramsal sistemazisyonu açıklayıp tartışan bir yol izlenmedi. Bu nedenle Marx’ın ördüğü nesnel zemin ‘veri’ alınmıştır.

[66] A.g.e., s. 575.

[67] Bu konuda, Teori ve Politika’da yapılan tartışmalara bakılabilir.

[68] M. Yılmazer, THKP/Cephe Eleştirisi, a.g.e., s 66.

[69] M. Yılmazer, a.g.e., s. 25.

[70] H. Kıvılcımlı, Finans Kapital ve Türkiye, İstanbul 1978, Kıvılcım Yay., s. 37.

[71] A.g.e., s. 41.

[72] A.g.e., s. 75.

[73] A.g.e., s. 76.

[74] M. Yılmazer, a.g.e., s. 100.

[75] A.g.e., s. 100.

[76] İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, İstanbul, Umut Yay., s. 143.

[77] A.g.e., s. 187.

[78] Barış Doğanay, a.g.e., s. 78.

[79] M. Yılmazer, a.g.e., s. 86.

[80] H. Kıvılcımlı, Yol 1, a.g.e., s. 113.

[81] A.g.e., s. 115.

[82] H. Kıvılcımlı, Kuvayi Milliyeciliğimiz, a.g.e., s. 64.

[83] A.g.e., s. 10.

[84] H. Kıvılcımlı, Yol 1, s. 113.

[85] İ. Kaypakkaya, a.g.e., s. 190.

[86] H. Kıvılcımlı, a.g.e., s. 120.

[87] A.g.e., s. 122.

[88] A.g.e., s. 159.

[89] A.g.e., s. 144.

[90] H. Kıvılcımlı, Kuvayi Milliyeciliğimiz, a.g.e., s. 17.

[91] H. Kıvılcımlı, Yol 2, 1. Baskı, İstanbul 1992, Bibliotek Yay., s. 318.

[92] A.g.e., s. 427.

[93] A.g.e., s. 326.

[94] A.g.e., s. 457.

[95] A.g.e., s. 466.

[96] A.g.e., s. 466.

[97] İ. Kaypakkaya, a.g.e., s. 227.

[98] Kıvılcımlı’nın, ordunun kendiliğinden hareketi’ne ilişkin saptamalarının, “Ordunun kendiliğinden hareketi günümüzde tükenmiştir. Kıvılcımlı’nın saptamaları, dönemi için doğruydu, şimdi değil” tarzında da olsa ardıllarından bazıları tarafından reddedilişi, Tarih Tezi’nin Kıvılcımlı’sından kısmi bir uzaklaşma olarak anlaşılabilir ve olumludur. Zaten bu reddedişe eğilimli olanlar, Yol çalışmalarının Kıvılcımlı’sını sahipleniyorlar. Bunu anlamak açısından, son çıkan Yol Dergisinin, Nisan 1997 tarihli son sayısının arka kapağında, Yol çalışmalarının ikinci kitabının resminin oluşu önemli bir örnektir. Afişlerinde, dergilerinde Kıvılcımlı’nın gençlik resmini kullanmayı tercih edenlerle, yaşlılık resmini tercih edenler arasındaki ayrılık, bu seçimleriyle paraleldir. “Anarşi yok büyük derleniş”i sahiplenenlerin politik duruşları gözler önündedir ve yaşlı Kıvılcımlı’yı tercih etmektedirler.

[99] M. Yılmazer, THKP/Cephe Eleştirisi, a.g.e., s. 68.

[100] Melik Kara, ..., a.g.e., s. 44.

[101] İ. Kaypakkaya, a.g.e., s. 227.

[102] Burada, Kaypakkaya’nın işçi ayaklanmasından, kentlerin kuşatılmışlığına ilişkin pay çıkarışının büyük bir hata olduğunu belirtmek gerekiyor. Kaypakkaya da bilir ki, bir yenilgi ilkesel sonuçlara varmanın aracı olamaz. Olsaydı eğer, kırlardaki bir ya da iki yenilgi sonrasında kırların da kuşatılmış olduğu sonucuna varmak gerekirdi. Ama Kaypakkaya’nın “kırlardan gelme” anlayışının doğruluğu-yanlışlığı bir yana, onun bu iddiasını ilkesel bir şey değil de güç dengelerine, en zayıf halka anlayışına bağlayan yanı, devrimci politika anlayışı bakımından ilginç ve dikkate değer.(Bak.: İ. Kaypakkaya, a.g.e., s. 388.)

[103] Bak.: M. Yılmazer, a.g.e., s. 81 ve 119.

[104] H. Kıvılcımlı, a.g.e.,

[105] Taslak, a.g.e., s. 47.

[106] M. Yılmazer, a.g.e., s. 41.

[107] İ. Kaypakkaya, a.g.e.

[108] A.g.e., s. 300.

[109] A.g.e., s. 224.

Okunma 42419 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.