Bilim-Politika Sorunu Açısından Gramsci

Yazan 

Ali Osman Alayoğlu

Faşist Mussolini, Gramsci için “bu beynin çalışmasını yirmi yıl durdurmalıyız” demişti. Çözümü Gramsci’yi hapishaneye göndermekte bulan Mussolini’nin düşündüğünün aksine, Gramsci’nin hapishanede kaleme aldığı “notlar”, onun günümüzde dahi -ölümünden 60 yıl sonra- durmayan, çalışan beyni oldu.

Marksist düşünür ve eylem adamları arasında Gramsci’nin ayrıcalıklı bir yeri vardır. Gramsci'den, birçok esaslı Marksist yanında, birçok post-Marksist de övgüyle bahseder.

Althusser’e göre Gramsci tarihselcidir, ama Lukacs ve Korsch’a oranla farklı bir yönü vardır.[1] “Gramsci’yi bir 'hümanist' ve bir 'mutlak tarihsici' olarak nitelemek tümüyle ona haksızlık olacaktır.”[2] Althusser’in tarihsel materyalist çalışmalarında önemli oranda ardılı olduğu Gramsci için, “bildiğimiz kadarıyla Gramsci, seçtiğimiz yoldan ilerlemiş olan tek kişidir. Devletin, Devletin Baskı Aygıtına indirgenemediğini, fakat dediği gibi, 'sivil toplumun' belirli sayıda kurumunu da kapsadığı fikrine sahipti: kilise, okullar, sendikalar vb. Ne yazık ki Gramsci, keskin fakat kısmi belirtmeler olarak kalan bu sezgilerini sistemleştirmedi”[3] dediği bilinir.

Gramsci tarihselci Marksistler için de önemli bir addır. Bobbio, Texier ve Portelli, Gramsci’yi farklı anlamlarda da olsa bir “üstyapılar teorisyeni” olarak niteler. Aslında Gramsci’nin “üstyapılar teorisyeni” olduğu yaygın bir şekilde kabul edilir. Gramsci bir üstyapılar teorisyeni, bir devlet teorisyenidir ama çalışmaları, sistemli bir bütün oluşturmadığı için kavram kaymalarıyla doludur.

Gramsci’yi post-Marksist konumları için temel dayanak alan ve ona şükranlarını ileten yazarlar için de onun ayrıcalıklı bir yeri olduğu belirtilmişti. Mesela Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe, teorik binalarının temel kategorilerinden biri olan “hegomonya”yı Gramsci’ye borçlu olduklarını söylerler. Onlara göre Gramsci yeni bir sorunsala geçişin önemli bir ayağıdır.[4]

Giriş

Bu yazının amacı, Hapishane Defterleri’nin tarihsel materyalizm içi sayılabilecek yönünü bilim- politika sorunu çerçevesinde incelemektir. Öncelikle Althusser’in kaygısının paylaşıldığı söylenmelidir. Gramsci’ye haksızlık yapmamak için onun felsefesiyle bilimini ayırmanın gerekliliğine değinilecektir. Bu ayrım vurgulandıktan sonra Gramsci'nin felsefesindeki olumlu ve olumsuz tarihselci yaklaşımlar ayrıştırılacaktır. Ama her şeye rağmen, “iki Gramsci” tanımlamanın doğru olmadığı savunulacaktır. Yazının hedefleriyle doğrudan bağlantılı olmadığı için bu konu üstünde ayrıntılarıyla durulmayacaktır.

İkinci olarak, Marx - Engels’in, Hapishane Defterleri’nin kaynağını aldığı düşünülen üç temel sözünden yola çıkılarak genel bir belirleme yapılmaya çalışılacaktır. Bu sözlerin öznel yaklaşımlarla nesnel yaklaşımlar ve bilimle politika arasındaki gerilimin ifadesi olduğu söylenerek Gramsci’nin bu gerilimlere yanıt bulamadığı gösterilecektir.

Özellikle politikayla bilimin ayrılığı ve ilişkililiği sorunu vurgulanacak ve Gramsci’deki bu soruna dönük izler takip edilmeye çalışılacaktır. Gramsci, "organik-konjonktürel" ve "hegemonya" kavramları aracılığıyla bu sorunla uğraşmıştır. Hegemonya, daha sonraları Laclau - Mouffe’un soruna buldukları çözümün temel kategorisi olmuştur. Bu çözüm eleştirilecek ve onun, desteğini Gramsci’den alan bir ideolojizm olduğu belirtilecektir.

Altyapı - üstyapı sorununa ise, bilimle politika arasına net çizgi çeken bir bakış açısıyla yaklaşılacak ve altyapının temel ve belirleyen olduğu savunulacaktır.

Son olarak, Gramsci’nin üstyapılar teorisine değinilecektir.

Filozof ve “Bilim Adamı” Olarak Gramsci

Bilimi bir ideoloji, dolayısıyla bir üstyapı unsuru olarak algılayan, yani bilimi reddeden Gramsci’nin bilimsel çalışmalarının önemli olduğunu söylemek bir ironi olabilir belki, ama bu, aynı zamanda bilimin “bilim adamı”ndan sorulamayacağına dair küçük bir örnektir.

Althusser’e göre, Gramsci’nin felsefesi ile tarihsel materyalizm alanındaki çalışmalarını ayrı ayrı değerlendirmek gereklidir. Althusser, Gramsci’nin tarihselciliğini eleştirirken bu konudaki çekince ve kaygılarını şu sözlerle anlatır: “benim istencime karşın, yalnızca onun diyalektiksel maddeciliğe ilişkin yorumu açısından formüle etmek istediğim kuramsal çekinceleri, okuyucunun Gramsci’nin tarihsel maddecilik alanındaki verimli buluşlarına da yaymaya (teşmil etmeye) kapılabileceği kaygısını da taşıyarak, bunu derin kuşkular duymaksızın yapıyor değilim. Bu yüzden, bu ayrımın özenle zihinde tutulmasını rica ediyorum; çünkü, bu olmaksızın, bu eleştirel düşünseme çabası kendi sınırları ötesine geçecektir.”[5]

Fakat Gramsci’nin bilimsel çalışmalarıyla felsefi çalışmalarını, “iki Gramsci” yaratacak denli kesin ayrımlarla ifade etmek problemlidir. Gramsci’nin bilimsel çalışmalarına yedirilmiş bir felsefe vardır. Bu nedenle, “Gramsci'nin felsefel spekülasyonu ile onun, tarihsel materyalizmin öze ilişkin çalışmalarına olan katkısı arasında bir birlik aramak yerine, Gramsci’nin felsefel tezlerin zararına ideolojilerin pratik(sel) - toplumsal işlevi ile uğraştığını öne sürmek daha doğru gözükmektedir”[6] şeklinde bir yaklaşım ihtiyatla karşılanmalıdır.

Gramsci’ye felsefesi açısından da haksızlık edilmemesi gereken kimi noktalar vardır. Gramsci’de olumlu anlamda “tarihsel”lik vurgusuyla ifadesini bulan bir materyalizm mevcuttur. ”Marksizm Bir Tarihselcilik Değildir” makalesinde Althusser, tarihselciliğin tarihsel meşruluğunu gösterir. İkinci Enternasyonal’in ekonomist yorumlarına karşı “yaşamsal bir tepki”[7] olan tarihselcilik, devrimciliği sürdürme amacı nedeniyle hoş görülebilir, ama bu sadece bir hoşgörüdür.

Gramsci'nin tarihsellik vurgusunun önemi, İkinci Enternasyonal’e tepkinin ve eyleme vurgunun meşruluğundan gelmez. O, bu meşruluğu Lukacs ve Korsch’la paylaşır. Gramsci “mutlak” olan her şeyi reddeder ve her şeyin değiştiğini dönüştüğünü vurgular. Bu şekliyle tanımlanmış bir “mutlak tarihselcilik” kuşkusuz materyalisttir. Çünkü Hegel’in mutlak tin’ini, mutlak bilgi’yi ve dolayısıyla tarihin ereğini reddeder, felsefenin oyununu bozar.[8] Gramsci’de bulunan “olumlu tarihselcilik” budur.

Laclau - Mouffe, “Althuser, Gramsci’nin 'mutlak tarihselcilik'ini Lukacs ve Korsch’un çalışmaları gibi yirmilerin başka 'solculuk' biçimlerine benzetmekle yanılmıştır” diyerek özcülüğe karşı olduğunu düşündükleri Gramsci’yi över. Laclau - Mouffe, Althusser’in Gramsci’nin felsefesini diğerlerinden ayırdığını görmemiştir. Ayrıca daha önce “iki Gramsci” ayrımına düşülen kayıt, Gramsci’nin dikkate değer bazı felsefi yaklaşımlarından yola çıkılarak Lukacs - Gramsci - Korsch tarihselciliği diye ifade edilebilecek bir ortaklığı göz ardı etmeme yönünde de düşülmelidir.

Gramsci, tüm teorik yaşamı boyunca Crocegil idealist ayartmalarla nesnellik arasında gidiş-gelişler yaşamıştır. Ve çözümü Lukacs ve Korsch'unki türden olmuştur. Elbette bu Marksist düşünürler arasında kimi farklar vardır. Mesela Gramsci, Lukacs’a oranla tutarlı bir tarihselcidir. Bu nedenle o, Lukacs’ın idealizme düştüğünü söyler. Çünkü Lukacs, tarihle doğa arasında bir ikilik yaratmış ve diyalektiği sadece tarihe atfetmiştir. Oysa diyalektik hem tarih hem doğa için geçerlidir.[9] Ama aynı Gramsci, altyapıya zorunluluk, üstyapıya özgürlük atfederek aynı hatayı kendisi yapar.

Stuart Hall ve arkadaşları, “Gramsci’nin 'tarihsicilik' ile ilişkisi, son derece karmaşıktır: öne sürdüğümüz gibi, eğer bu eğilimin temsilcisi olarak aklımızda Lukacs gibi biri varsa, birçok yönden Gramsci’ye hiçbir biçimde 'tarihsici' denemez”[10] diyor. Yazarların Gramsci’nin “olumlu tarihselcilik” vurgusu (ki bu vurgu abartılamaz, çünkü Marx’ta 1844 Elyazmaları’ndan bu yana bulunan bir şeydir) ve tarihsel materyalizm alanındaki incelemeleri hakkında konuştukları düşünülürse, söylenenler yerindedir, ama yazarların çalışmasının tamamına bakınca bu kadar iyimser olmamak gerektiği ortaya çıkar. Çalışma boyunca, Althusser’in özellikle Özeleştiri Öğeleri’ndeki kimi tarihselci kabullerinin abartılı övgülere maruz kalması, ve bunların Gramsci’nin haklılığını gösteren pasajlara dönüştürülmesi anlamlıdır. Hall ve arkadaşları, Gramsci’nin bilimi ideolojileştiren görüşlerine şu sözlerle prim vermektedir: “Marksizmin bir bilim mi yoksa bir ideoloji mi olduğu sorunu, Gramsci’yi en çok uğraştıran sorunlardan biridir. (Toplumsal) bilim ile ideoloji arasındaki fark, nitel bir farklılık gibi gözükmemektedir.”[11]

“Mutlak tarihselcilik”i ile olumlu bir yön kazanan Gramsci’de egemen olan, tarihselciliktir (“olumsuz tarihselcilik”). O, tarihsel materyalizmde vurgunun “tarihsel”e yapılması gerektiğini söyleyen, felsefeyle felsefe tarihini, tarih ile felsefeyi, politika ile ideolojiyi birleştiren, Marksizme bilimsel bir kuram değil bir ideoloji olarak bakan bir felsefi sorunsal içindedir. Marx’taki epistemolojik kopuşu göremeyen bu felsefi bakış, aynı zamanda tarihsel ve diyalektik materyalizm arasındaki ayrımı da görememekte, ve “tarihsel diyalektik”i[12] önermektedir. Yani Gramsci, Marksizmi, Crocegil bir bakış açısıyla bir yöntembilime dönüştürmektedir. Birleştirmeci bir girişim içinde olan Gramsci, ayrım yapmayı (tarihsel ve diyalektik materyalizm) metafizik bir çaba olarak algılamaktadır.

Hapishane Defterleri'nin Üç Dayanağı

Defterler, yaygın olarak kabul edildiği üzere, karışık bir terminolojiye sahiptir. Kavram ve kategoriler sürekli kayma yaşar. Bu nedenle Defterler’in okunması zorlaşır. “Masum okuma yoktur” ve bu sefer, her okuma daha da masum olmama hakkını kazanır. Perry Anderson’un dediği gibi, “Defterler'in labirentinde Gramsci yolunu kaybetmiştir”[13] ve aynı labirentte Gramsci’nin ardılları da kaybolmuştur.

Gramsci’nin tüm düşünsel serüvenini, bilim - politika sorununa vermeye çalıştığı cevaplarda bulmak mümkündür. Eylem adamı olan Gramsci, bilimin yasalarına uymadığı için Bolşevik devrimini reddeden İkinci Enternasyonalcilere inat, Kapital’e Karşı Devrim” diyerek devrimi savunmuş, ama / ve bilimi yadsımıştır. Bilim - politika ayrımını yapmamış, sadece kimi çabalarında bu ayrımı hissetmiş olan Gramsci, bu konuda yalnız değildir. Başta Engels gibi bir kurucu Marksist olmak üzere, Althusser ve Poulantzas gibi önemli Marksistler de aynı sorunla başbaşadır.

Gramsci’nin, Hapishane Defterleri’ni Marx - Engels’ten aktardığı üç söz üzerine kurduğu söylenebilir. Bu üç söz; felsefe, bilim ve politikanın birbirleriyle ayrılık ve ilişkisi sorununa Gramsci’nin verdiği yanıtı göstermesi açısından önemlidir. Bu sözler, birçok Marksistin de en çok atıf yaptıkları arasındadır:

1- “İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar.”[14]

2- “Bu gibi altüst oluşların incelenmesinde, daima, iktisadi üretim koşullarının maddi altüst oluşu ile -ki, bu, bilimsel bakımdan kesinlikle saptanabilir- hukuki, siyasal, dinsel, artistik ya da felsefi biçimleri, kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri ayırdetmek gerekir.”[15]

3- Tarih, zorunluluktan özgürlüğe doğru ilerleyen bir süreçtir.[16]

Marx’tan aktarılan birinci söz, Gramsci’de, altyapıyı belirleyen olarak kabul eden Marx’ın determinizmine bağlı yaklaşımı temsil eder. İkinci söz ise, Gramsci’yi bir üstyapılar teorisyeni yapan, Marx - Engels’te geliştirilmemiş bir alanda gelişme sağlayan bir işlev görmüştür. Ancak aynı söz, ideolojizmin kaynağı da olabilmiş, altyapının belirleyiciliği reddedilebilmiştir. Üçüncü söz ise, hem birinci hem de ikinci söze etkide bulunmuş, birinci sözün ifade ettiklerini geçersizleştirmiş, ikinci sözü saf bir özgürlük savunusuna çevirmiştir. Üçüncü söz, üstyapının özgürlük, altyapının zorunluluk alanı olduğunu savunan bir içerik taşır. Bu yaklaşımdan yola çıkılarak, üstyapıda sınıflar olmadığı sonucuna varılabilmektedir. Sınıfların altyapıya sıkıştırıldığı bir “toplumsal formasyon”dan, Laclau - Mouffe’un, sınıfların hiçbir ayrıcalık taşımadığı, birden çok antagonizmaya sahip “hegemonik formasyon”una geçmek hiç zor değildir.

“Altyapı zorunlulukların, üstyapı iradenin alanıdır. Çifte ontoloji. Tarihsel idealizmin benimsediği yaklaşım budur. Günümüz Marksistleri, yaygın olarak bu seçeneği benimser. Öznel faktör, a) ya altyapının zorunlu yolunun hızlandırılmasında rol oynar (kapitalizm zorunlu olarak yerini sosyalizme bırakacaktır), b) ya da iki ontoloji mücadele eder ve mücadele 'ya sosyalizm ya barbarlık'la sonuçlanır. Sosyalizm ve komünizm sadece bizim mücadelemize bağlıdır.”[17] Gramsci’nin teorik sisteminde egemen olanın çift ontoloji, yani üçüncü söz olduğunu söylemek ve ilk iki sözün, anlamını, bu sözün içinde bularak problemli hale geldiğini belirtmek gerekir. Birinci sözün yaratacağı apolitizmi nasıl yok edeceğini düşünen Gramsci, çift ontoloji üzerine oturan bir altyapı - üstyapı tasarlamıştır. Katharsis (arınma) uğrağı bu tasarının sonucudur.  

Bilim - Politika Ayrımı

Metin Kayaoğlu, “Marksizmde Belirleme Anlayışı Korunmalı mı?” adlı yazısında, bilim ile politika ayrımına yoğunlaşır. Yazı, Marksizmde belirleme anlayışının korunması gerektiğini söylemekle birlikte, politikanın belirleme ilişkisi çerçevesinde anlaşılmaması gerektiğini savunur. Böylece “tarihle konjonktürün, sınıfla politikanın arasına aşılmaz bir epistemolojik engel çekilmiş olur”.[18] Bu, “politik olarak devrimci sonuçlar verecek ve teorik olarak arındırıcı olacaktır”.[19]

Kayaoğlu, politikanın nesnesinin gerçek nesne, bilimin nesnesinin bilgi nesnesi olduğunu belirtir ve içinde bulunulan an’ın (konjonktür) bilime kapalı olduğunu vurgular. Konjonktürde belirleme ilişkisinden bahsetmek anlamsızdır. Bilimin nesnesi olan bilgi nesnesinde ise, “yapı, üstyapıyı; ekonomi, politika ve ideolojiyi; üretim, toplumsal varlığı; toplumsal varlık, 'bilinç'i belirler”.[20]

Elbette bu ayrımlar ardından, teorinin siyasal pratikteki yerinin ne olduğundan, konjonktür, gerçek nesne ve bilgi nesnesi ayrımlarına kadar birçok sorunla karşılaşılır, ama aynı zamanda konjonktürde ekonomiyi belirleyen yapan İkinci Enternasyonalcilerin ekonomizmini veya belirleyen ilişkisini bilgi nesnesinden çıkarıp atan post-Marksistlerin ideolojizmini (kaotizm) belirleyebilecek bir teorik güç kazanılır.

Gramsci’nin bilim ve politikaya dönük incelenmesinde bu yaklaşım temel alınacaktır.

Gramsci hiçbir zaman altyapının belirleyiciliğini felsefi anlamda reddetmemiştir. Bu konuda desteğini Eleştiriye Katkı'dan almıştır. Fakat İkinci Enternasyonal’in ekonomizmine karşı yeni bir Marksizm tanımlamaya çalışan Gramsci, kimi önemli ipuçları elde etse bile, net bir çözüm sunamamıştır. Bilim - politika ayrımı yapmadığı için çözümü yetersiz kalmıştır.

Daha önce de belirtildi: Gramsci yalnız değildir; Engels'ten sonra, Althusser, Poulantzas gibi Marksist yazarlar da bu konuda kimi çözümler önermiş olsalar bile net bir çözüm sunamamışlardır. Fakat Althusser’e ayrıcalıklı bir yer tanımak gerekir. Çünkü o, epistemolojiyle ontoloji ve bilgi nesnesiyle gerçek nesne arasına aşılmaz bir sınır koymakla çözüm yönünde önemli bir kapı aralamıştır, ama bizzat kendisi o aralıktan içeri girmemiş, bilimsel çalışmalarında bu ayrımı yapmamıştır. Bazı yazarlar Althusser’i post-Marksizme giden yolda bir basamak olarak görmekte acele ediyorlar. Althusser’in "üstbelirlenim"ini post-Marksistlerin tereddüt etmeden benimsediği doğrudur[21], ama onun ayrımları, hatta "son kertede belirleme"si post-Marksistler için kabul edilemez niteliktedir[22].

Gerçi Laclau ile Mouffe’un “son kerte” üzerine eleştirileri yerindedir, ama onlar son kerte’yi reddeder ve belirleme ilişkisini kaldırırlar. Marksizm tam tersi bir rota izlemek zorundadır. Bu açıdan Muharrem Tünay’ın yaklaşımı yerindedir: “Ekonomi dışı belirleyicilik, liberal düşünce söyleminde en önemli metodolojik ve kavramsal düzeyi oluşturmaktadır”[23], tersi ise bu kez Marksizmde en önemli metodolojik ve kavramsal düzeyi oluşturmaktadır.

Gramsci’nin bilim - politika sorununa bulduğu çözüm, organik - konjonktürel ve hegemonya kategorilerinde belirgin olarak görülür. Öncelikle bu kategorilerle işe başlanabilir.

a) Organik - Konjonktürel

Gramsci’nin sorunu çözme çabası Engels’le paraleldir. Engels, Fransa’da Sınıf Savaşımları’nın önsözünde, “Belirli bir dönemin ekonomi tarihine berrak toplu bir bakış, aynı an için hiçbir zaman olanaklı değildir; bu, ancak her şey olup bittikten, materyali toplayıp ayıkladıktan sonra yapılabilir”[24] der. Gramsci’de de benzer bir açıklama vardır: “Her durumda yapıyı, statik olarak (enstantane çekilmiş bir fotoğraftaki resim gibi) tanıma güçlüğü; politika aslında, her belirli anda, yapıdaki gelişme eğilimlerinin yansımasıdır; yalnız bu eğilimlerin zorunlu olarak kendilerini açıkça belli ettikleri söylenemez. Yapının gelişmesindeki bir evre ancak, gelişme süreci sonuna erdiği zaman, somut olarak incelenebilir. Yoksa süreç devam ederken değil: Bu inceleme yanlış bir varsayım yoluyla yapılabilir; ama bir varsayımın sözkonusu olduğunun açıkça belirtilmesi koşuluyla.”[25] Engels’i izleyen Gramsci, an’ın ancak geçtikten sonra inceleme konusu olabileceğini söylüyor. Ama an’la süreç arasında kategorik bir ayrım yapılmadığından, an’ın neden incelenemediğini tutarlı bir şekilde açıklayamıyor. Oysa an’la süreç arasına epistemolojik bir engel konulduğunda, Gramsci’nin, eğer an inceleme konusu yapılırsa, “Bu inceleme yanlış bir varsayım yoluyla yapılabilir; ama bir varsayımın sözkonusu olduğunun açıkça belirtilmesi koşuluyla” sözü, oldukça önem kazanır. Eğer böyle bir inceleme olabilirse, “'üst-belirleme'den söz etmek mümkün ve gerekli olur”[26].

Gramsci’nin organik - konjonktürel ikiliği, bilimle politikayı ayırma girişimidir. An - süreç ayrımı yapma çabasının ürünü olan organik - konjonktürel’i (özellikle organik) Gramsci sık sık kullanır.

O, altyapı ile üstyapının ilişkililiğini (birliği), belirli bir sınıfa bağlı olan aydınları, teorinin maddi güç olmasını ifade etmek için “organik”i seçer. Bu şekliyle kullanılan “organik” için “organik olmayan”, ekonomik-korporatif varoluşlar, teori ile pratik arasındaki kopukluk vb.'dir.[27]

An ile süreci ayırmak için de organik terimi kullanılır. “Hemen o anda içinde hareket edilen koşullar mı, yoksa bilinmesi, eleştiri süzgecinden geçirilmiş uzun araştırmaları gerektiren karmaşık ve organik genel koşullar mı?”[28] diye soran Gramsci için “genel koşullar” karmaşık ve organiktir, an ise ayrı anlam taşır. Gramsci, Katkı’dan alıntıladığı birinci sözü olumlu anlamda kullandığı bir yerde de, birinci sözün ekonomist yorumundan kurtulmak için organik ve konjonktürel’i seçer. Ona göre, “bir yapı incelemesinde organik (oldukça sürekli) hareketlerle 'konjonktür' (ki bunlar geçici, hemen hemen rastlantı halinde görülür) hareketleri denilen hareketleri birbirinden ayırdetmelidir”[29]. Buradaki kullanım, kuşkusuz, sürekli gerçekleşen (organik) ile rastlantısal gerçekleşen (konjonktürel) şeklinde naif bir ikilikle ifade olunan bir olasılıkçılık içerir.[30] Ancak Gramsci’nin devam eden açıklamalarından başka anlamlar da çıkarılabilir. O, konjonktürel olayların organik olaylara bağlı olduğunu söyleyerek devam eder. Tarihsel ve toplumsal olaylara yol açan organik olaylardır ve tarihsel koşulların olgunlaşması bu organik olayların sonucudur. Yani konjonktürel olanlar, belirleme ilişkisi dışında olanlar, organik’e uymayanlardır.

Gramsci, an ile süreç arasında epistemolojik engel görmediğinden süreci, ard arda gelen an’lar toplamı olarak anlama eğilimindedir. Bu çizgi-zaman anlayışı, tarihi geçmiş, politikayı şimdi ve gelecek olarak kabul eder. “Tarihin yazılmasında ağır bir yanılgıya düşme tehlikesi ne kadar varsa, politika sanatı alanında, yani geçmişin tarihini yeniden kurmak değil fakat şimdiki zamanla geleceğinkini kurmak sözkonusu ise, bu tehlike o kadar büyüktür”[31] sözlerinden bu anlayış rahatlıkla çıkarılabilir.

“Tarihsel-siyasal çözümlemelerde sık sık düşülen bir yanılma da, organik (bünyeye bağlı), rastlantısal, geçici olan olaylar arasında doğru bir ilişki kurulamamasından ileri gelmektedir: Böylece ya dolaylı olarak etki yapan sebepler doğrudan doğruya etki yapıyormuş gibi düşünülür ya da doğrudan doğruya etki yapan sebeplerin biricik etken olduğu ileri sürülür. Bazı durumlarda aşırı bir ekonomizm ve ukalaca bir öğreticilik taslanır, bazı durumlarda da aşırı bir 'ideolojizm'e düşülür. Bir durumda mekanik sebeplere gereğinden fazla değer verilir; başka bir durumda irade ve birey öğesi yüceltilir.”[32] Bu uzun alıntı bize Gramsci’nin bakış açısını özetleyebilecek niteliktedir. Onda, bir çift ontoloji anlayışı egemendir. “Dolaylı etki yapan” organik olandır, doğrudan etki yapan konjonktüreldir; yani zorunlu etkiler ve geçici etkiler vardır. “Organik”, zorunluluklar; “konjonktürel”, özgürlükler alanındadır.

Gramsci’nin ilgisi, altyapıya değil üstyapıya, zorunluluğa değil özgürlüğe, organik’e değil konjonktürel’edir. Dinamik süreçleri, kısa süreçleri, ilişkiler’i incelemeye yönelen Gramsci -zaten problemli olan yaklaşımının da etkisiyle- yapılara, sürekliliklere, determinizme tepki duyan post-Marksist çevrelerde beğeni toplar. Gramsci’nin her yapı’sal yaklaşımı yadsınır. Bu nedenle Serpil Sancar, “Gramsci’nin organik ideoloji tanımı, bir mücadele alanı olarak ideoloji tanımı ile çelişerek modelin belirlemeci (determinist) olmasına yol açmıyor mu?”[33] diye sorar.

Gramsci’nin yaklaşımındaki çizgisel zaman anlayışından dolayı çözülemeyen politika sorunu, post-Marksistlerin, tüm süreci an’laştırmaları ve ‘ilişkiler’ alanı denilebilecek olan yeri olumsal yapmaları sonucuna varıyor. Balibar ve Poulantzas’ın diliyle konuşursak, bir tarafta yapılar ve yapısal incelemeler (devlet aygıtı, ekonomi, politika vb.), diğer tarafta ilişkiler ve ilişkisel incelemeler (devlet iktidarı, sınıflar vb.) vardır. Ve her ikisi de belirleme ilişkisine tabidir. An, bilgi nesnesi içi ayrıştırmaların dışındadır.

“Gramsci, sistemli kuramsallaştırma düzeyinde yitirdiğini konjonktürel çözümlemelerde kazanmaktadır. Poulantzas, kuramsal güçlülüğünce kazandığını özgül ve somut -...- düzeyinde yitirmektedir. (...) Gramsci’nin kavramlarının her zaman konjonktürel olduğunu, 'genel' kavramlar veya 'genel' işlevler içermediğini söyleyebiliriz”[34] sözleri, ancak belirtilen perspektiften bakılıyorsa anlamlıdır. Eagleton, “hegemonya”yı dinamik ve ilişkisel olduğu için överken aynı duyarlılıkla hareket etmektedir. “Dolayısıyla hegemonya doğası gereği, pratik ve dinamik olduğu kadar, ilişkisel de olan bir nosyondur. Ve bu anlamda, bazı 'kaba' Marksist akımlarda rastlanılan birtakım aşırı kemikleşmiş, skolastik ideoloji tanımlarına göre önemli bir ilerlemeyi dile getirir.”[35]

Son olarak, Gramsci’nin organik - konjonktürel ikiliği ile Althusser’in belirleme - üstbelirleme’si ve Engels’in son kerte’si arasında, aynı soruna benzer çözüm bulma çabası olmaları anlamında bir benzerlik olduğunu tekrar belirtmek gerekir. S. Hall ve arkadaşları da bu duruma dikkat çekiyor.[36]

b) Hegemonya

Hegemonya’nın bilim - politika sorununa dönük olarak ele alınmasında, Gramsci’nin hegemonyayı organik’e benzer kullanmasının payı vardır. Fakat özellikle Laclau - Mouffe’un hegemonyayı büyük bir coşkuyla selamlaması, konunun ele alınma gerekliliğini arttırıyor.

Gramsci, “Devletin gelişmesiyle benzerlik ve bağıntı evresinde devlet 'ekonomik - korporatif' evreden 'hegemonya' evresine (aktif olarak benimseyiş) geçer”[37] derken, hegemonyayı altyapı ile üstyapının organik ilişkililiği anlamında kullanır.[38] Hegemonya burada siyasal aşamayı temsil eder. Laclau - Mouffe bu kullanıma belli kayıtlar düşer ama benimser. Çünkü siyasal aşamada geçekleşen bir “aktif olarak benimseyiş”ten şeylerin şey olduğu yerin söylem alanı olduğu sonucuna varmak mümkündür.

Laclau - Mouffe, “Hegemonya kavramı, yeni bir ilişki tipini özgül kimliği içinde tanımlamak için değil, tarihsel zorunluluk zincirinde meydana gelmiş bir boşluğu doldurmak için ortaya çıkmıştır”[39] der. Onlar, Marksist düşünürlerin hegemonya, organik - konjonktürel gibi kavramlarla eyleme çelişkili yer arayışlarının farkındadır. Ama Laclau - Mouffe’un kanısı, hegemonya kavramında, “boşluğu doldurma”nın ötesinde, daha fazla bir şeyin yattığı doğrultusundadır. “Tarihi ve toplumu kavramsal olarak açıklanabilir yasalar çevresinde oluşmuş anlaşılabilir bütünlükler olarak sunan hegemonya mantığı kendisini başlangıçta, özsel ya da 'morfolojik' geçerliliği bir an için bile sorgulanmayan evrimci bir paradigma içindeki konjonktürel dengesizliklerin gerektirdiği tamamlayıcı ve olumsal bir işlem olarak sunmuştur. (...) Kavramın uygulama alanları Lenin’den Gramsci’ye genişlediğinde, olumsal eklemlenmeler alanı da genişlemiş ve klasik Marksizmin köşe taşı olan 'tarihsel zorunluluk' kategorisi teori içindeki merkezi yerini kaybetmiştir.”[40] Hegemonya, toplumda belirlemenin değil olumsallığın egemen olduğunu gösteren bir kavramdır.

“Üçüncü Enternasyonal dünyasında, eklemlenme olarak hegemonya ve politika nosyonunun teorik bakımdan olgun bir ifade bulduğu -bütün muğlaklıkları ve sınırlılıklarıyla birlikte- tek bir düşünür vardı. Tabii Antonio Gramsci’den söz ediyoruz”[41] diyen Laclau - Mouffe için, hegemonya sorunsalı, yerinden- çıkmaya verilen politik bir cevaptır[42]. Bir politik ilişki tipi olarak algılanan hegemonya ile süreç ansal algılandığı için zorunluluk yadsınmaktadır.[43] Sonuçta, hegemonya kavramıyla, eklemlenme kategorisinin egemenliğinin varsayıldığı bir teorik alan tanımlanmaktadır.[44] Eklemlenme ise bir “düzenlenmenin”, bir “bütünlüğün” oluşmasının olumsal olduğunu söyler.

”'Hegemonya' kavramı da zaten, farklı mücadele ve özne konumları arasındaki eklemlenmelerin belirlenmemişliğinin ve parçalanma deneyiminin egemen olduğu bir bağlamda ortaya çıkacaktır. 'Zorunluluk' kategorisinin toplumsalı açıklama gücünün azaldığına tanık olmuş bir politik - söylemsel evrende sosyalist bir cevap sağlayacaktır. Özcü bir monizmin üstesinden düalizmleri çoğaltarak (özgür irade / determinizm; bilim / etik; birey / kollektiflik; nedensellik / teleoloji) gelme çabalarıyla yüzleşen hegemonya teorisi, kendi cevabını monist / düalist alternatifini olanaklı kılan zeminden farklı bir zemin üzerine kuracaktır.”[45] Laclau - Mouffe’un söylem kategorisi üzerine oturan ideolojizmleri, bu uzun alıntıda gayet kısa bir şekilde özetlenmiştir.

Tüm ikilikleri yok ettiği düşünülen söylem kategorisiyle hareket eden Laclau - Mouffe için Gramsci’nin kabul edilemez yönleri vardır. Her şeyden önce gerçekliği söylemle özdeşleştiren ve söylem-dışı diye bir şey olmadığını öne süren Laclau - Mouffe, Gramsci ve birçok Marksistte egemen olan çift ontolojiyi reddeder. Onların, “düalizm” dedikleri çift ontoloji’ye dönük eleştirileri yerindedir. Altyapının her şeyi belirlemediği, üstyapının, yani bilinç ve iradenin de rolünün olduğu türden yaklaşımların sorunlu olduğunu belirtirler. “Bu düalizm, belirlenmemişin belirlenmemiş olarak tözleştirilmesi (hypostasis) yoluyla kurulur.”[46] Fakat onların bu ikiliği reddedişleri belirlenmemiş olanın belirlenmişin sadece bir eklentisi durumuna düşmesini değil tam tersini istemelerinden, “a priori belirlenemeyecek güç ilişkileri”[47] tanımlamalarından kaynaklanır. Onlar için, “Zorunluluk ancak olumsallık alanının kısmi bir sıralanışı olarak vardır”[48]. Onlar, tüm ikilikleri, an lehine, süreci anlaştırmak için reddederler. Düalistlere yönelttikleri tözcülük suçlaması kendileri için de geçerlidir.

Her türlü belirleme ilişkisini özcülük olarak niteleyen Laclau - Mouffe için, ekonomiyi son kertede de olsa belirleyen yapan, sınıf mücadelesine ayrıcalıklı yer tanımaya çalışan Gramsci problemlidir. “Gramsci’nin iki temel yanından uzaklaşmış olduğumuz açıkça görülüyor: (a) hegemonik öznelerin zorunlu olarak temel sınıflar düzleminde kuruldukları noktasındaki ısrarı, ve (b) organik krizlerin oluşturdukları fetret dönemleri dışında, her toplumsal formasyonun kendisini tek bir hegemonik merkez çevresinde yapılandırdığı postulatı”[49] diyen Laclau - Mouffe, “radikal demokrasi” önerir.

Post-Marksistlerin ideolojiyi reddeden ideolojizmlerini Sancar özetliyor: “Toplumsal bütünlük kavramının tartışılması, ideoloji kavramını metaforik altyapı - üstyapı tartışmasından hegemonya ile kurulan bütünlüğe, oradan da söylem ile kurulan bütünlük kavramlarına götürmüştür.”[50] Post-Marksistler, altyapı - üstyapı macazını aştıklarını düşünürler ve “söylem” içinde tanımlı, tüm sınıfsal aidiyetlerden uzak, iktidar’ın önemli olmadığı bir hegemonyayı çok antagonizmalı “hegemonik formasyon” içinde tasarlarlar.

Post-Marksistler Gramsci’yi bir taraftan eleştirirken diğer taraftan överler. Hegemonyanın sınıfsal kimliği olmadığını düşünen Laclau - Mouffe, “Gramsci’ye göre politik özneler -...- sınıfsal değildir, 'karmaşık kollektif iradeler'dir; benzer şekilde hegemonik bir sınıfın eklemlediği ideolojik öğeler zorunlu bir sınıf aidiyetine sahip değillerdir”[51] sözleriyle Gramsci’yi över. Ama birkaç sayfa sonra onu hegemonyayı tek bir sınıfa bağlamakla eleştirir. Çünkü “hegemonya, farklı ve karşıt sınıflar arasında çatışma ve uyumun yarattığı, doğrudan hiçbir sınıfın maddi çıkarlarına indirgenemeyecek bir sentez konumudur”[52].

Daha önce de belirtildiği gibi, Laclau - Mouffe için sınıfsal antagonizma zorunlu olarak değil, olumsal olarak var olma durumundadır. Hegemonya antagonizmalar alanında oluşmaktadır, yani birçok antagonizma vardır. “Diğer bir deyişle sınıfsal kimlikler cinsel, etnik ya da ulusal temelde diğer ideolojik kimliklerle eşitlenmiş, ideolojinin oluşumu kimliklerin oluşumu sorununa yakından bağlantılı kılınmıştır. Bu bağlamda, ideoloji kavramının tartışılması bir tür ideoloji kavramının sonunu getirmiş; ideoloji kavramının tahtına söylem kavramı oturmuştur.”[53] Sancar’ın benimseyerek yaptığı bu saptamanın doğurduğu sonuç, iktidar hedefinin silikleşmesi ve yerini sivil toplumculuğun almasıdır.

Sınıfların reddedilmesinde, altyapıyı sınıfların olduğu alan yapıp üstyapıyı özgürleştiren anlayışın payı büyüktür. Bizzat Laclau’nun teorik evrimi böyle olmuştur. Gülnur Savran bu konuyu gayet açık dile getirmiş: “Toplumsal sınıflar ekonomi düzeyine hapsedilip, ideoloji - politika 'ulus-halk'a havale edildiğinde, sınıfların bizatihi varlığından kuşku duymaya başlamak, artık atılması çok da güç bir adım değil.”[54]

Post-Marksistler için altyapı - üstyapı mecazı anlamsız olduğu, insan bilinci şeyleri yarattığı için, ne devlet ne iktidar sorunu vardır. Onlara göre yapılaştırma mümkün değildir. Yapılaşmış tek şey yapılaşamamadır. “Hakikat diye bir şey yoktur; her şey bir retorik ve iktidar meselesidir; her bakış açısı, görelidir; 'olgular' ve 'nesnellik'ten söz etmek belirli çıkarların gözetilmesine hizmet eden aldatıcı bir kalkandan başka bir şey değildir.(...) 'etniklik' veya feminizm ile ilgilenmeye yatkındırlar, ama sosyalizm ile değil; 'farklılık', 'çoğulculuk', 'marjinalleşme' gibi terimleri kullanırlar, ama 'sınıf mücadelesi' ve 'sömürü' gibi terimleri değil.”[55]

Tüm yapılar- ilişkiler bütününü (bilgi nesnesi olan) silikleştiren bu yaklaşımın tam tersini yapmak gereklidir: İktidar önemlidir ama her yerde değildir ve egemen sınıf devlet iktidarını elinde tutan sınıftır. “Devlet iktidarı yalnız tek bir sınıfa ait olabilir, çünkü devlet iktidarının kökü, sınıf antagonizmasının kendisidir, bu antagonizmanın uzlaşmaz niteliğidir.”[56] Yani devlet iktidarı paylaşılmaz ve antagonizma tektir; dolayısıyla hegemonya sınıfsaldır ve paylaşılmaz.

Toplumsal Formasyon

Gramsci’nin toplumsal formasyon çözümlemeleri çok farklı açılardan yorumlanmıştır. Klasik altyapı - üstyapı mecazını kabul eden Gramsci’yi, onun (Gramsci) benimsediği çift ontoloji üzerine oturan bir yaklaşımla tamamıyla benimseyerek yorumlayanlar olduğu gibi, Gramsci’nin özgünlüğünün sadece üstyapı incelemelerinde ortaya çıktığını öne sürenler de oldu.

Altyapı - üstyapı dikotomisini temel alan yaklaşımları genel çizgileriyle incelemeden önce bu dikotomiyi reddeden ve yerine söylem kategorisini önerenlerden bahsetmek uygun olacaktır.

a) Söylemsel Formasyon

Aslında söylem kategorisi, çift ontolojinin (özgürlük - zorunluluk) eklektizmi ve tutarsızlığında kendini vareden ve bu tutarsızlığın özgürlük lehine bozulmasıyla ortaya çıkan bir kategoridir. Mesela Laclau -Mouffe, Gramsci’yi böyle bir sorunsal içinden okur. Onlara göre Gramsci’nin “yanlış bilinç”le özdeş olmayan “organik çimento olarak ideoloji”si, tarihsel blok’la birlikte söylem kategorisinin anlatılmasıdır.[57] Şu sözlerle bu açıkça ifade edilir: “Tarihsel bloğun farklı öğelerini birleştiren bağlantı tipi -...- bizim söylemsel formasyon kavramına denk düşer.”[58]

Post-Marksizmde altyapı ve üstyapı insan bilinciyle kurulur. Bu nedenle onların yaptığı zaten “özgürlük” alanı olan üstyapının yanına altyapıyı da almaktır. Böylece hiçbir zorunluluk alanı kalmayacaktır. “Marksistler altyapıyı, biçimlenişi üretim güçlerinin doğalcı hareketine değil de bilinç biçimlerine bağlı bir zemin olarak”[59] kavrarsa doğru yapmış olacaktır. Ekonomi de toplumun herhangi bir başka düzeyi gibi hegemoniktir.[60] Yani ekonomi de söylem içinde varolur. Kısaca “'işaret edilen' üretim ilişkileri 'işaret edilmeden' yani ideolojik (sembolik) bir şekilde oluşturulmadan önce varolamaz”.[61] “Bütün toplumsal ilişki ve çelişkiler -özneler de dahil olmak üzere- söylem içinde oluşur. Çelişkiler ancak iki söylem nesnesi arasındaki zıtlık olarak algılanabilir. Bu nedenle ‘gerçek nesneler’ arasında bir çelişkiden değil, ancak söylemin tanımladığı nesneler arasındaki farklardan bahsedebiliriz.”[62]

Post-Marksizme Gramsci’de rastlanıyor mu, yoksa bu sadece kimi düşünürlerin Gramsci’yi yanlış yorumlamaları mı? Bu soruya, Gramsci’de böyle bir yön olduğunu kabul eden bir cevap vermek uygundur. O her şeyden önce çift ontolojiye dayanan yorumuyla ideolojizme dolaylı destekler verir. Bunun yanı sıra “praksis felsefesi”yle doğrudan destek verir. İnsanla ilgili olmayan şeyleri hiçleştiren eylem felsefesine göre, “Kendiliğinden, kendi tarafından, kendisi için bir 'gerçeklik' yoktur; fakat kendisini değiştiren insanlarla tarihsel ilişki halinde bulunan bir gerçeklik vardır.”[63]

b) Altyapı - Üstyapı

Gramsci’nin geniş bir altyapı - üstyapı analizi yapmadığı, klasik altyapının üstyapıyı belirlediği tezini Engels’in söylediği şekliyle bir ön kabul olarak aldığı söylenebilir. “Aynı zamanda Engels’in şu görüşünü de hatırlamalıyız: ..., ekonomi son çözümlemede, tarihin itici gücüdür”[64] diyen Gramsci, Engels’in sözlerini Katkı’nın Marx’ıyla birleştirir. Ekonomi alanında beliren çatışmaların ideoloji alanında bilincine varılmaktadır. Ama Gramsci’nin buradan vardığı sonuç “arınma uğrağı”dır.

“Yapıya sıkı sıkıya bağlı bir toplumsal güçler ilişkisi; nesnel, insanların iradelerinden bağımsız bu ilişki pozitif ya da fizik bilimlerin sistemleriyle ölçülebilir. Toplumsal gruplaşmalar maddesel üretim güçlerinin gelişme temeli üzerinde kurulur ve bunlardan her birinin üretimde belirli bir işlevi ve yeri vardır. Bu ilişki neyse odur, bu dokunulmaz bir gerçekliktir.”[65] Üstyapı ise insan iradesidir ve politika da özgürlük de orada saklıdır. Arınma (katharsis) uğrağını ise Gramsci şöyle açıklıyor: “'Katharsis' terimi tamamıyla ekonomik ya da bencil, tutkulu safhasından ahlaksal - siyasal safhaya geçişi, yani insanların bilincinde, yüksek düzeyde bir işlemle, yapının üstyapı haline gelişini anlatmak üzere kullanılır. Bu, aynı zamanda, 'nesnelden öznele' ya da 'zorunluluktan özgürlüğe' geçişi anlatır. Böylece insanı ezen, kendinde öğüten ve edilgin (pasif ) duruma getiren ve bir dış kuvvet olan yapı, bir özgürlük amacına, yeni bir ahlak - siyaset şekline dönüşür, yeni girişimlerin doğurucusu olur; arınma (katharsis) süreci, diyalektik gelişmenin çıkardığı sentezler zincirine denk düşer.”[66]

Tamamıyla felsefi olan üçüncü söze (çift ontoloji) bağlı bu yaklaşımdan post-Marksizmin destek alabileceği ortadadır. Gramsci’nin ardılları da aynı mantığı yürütürler. Gramsci ve ardıllarına, altyapı - üstyapı dikotomisine ilişkin bir belirleme yaptıktan sonra yönelmek, bazı sonuçlar elde edebilmek için gereklidir.

Altyapı üstyapıyı belirler ve bu belirleme kısa dönemde, uzun dönemde, tüm çağlar için geçerlidir. Belirleme ilişkisini erteleyen, geriye atan her yaklaşım problemlidir. Son kerte, üst-belirleme gibi tüm kategoriler altyapının belirleyiciliğini reddeder.

M. Tünay, yazısının amacının Althusser’e karşı, ‘tüm çağlarda ekonomonin belirleyici olduğu’nu iddia etmek olduğunu söyler.[67] Ekonominin belirleyiciliğini kapitalizm için değil de mesela feodalizm için geri çekmek de olsa her geri çekiş liberal teoriye verilmiş bir primdir. Nitekim bir sembolist olan İlkay Sunar, buradan yola çıkarak haklılığını öne sürer: “Eğer ekonomik determinizm belirli bir dönem için geçerliyse, o zaman ekonominin egemenliği belirli bir kültürel sistem ile bağımlıdır; bir başka deyişle, ekonominin dönemsel göreliliği sembolik mantığın zaferini belgeler.”[68] Sunar, Althusser’in üst-belirleme’sinin sembolizmin zaferini ilan ettiğini görmüş ve son kertenin de ekonominin belirleyiciliği için yeterli olamayacağını belirtmiştir. “Ekonomi en son aşamada belirleyicidir ama, bu aşama 'hiçbir zaman gelmeyebilir'.”[69]

Laclau - Mouffe, son kerte’nin sistemi kurtarmak için yapılan ‘ad hoc’ değişiklik olduğunu söyler. Bu iddia, “teoride teorik olmayanın işlevi”nin olabileceği unutulmamak kaydıyla doğrudur. Ancak sistem (Marksizm), Laclau - Mouffe’un sandığı gibi geçersizleşmemiştir. Bilim ve politikaya ilişkin daha önce belirtilen ayrım, bu noktada önemlidir.

Ekonominin belirleyiciliğinin geri çekilmesinin -oldukça yaygın olan- bir şekli de, kapitalizmde artı-değer’in rızayla alındığı, üretimin sömürü için yeterli olduğu, ama eski toplumlarda zor’un öne çıktığı, yani politikanın belirleyen olduğu savıdır. Engels bu savı Anti- Dühring’te reddetmiştir. Dühring’in mülkiyetin zora dayalı olduğu savına Engels şöyle cevap verir: “Bütün süreç hırsızlığa, zora, devlete ya da herhangi bir siyasal karışmaya bir tek kez bile başvurmaya gereksinme kalmaksızın, salt ekonomik nedenlerle açıklanır. 'Zor üzerine kurulu mülkiyet', kendini burada da işlerin gerçek akışını anlama yetersizliğini gizlemeye yönelik palavracılıktan başka bir şey olarak göstermez.”[70]

Altyapı - üstyapı dikotomisi hakkında belirleme ilişkisini benimseyen çözümler için önemli ipuçları Marx’ta bulunabilir. Üretimle dolaşımın özdeş olduğunu söyleyen, ama üretimin her zaman dolaşımı belirlediğini savunan Marx, üretime içsel bir dolaşım tanımlamış olur. Böylece söylem’cilerin çokça eleştirdikleri özcü anlayıştan kurtulmak mümkün olur. Ama bu içsellik ve tanımlanan kip farkları sayesinde, söylem diyen özcülüğe de yakalanılmaz. Yani Marksizm, altyapı ile üstyapıyı aynı değere getirerek, mesela “söylemsel formasyon” içinde eritmez. Balibar ve Poulantzas’ın üretim tarzına üstyapıyı da katmaları, kip farkı gözetmedikleri için problemlidir. Yoksa, kip farkı gözetilirse böyle bir yaklaşım olumlu sonuçlar verebilir. Sunar, bu nedenle “eğer siyasi, hukuki ve ideolojik yapıları üretim tarzını oluşturan yapılar olarak kabul edersek, artık altyapı / üstyapı ayrımından söz etmek anlamsızlaşmaz mı?”[71] diye sorar.[72] “Bilinci belirleyen madem toplumsal varlıktır, o zaman bilinç toplumsal varlığın parçası olamaz”[73] görüşüyle hareket eden söylemciler, belirleme için dışsallığın şart olduğunu öne sürer. İçsellik varsa belirleme yoktur. Marksizm tam tersini söyler. Asıl dışsallık varsa karşılıklı “belirleme” vardır, yani belirleme yoktur.

Tüm bu belirlemelerden sonra Gramsci ardıllarına yönelinirse...

Altyapının belirleyen olduğunu Gramsci’nin reddettiğini söyleyen, ama bunu, post-Marksistler gibi tüm dikotomiyi reddederek yapmayan Gramsci yorumcusu Norberto Bobbio’dur. Bobbio’ya göre Gramsci Marx’taki altyapı - üstyapı ilişkisini tersine çevirmiş, üstyapıyı belirleyen yapmıştır. Bobbio, bu değişimin gerçekleştiği merkezin ‘sivil toplum’ olduğunu belirtir. Ona göre, sivil toplum Marx’ta altyapıyı ifade ederken Gramsci’de üstyapıyı ifade etmektedir. Bobbio’da hiç tartışılmadan kabul edilen şey, altyapının zorunluluk, üstyapının özgürlük alanı olmasıdır. Hatta o, Gramsci’yi Marx’a rağmen özgürlüğü seçtiği için över.[74]

Texier, Bobbio’yu altyapının belirleyiciliğini reddettiği için eleştirir ve Gramsci’de böyle bir reddediş olmadığını belirtir. Ama Texier’in bakışı Bobbio’dan hiç farklı değildir. O, Marx’la Gramsci arasındaki ayrımı, birinin altyapıyı diğerinin üstyapıyı incelemiş olmasında bulur. Altyapının nesnel temel olduğunu söyleyen Texier öznelliği üstyapıda bulur. “Toplumsal ilişkiler, ya üretim ilişkileri gibi 'zorunlu' ve istençten bağımsız ilişkilerdir, ya da bir siyasal partiye girerken kurduğum ilişkiler gibi, gönüllü ilişkiler.”[75]

Aynen Gramsci gibi, altyapının son kertede bilirleyiciliğini Engels’ten alan Texier, buradan şu sonucu çıkarır: “Aslında, altyapı Gramsci için 'birincil'dir, 'koşullandıran'dır ('subordinante') ve bu bakımdan Marksisttir o. Ama bu, hiçbir zaman, üstyapıların her uğrakta etkin olmadıkları, ya da hatta, 'toplumsal devrim' dönemine girildiği zaman, yani üretim ilişkileri usa aykırı bir duruma geldikleri zaman, insanların üstyapısal etkinliğinin altyapıya göre 'belirleyici' ('subordinante') olmadığı anlamına gelmez.”[76] O, bu sonucun ekonomiyi belirleyici olmaktan alıkoyduğunu farketmiş olmalı ki bir dipnot düşerek siyasal etkinliğin kimi zamanlar belirleyen olmasının genel belirleme ilişkisini bozmadığını söyler. Ancak, son kerteye atılan ya da devrim içinde geçersiz olan bir belirleyicilik, her zaman İlkay Sunar’ın belirttiği gibi sembolizmin (ideolojizm) zaferidir.

Portelli ise post-Marksistlere çok yakın bir tavır içindedir. Ona göre altyapının mı üstyapının mı belirleyen olduğu sorunu ikincil bir sorundur: “Yapıyla üstyapı arasındaki ilişkilerin irdelenmesi tarihsel blok kavramının özsel görünümüdür. Ama Gramsci bu irdelemeyi hiçbir zaman, kimi yorumcuların sık sık düşündükleri gibi, bu bloğun bir ya da öbür öğesinin önceliği (...) biçimi altında düşünmemiştir.”[77] Gramsci bu ilişkiyi organik ile kurmuştur ve kurucular organik aydınlardır; yani insan bilinci. Aydınlar altyapı ile üstyapı arasındaki ilişkiyi her nasılsa üstyapı düzeyinde kurmaktadır; hatta aydınlar tarihi yapanlardır. Gramsci bir “üstyapılar teorisyeni”dir; yani “aydınlar teorisyeni”. Portelli için de Gramsci’nin “katharsis”i önemlidir ve tarih zorunluluktan özgürlüğe doğru ilerler.

c) Üstyapı[78]

Gramsci’nin analizleri üstyapı üzerine olmuştur. Onun sisteminde, daha önce de belirtildiği gibi, altyapı inceleme konusu değildir. Bu nedenle Gramsci’yi ardıllarıyla birlikte üstyapı teorisine dönük genel hatlarıyla incelemeden önce bir kayıt düşmek yerinde olacaktır.

Ontolojik materyalizm sadece madde’yi tanır ve doğanın toplumu, toplumun “bilinç”i belirlediğini öne sürer, ama bilimsel anlamdaki belirlemeyle felsefi belirlemenin herhangi bir benzerliği yoktur. Kayaoğlu’nun belirttiği gibi, Althusser ontolojik materyalizmi toplumsal formasyon incelemelerine uygulamış ve aralarında kip farkı olmayan, simetrik madde’ler tanımlamak mümkün olmuştur. Post- Marksizmin, iktidarı her yere yayan, tüm gerçeklikleri söylem’de buluşturan anlayışı, kip ayrımı yapmamanın ürünüdür.

Bilimsel düzeyde, her bilimsel kıta’nın ayrı bir ‘bilgi nesnesi’ olduğu ısrarla belirtilmelidir. Mesela tarih biliminin ‘insan’ diye bir nesnesi yoktur ama muhtemelen psikolojinin vardır. Biyoloji için, insan da herhangi bir canlı gibi doğaya uyum sağlamaya çalışmış ve beynini geliştirerek doğal eleksiyondan kurtulmuştur. Beynini geliştirme ile pençelerini geliştirme arasında, biyoloji açısından, biyolojiyi aşan bir yan yoktur.

Dolayısıyla, tarih bilimi içinde, ekonomi belirler önermesini, ekonomiyi de beslenme vb. belirler diyerek besin maddelerinin niteliklerine vb. götürmek doğru değildir.

Tüm bu söylenenler herhangi bir bilim içindeki disiplinler için de geçerlidir. Bu nedenle Gramsci’nin üstyapısal çalışmalarını incelerken altyapının belirleyenliğini “parantez içine almak”, görmezden gelmek gerekir. Üstyapı incelemesi esnasında her an altyapının belirlediğini tekrarlamak anlamsız olur. Dolayısıyla üstyapı incelemesinin yapıldığı bir yeri altyapıyı belirleyen görmüyor diye eleştirmek de yanlıştır.

Gramsci’nin altyapı ile üstyapı arasında kurduğu ilişkinin (çift ontoloji) aynısını üstyapı içinde politik toplum ile sivil toplum arasında kurduğu, terimlerindeki tüm anlam kaymalarına rağmen, söylenebilir. Devlet, rızanın egemen olduğu sivil toplum ile zorun egemen olduğu politik toplum’un birleşimidir[79]. Ama politik toplum, yani dar anlamda devlet, “ileri hattaki bir siperden başka bir şey değildir; arkasında sağlam bir siperler, kaleler kazamatlar zinciri vardır. Şüphesiz bu bazı devletlerde daha güçlü, bazılarında daha zayıftır”. Kısaca sivil toplum belirleyendir ve politik toplum sadece bir ileri siperdir. Gramsci bu durumun doğu için değil batı için geçerli olduğunu belirtir. Bunun anlamı, gün geçtikçe sivil toplumun büyüdüğü ve belirleyen olduğudur. Doğu ile batı arasında yapılan bu tür ayrımlar kapitalizm öncesi toplumlarda zor’un egemen olduğunu söylemekle aynı anlama gelir. Avrupa komünistlerinin sivil toplumcu yönelimleri önemli oranda, sivil toplumun büyümesi ve doğudan farklılık’a dayanır.

Gramsci’nin ardılları da çift ontolojiyi üstyapıya taşır. Bobbio, Gramsci’nin toplumsal formasyonda üstyapıyı, üstyapıda sivil toplumu belirleyen yaparak iki ters çevirme yaptığını söyler. Texier, Bobbio’nun üstyapıyı belirleyen yapmasına karşı çıkar, ama sivil toplum konusunda onunla uyum içindedir. Gerçi Texier zorla rıza arasında simetrik bir ilişki olduğunu söyler[80], ama altyapıya verdiği ayrıcalığı üstyapıda zora tanımaması düşündürücüdür. Her ikisinde de (Bobbio ve Texier), sivil toplum merkezi bir yer tutar; özgürlüğe, öznelliğe ulaşılan yer sivil toplumdur ve onun içinde altyapı ile politik toplum eriyecektir.

Altyapıyla üstyapı arasında simetrik bir ilişki tanımlayan Portelli ise, sivil toplumu politik topluma göre öncel yapar. Doğu - batı ayrımına aynen katılan Portelli, katharsisin (sınıfsız toplum) politik toplumun sivil toplum içinde erimesiyle gerçekleşeceğini düşünür; nesnelden öznele geçişte ara uğrak sivil toplumdur.

Üstyapı düzeyinde farklı bir yorumu Anderson geliştirir. Anderson, ekonominin son kertede belirleyiciliğini benimsediği gibi, üstyapı düzeyinde de zor’un son kertede belirlediğini söyler. “Burjuva demokrasisi devletlerindeki sermaye iktidarının normal yapısı aslında aynı anda ve ayrılmaz şekilde kültürün başat olduğu ve zor tarafından belirlenen bir yapıdır.”[81] Althusser’den alınan başat ve son kerte ile kurulan bu iddia, daha önce belirtilen sebeplerden dolayı kabul edilemez niteliktedir.

Kabaca serimlenen görüşler ardından şu sonuca varmak olasıdır: Üstyapıda zor belirler ve bu belirleme, devletin baskı aygıtlarının devletin ideolojik aygıtlarını belirlemesi anlamına gelir. Kısaca aygıtlar iktidarın temelidir ve belirleyendir, aygıtlar arasında ise baskı aygıtları belirleyendir. Lenin, Devlet ve İhtilal’de bu açıdan tereddüte yer vermeyecek denli kesin saptamalar yapmıştır.

 
 
 
 


[1] Bak.: Louis Althusser, Kapital’i Okumak, Çev.: Celal A. Kanat, İstanbul 1995, Belge Yay, s.166.

[2] A.g.e., s.175.

[3] L. Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, Çev.: Yusuf Alp - Mahmut Özışık, İletişim Yay., 4. Baskı, İstanbul 1994, s.32.

[4] Gramsci’yi sivil toplumcu eğilimleri için destek olarak gören “proletarya diktatörlüğü” karşıtlarını da anmak gerekir.

[5] L. Althusser, Kapital’i Okumak, a.g.e., s.175.

[6] Stuart Hall, Bob Lubbley, Gregor Mc Lennan, Siyaset ve İdeoloji: Gramsci, Çev.: Sadun Emrealp, Birey ve Toplum Yay., 1. Baskı, Ankara 1985, s.32.

[7] L. Althusser, a.g.e., s.166.

[8] Bak.: A.g.e., s.182.

[9] Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri, Çev.: Adnan Cemgil, Belge Yay., 3. Baskı, İstanbul 1997, s.170-1.

[10] S. Hall..., a.g.e., s.33.

[11] A.g.e., s.29.

[12] A. Gramsci, a.g.e., s.156.

[13] Perry Anderson, Gramsci: Hegemonya Doğu / Batı Sorunu ve Strateji, Çev.: Tarık Günersel, Alan Yay., İstanbul 1988, s.116.

[14] Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çev.: Sevim Belli, Sol Yay., 5. Baskı, Ankara 1993, s.24.

[15] A.g.e., s.23.

[16] Engels, “insanın zorunluluk halinden özgürlük haline yükselmesi”ne, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm’de “Kader Çağından Özgürlük Çağına” başlığı altında yer verir. (Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Çev.:Öner Ünalan, Sol Yay., 7. Baskı, s.99-100.)

[17] Metin Kayaoğlu, “Marksizmde Belirleme Anlayışı Korunmalı mı?”, Teori ve Politika-9, Kış 98, s.30.

[18] A.g.e., s.4.

[19] A.g.e., s.9.

[20] A.g.e., s.26.

[21] A.g.e., s.12.

[22] Metin Çulhaoğlu’nun, Binyıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu isimli kitabında Althusser’in en benimsenir kavramının “üstbelirlenim” olduğunu söylemesi, bu açıdan düşündürücüdür.

[23] Muharrem Tünay, “Althusser ve Siyaset - Ekonomi İlişkileri”, ODTÜ Gelişme Dergisi, C.21, S.3, 1994, s.450.

[24] F. Engels, “Giriş”, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev.: Sevim Belli, Sol Yay., 3. Baskı, s.8.

[25] A. Gramsci, a.g.e., s.115.

[26] M. Kayaoğlu, a.g.e., s.27.

[27] Poulantzas’ta aynı organik ilişkililik “seçik”le ifade edilir. “Bir sınıf veya fraksiyonun politik uygulamasının olması ile o sınıf veya fraksiyonun ‘yeterli etkinlikler’ ile politik uygulama düzeyinde yansıması farklı şeylerdir: Bir sınıf veya fraksiyon ‘yeterli etkinlikler’ ile politik uygulama düzeyinde yansıması iledir ki ancak, içinde bulunduğu bir oluşumda, seçik sınıf veya özerk fraksiyon olarak somut işlev görebilir.” (Nicos Poulantzas, Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar, Çev.: Şen Süer, L. Fevzi Topaloğlu, Belge Yay., 1. Baskı, İstanbul 1992, s.89.) Yani organik bir ilişki kurması iledir ki ancak; seçik sınıf olarak somut işlev görebilir. Fakat bu saptamalar ihtiyatla karşılanmalıdır. Laclau - Mouffe, “Ancak eğer işçi kendi artı-değerinin kapitalist tarafından sızdırılmasına karşı direnirse ilişki antagonist olur” diyerek aynı mantıkla hareket eder ve tüm mücadele biçimlerinin ancak “söylem” içinde antagonistik olabileceğini belirtir. Böylelikle altyapı, üstyapı, antagonizma silinir gider.

[28] A. Gramsci, a.g.e., s.75.

[29] A.g.e., s.263.

[30] Laclau ve Mouffe, Marksistlerin kendi yapısal teorilerinde olması gereken olarak gözüken ama gerçekte olmayan şeyleri ya rastlantısal, gözardı edilebilir olarak gördüklerini ya da morfolojik teorilerle geçiştirdiklerini söyler.

[31] A.g.e., s.264.

[32] A.g.e., s.263-4

[33] Serpil Sancar, İdeolojinin Serüveni, İmge Yay., 1. Baskı, Ankara 1997, s.40.

[34] S. Hall..., a.g.e., s.66-7.

[35] Terry Eagleton, İdeoloji, Çev.: Muttalip Özcan, Ayrıntı Yay., 1. Baskı, İstanbul 1996, s.167.

[36] Bak.: A.g.e., s.34-5.

[37] A.Gramsci, a.g.e., s.71.

[38] Gramsci hegemonyayı özellikle üstyapı incelemelerinde rızanın hakim olduğu sivil toplumdaki “egemen olma” durumunu anlatmak için kullanır.

[39] Ernesto Laclau - Chantal Mouffe, Hegemonya ve Sosyalist Strateji, Çev.: Ahmet Kardam, Doğan Şahiner, Birikim Yay., 1. Baskı, s.13.

[40] A.g.e., s.41.

[41] A.g.e., s.84.

[42] Ag.e., s.61.

[43] A.g.e., s.174.

[44] A.g.e., s.116.

[45] A.g.e., s.22.

[46] A.g.e., s.62.

[47] A.g.e., s.52.

[48] A.g.e., s.138.

[49] A.g.e., s.172.

[50] Serpil Sancar, a.g.e., s.64.

[51] E. Laclau..., a.g.e., s.87.

[52] S. Sancar, a.g.e., s.35.

[53] A.g.e., s.65.

[54] Gülnur Savran, “Anderson’un Reformistlere Uyarısı: Gramsci’nin Çıkmazları”, Sınıf Bilinci - 2, Ekim 1988, s.146.

[55] T. Eagleton, a.g.e., s.233.

[56] Etienne Balibar, Proletarya Diktatörlüğü Üzerine, Çev.: M. A. Akay, 1. Baskı, Ankara 1990, Pencere Yay., s.59.

[57] E. Laclau-..., a.g.e., s.87.

[58] A.g.e., s.17.

[59] A.g.e., s.42.

[60] A.g.e., s.99.

[61] İlkay Sunar, Düşün ve Toplum, 1. Baskı, Ankara 1986, Birey ve Toplum Yay., s.229.

[62] S.Sancar, a.g.e., s.58.

[63] A. Gramsci, a.g.e., s.46.

[64] A.g.e., s.249-250.

[65] A.g.e., s.267.

[66] A.g.e., s.67.

[67] M. Tünay, a.g.e., s.448.

[68] İ. Sunar, a.g.e., s.193.

[69] A.g.e., s.209.

[70] F. Engels, Anti- Dühring, Çev.: Kenan Somer, 3. Baskı, Ankara 1995, Sol Yay., s.247. Zor’un belirleyen olamayacağını Marx, Katkı’da açıkça belirtir. Sorun burjuva hukuk ilişkilerini mutlaklaştırmayla bağlantılıdır (Bak.: s.224-5).

[71] İ. Sunar, a.g.e., s.218.

[72] Marx’ın Katkı’daki görüşleri üzerinde, anolojik bir yönelmeyle ayrıntılı bir çalışma yapmak gereklidir. Bunun bilincinde olunmakla birlikte, bu yazıda sadece kısa bir değinmeyle yetinilmiştir.

[73] E. Laclau - C. Mouffe, “Amasız Fakatsız Marksizm-Sonrası”, Çev.: Ahmet Kardam, Marksizm ve Gelecek - 5, Mayıs 1992, s.22.

[74] Norberto Bobbio - Jacques Texier, Gramsci ve Sivil Toplum, Çev.: Arda İpek - Kenan Somer, 1. Baskı, Ankara 1982, Savaş Yay., s.29.

[75] A.g.e., s.85.

[76] A.g.e., s.66.

[77] Hugues Portelli, Gramsci ve Tarihsel Blok, Çev.: Kenan Somer, 1. Baskı, Ankara 1982, Savaş Yay., s.4.

[78] Gramsci’nin özellikle “ideoloji” konusunda Marksizme kattığı önemli şeyler olduğu düşünülmekle birlikte, yazıda bu incelenmemiş, daha çok ideolojizme yol açan yaklaşımlar tartışılmıştır.

[79] A. Gramsci, a.g.e., s.323.

[80] N. Bobbio - J. Texier, a.g.e., s.74.

[81] P. Anderson, a.g.e., s.70.

Okunma 4385 defa