Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Doğa ve Tarihsel Materyalizm

Yazan

Paul Burkett

Çeviri: Ercüment Özkaya

1. Bölüm: Toplumsal Ekolojinin Gerekleri

Bu bölümde, dört temel analitik ölçüt belirlenerek Marx’ın tarih, kapitalizm ve komünizm anlayışının ekolojik yararlılığı ortaya konacaktır. Toplumsal bir ekolojinin sahip olması zorunlu bu dört gereklilik gelecek bölümlerde açıklanacak Marx’ın yaklaşımının can alıcı unsurlarının anlaşılması için temel oluşturacaktır.

Maddî ve toplumsal açıklayıcılık

Toplumsal ve ekonomik tahlilin ilk gereği tutarlı biçimde toplumsal ve materyalist olmaktır. Bir yandan toplumsal gerçekliğin doğaca belirlendiğini düşünen –ister teknolojik belirlenimci ister doğalcı olsun– ham materyalist kavrayışlardan kaçınmak üzere insanla doğanın ilişkisini özgül tarihsel biçimlerde toplum aracılığıyla kurulan bir ilişki olarak görmelidir. Öte yandan, insanlık tarihini tek yanlı biçimde toplumsal biçimlerin şekillendirdiğini savunan ve bunu yaparken bu toplumsal biçimlerin insan üretimini ve evriminin doğal koşullarınca sınırlanan maddi içeriğini ihmal eden bir toplumsal-inşacılık görüşüne de kapılmamalıdır.

Toplumsal bir ekoloji, toplum içinde ve sayesinde gelişen “insan bilincinin ve amaçlılığının doğanın geri kalanında bulunmayan... bir karmaşıklık biçimi getirdiği” (Leacock, 1978, 66) gerçeğini kavramalıdır. Özellikle de tüm ekolojik değerlerin insanî ve toplumsal değerler olduğunu kabul etmeli ve doğaya hiç de sahip olmadığı insanınkine benzer bir öznellik ve amaçlılık atfetmekten kaçınmalıdır. Doğa hakkındaki ekonomik, kültürel ve estetik değerlendirmeler mutlaka bu değerlerin içinde ve sayesinde doğduğu özgül toplumsal ilişkilerle bağlantıları içinde tahlil edilmelidir. Aynı zamanda, insanın doğaya verdiği değerler bilgisel temeli maddî olan toplumsal yapımlardır; esinlerini, barındırdığı nesneler, kuvvetler ve canlı varlıklar nesnel ve değişmez yasalara tâbi olan doğal bir dünyadan alırlar. Ekolojik değerler toplumsal olarak biçimlenirse de “doğal dünyanın insan eylemine bilgisini veren ve başka türlü dayanıksız ve parçalanmış olacak hayatları anlamlı kılan evrensel ve kalıcı değerler sağlayan, zengin, çeşitli ve kalıcı bir kaynak” olduğu (Harvey, 1993, 10) gerçeği bâki kalır.

Genel geçer (ana akım) çevreciliğin sergilediği teknik ve etik düalizmden kaçınmak için insan-doğa ilişkisinin birleşik toplumsal ve maddî bir kavranışı zorunludur. Genel geçer çevreciliğe göre, insanları üretimlerinin koşullarına bağlayan toplumsal ilişkiler değiştirilmeksizin, (“yeşil” vergiler ve sübvansiyon politikaları gibi) bir takım teknik düzenlemelerle bireysel değerler ve davranışları değiştirmenin (geri dönüşümlü ürün kullanımını yaygınlaştırmak, ekoloji dostu ürünler tüketmek gibi) uygun karışımıyla “sürdürülebilir bir kalkınma” gerçekleştirilebilir. Buradaki varsayım, ekolojik yıkımın kapitalizmin başat toplumsal ilişkilerinin zorunlu olmayan bir “dışsal etkisi” olduğudur. İnsanın doğayla karşılıklı ilişkisinin toplumsal biçimleriyle maddî içeriğinin karşılıklı yapısını kabul etmekle toplumun doğayla ilişkisinde kökten bir değişiklik ve dönüşüm için teknik ve bireysel davranışları değiştirmenin yeterli olmayacağı açıklık kazanır. Aksine, böyle bir dönüşüm toplumsal bir eylem gerektirir.

Marx’ın toplumsal artı ürünün üretilmesi ve ele geçirilmesi üzerinde odaklanan tarih kavrayışı toplumsal ekolojinin ilk gereğini yerine getirir. Artı ürün yürürlükteki üretimi sürdürmek için gerekli olandan daha fazlasının üretildiğine işaret eder. Marx, bu artının üretimi ve kullanımını (1) onu üretenler ile ele geçirenler arasındaki sınıf ilişkileri; (2) üretimi için gereken maddî ve toplumsal koşullar; ve (3) birinciyle ikinci arasında sınıf mücadesi tarafından başlatılan ve ifade edilen dinamik etkileşimler bakımından tahlil eder. Bu yaklaşım, Marx’ın toplumun üretken yeteneklerinin ve sınıfsal ilişkilerinin gelişimini maddî ve toplumsal terimlerle, yâni, doğa-insan ve insan-insan ilişkileri olarak ele alabilmesini sağlar. Ekolojik krizlerin insan üretiminin aşırı fazlalaşmasını ve doğadan doğal sınırların elverdiğinden daha fazlasının çekilip alınmasını içerdiği düşünüldüğünde ve insanî üretimin değişen düzey ve biçimlerinin belirlenmesinde artının üretiminin ve kullanımının anahtar rolü oynadığı göz önünde tutulduğunda, Marx’ın materyalist ve sınıf temelli yaklaşımının toplumsal ekoloji için ne derece büyük bir potansiyel yararlılığının bulunduğu açıkça görülür. Örneğin, John Bellamy Foster kapitalizm öncesi “bağımlı toplumların ekolojisi”ni araştırırken bu toplumların “toprağın tahribinden dolayı... ekolojik çöküşünün, daha fazla artı ürün elde etmek için yapılan insanî müdahalelere” dayandığını gösterebilmiştir (1994, 36-37; krş. Gowdy, 1995).

Marx’ın değer temelli kapitalizm tahlili, kapitalist üretimin biçimlerini (meta, para, sermaye, ücretli emek vb.) maddî ve toplumsalın tarihsel olarak özgül, gerilim dolu birliktelikleri olarak ele almakla, toplumsal ekolojinin birinci ölçütünü yerine getirir. Marx’ın kavrayışında, kapitalizmin doğaya karşı, doğal koşulların özel biçimde gerçek değerinin altında hesaplanmasında ifadesini bulan özgül bir uzlaşmaz karşıtlık taşır ve bu değerinin altında hesaplama kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki çelişkinin temel biçimidir. Bu yüzden, Marx’ın bakış açısına göre, ekolojik krizlerden kurtulmuş bir üretim sistemi için verilecek mücadele, büyük ölçüde, emeğin ve doğanın ürünlerinin meta biçiminin ve kapitalist sömürüsünün üstesinden gelme mücadelesi olmalıdır.

İlişkisel Holizm

Toplumsal ekoloji insanın üretim faaliyetine karşı holistik ama aynı zamanda farklılıkları gözeten ve ilişkisel bir yaklaşım benimsemelidir. Bütünsel bir maddî üretimin doğal koşullarını ve sınırlarını kavramlaştırmak için holizm gerekliyse, toplumla doğa arasındaki etkileşimin (zaman ve mekân bakımından) dinamiklerini yakalamak için de farklılıkları gözetmek zorunludur. Bu dinamikler, (insanî ve insan dışı) doğanın evrimsel çeşitlenmesi tarafından şekillenir. Ama doğanın evrimsel çeşitlenmesi de, farklı grupların doğayla kurdukları, toplumsal olarak örgütlenmiş bir üretim sistemindeki farklı yerlerinden kaynaklanan özgül ilişkileriyle bağlantı içinde gerçekleşir. Kısacası, farklılaşmış insan-doğa ilişkileri –ve toplumsal gruplar arasında bundan kaynaklanan her türlü çatışma– insanî üretimin yapısı içindeki farklı toplumsal ve maddî konumlanışları içerir ve hiçbir şekilde sırf doğanın kendi çeşitliliği tarafından belirlenmez.

Çevresel sorunları üstünkörü bir biçimde, ekolojik bakımdan yanlış kurulmuş bir kültürün bütün mensuplarına atfetmekten kaçınmak için insanî üretimin içsel farklılaşmalarını ve eşitsizliklerini anlamak zorunludur. Aslında, toplumla doğa arasındaki sınırlar ve toplumsal ilişkilerin maddî içeriği kişinin toplumsal konumuna bağlı olarak oldukça farklı biçimlerde görünür. Tüm uygarlıkları tek yanlı bir biçimde ekolojik günahlarından ötürü kınamak, kendilerini kurban durumuna düşüren koşullardan ötürü kurbanları suçlamak ve böylece insanî ve insan dışı doğanın acımasız sömürüsü üzerine kurulmamış bir insanî üretim için mücadele potansiyeline sahip güçleri mücadeleden soğutmak tehlikesi taşır. İnsan-doğa ilişkilerinin toplumsal olarak farklı karakterinin önemini küçümseyen, üstünkörü bütünsel yaklaşımlar insanî gelişimi doğal koşullarıyla fiilen yeniden birleştirmek için toplumsal ilişkilerde yapılması gerekli dönüşümün önemini gözden kaçırır.

Uygunsuz bir ilişkisel bütünlükçülükten kaçınmak holizmin tümden reddedilmesini gerektirmemelidir ve gerektirmeyecektir. Sonuçta, holistik ve ilişkisel bir yaklaşım, toplumla doğanın canlı ve ilerici bir şekilde birlikte evrimi için duyulan insanî gereksinmelerce dayatılır. Toplumsal ve doğal yeniden üretim arasında daha iyi bir uyum, ancak ve ancak, insanların kendi üretimlerinin toplumsal ve doğal koşullarını, ortaklaşa kabul edilmiş bazı ekolojik önceliklerle uyum içinde, işbirliğiyle elde etmesi, kullanması ve geliştirmesiyle sağlanabilir. İnsanlar üretimlerini karmaşık bir toplumsal ve maddî bütünlük olarak kavramalıdır. Bu bireysel ve kolektif yetenek, bunu kesinlikle gerektirse de, salt doğal bilimlere (hem teorik hem pratik) hakim olma sorunundan ibaret değildir. Aynı zamanda, insanların üretimin karar verme süreci üzerinde bilinçli ortak ve demokratik denetiminin olmasını gerektirir (Burkett, 1987). Böyle bir gelişme için, doğal ve toplumsal bilimler arasındaki ve bilim çevreleriyle toplumun sıradan üyeleri arasındaki tüm yapay engelleri kıran bir holistik perspektif mutlak biçimde zorunludur.

Marx, doğa ve toplumu, insanlarla insanî üretimin zorunlu koşulları arasındaki tarihsel olarak özgül biçimde sınıf farklılıklarıyla belirlenen ilişkiler bakımından ele almasıyla ilişkisel holizm ölçütünü yerine getirir. Artı ürünü üretenler ile ele geçirenler arasındaki ilişkiler toplumsal üretimin zorunlu koşulları üzerindeki farklı denetim olanaklarına dayandıklarından, bunlar sınıflara bölünmüş bir bütün olarak insanî üretimin biçimleridir. Örneğin, meta, değer ve sermaye, ancak kapitalizmin doğrudan üreticileri üretimin zorunlu koşullarından toplumsal olarak aşırı biçimde ayırmasıyla insanî üretimin başat biçimleri haline gelirler. Bu ayrılma bir bütün olarak üretimin doğal sınırları üzerine kendi damgasını vurur. Aynı zamanda, maddî dünyanın doğal ve maddî çeşitlenmesi kapitalizmin sosyo-ekonomik biçimlerinin farklılaşmasını (meta kullanım değerlerinin, değişmeyen sermayenin, rantın farklı biçimleri gibi) belirler. Marx, bu toplumsal biçimlerin toplumsallıkları yanında hâlâ insanî üretimin ve ihtiyaç karşılamanın maddî ve bu yüzden doğal süreçleri olmaya devam ettiklerini kabul eder. Bu kabul, Marx’ın komünizm koşullarında yeni üretici güçlerin gelişmesi hakkındaki vizyonu için de geçerlidir.

Marx’ın ilişkisel holizmi insanî üretimin maddî ve toplumsal özelliklerini karşılıklı oluşan gerçeklikler olarak ele alabilmesine anahtar önemdedir. Toplum-doğa ilişkilerinin bundan çıkan diyalektik kavrayışı Lucio Colletti tarafından gayet iyi özetlenmiştir:

Marx’ta ekonomi ve sosyolojinin, doğa ve tarihin bu birliğinin nasıl, terimler arasında bir özdeşlik anlamına gelmediğini şimdi anlayabiliriz. Bu, ne toplumu doğaya, ne de doğayı topluma indirgemeyi gerektirir... Ama aynı zamanda, tersine gidersek, Marx’ın bu iki tek yanlı antitezden kaçınabilmesinin nasıl tam da onların organik kompozisyonundan, yani bir “bütün” olarak birleşikliklerinden kaynaklandığını da anlayabiliriz. Bu bütün bir bütünselliktir, ama belirli bir bütünsellik; o, ayrı unsurların sentezidir, bir birliktir ama heterojen parçaların birliğidir. (Colletti, 1972, 13-14)

Marx’ın insanî üretimdeki gerginlik ve kriz kaynaklarını ortaya çıkarma olanağını sağlayan şey, maddî ve toplumsalın, nesnel ve öznelin sömüren ve sömürülen unsurların çelişkili birliği olarak doğa-toplum ilişkilerinin bütünselliği kavrayışıdır. Bu kavrayış ona sermayenin emeği ve doğayı geliştirmesinin sömürüsüz üretim ilişkilerine geçişi hem toplumsal hem ekolojik olarak nasıl giderek daha fazla zorunlu kıldığını ortaya koyma olanağını da verir.

Nitel ve nicel tahlil

Toplumsal ekoloji nitel ve nicel kaygılara eşit önem vermelidir. Doğanın insanî üretimi soğurması ya da bu üretime uyarlanması büyük ölçüde, özel ekosistemleri ve bir bütün olarak yeryüzü biyosferini oluşturan maddî nesnelerin, fizik kuvvetlerinin ve canlı varlıkların bileşik nitelikleri tarafından belirlenir. İnsanın biyosfere yaptığı etkilerin sayısız biçimleri ve mekansal ve zamansal çeşitliliği ancak doğanın ekosistemler içinde ve ekosistemler boyunca sergilediği nitel çeşitlilik ve değişken esneklik bakımından anlaşılabilir. Kuşkusuz insanın çeşitli ve değişken ekolojik etkileri aynı zamanda öbür canlılara kıyasla insanın gösterdiği gelişmenin özgül özelliklerini de yansıtır. Özellikle de toplumsal işbölümü, insanî üretimin insan dışı doğayla ilişkisinin düzeyine ve niteliğine alışılmamış bir hız ve güç katar.

Ekolojik krizler, bir yandan, insanî üretimin toplumsal genişlemesi ve farklılaşması diğer yanda bir yandan da nitel çeşitlenme, nicel sınırlamalar ve doğanın soğurma kapasitesi arasında ortaya çıkan mekansal ve zamansal uyumsuzluklardan kaynaklanır. Bu genel düzeyde bile, insanın yarattığı ekolojik uyumsuzluklarının vardığı derece ve girdiği kalıpları belirlemekte birinci derecede sorumlu olan şeyin, insanın doğadan ediniminin biçimlerini ve düzeyini şekillendiren insani üretimin toplumsal ilişkileri olduğu açıktır.

Toplumsal üretim ilişkilerinin ekolojik etkisi Gary Snyder’ın “ekosistem kültürleri” ile “biyosfer kültürleri arasında yaptığı ayrımda açıkça görülür (Snyder, 1977, 20). Birinci tip kültürler kendiklerini belirli bir ekosistem içinde yeniden üretir; yâni, doğadan edinimleri “içinde tüm hayatlarını kurdukları... ekonomik destek üssünü” sağlayan “doğal bir bölge, bir su havzası, bir bitki kuşağı, bir doğal alan” ile sınırlıdır. Bir biyosfer kültürü ise, tersine, “ekonomik destek sistemini bir ekosistemin tahrip edilmesine aldırmadan genişletebilen ve genişletmeye devam eden” bir kültürdür (21).Bu iki ayrı tip kültürün üretimin ve ekolojik etkinin, ancak özgül toplumsal üretim ilişkilerine gönderme yapılarak anlaşılabilecek, farklı tiplerini ve farklı doğal sınırlamaları temsil ettiği açıktır. Snyder’ın kendisi insanlık tarihinin ekosistemden biyosfer kültürlerine doğru bir evrim şeklinde kavranabileceğini öne sürer. Biyosfer kültürleri kölecilik ve merkezi devlete dayanarak başlayıp “kapitalizm ve kurumlaşmış ekonomik büyümeyle karakterize olan emperyalist uygarlıkta” doruğuna ulaşır (21).

Marx’ın insanlık tarihine yaklaşımı insan üretimiyle birlikte gelen ekolojik uyumsuzlukları hesaba katmaya yardım eder. Toplumun artı değerinin edinimi ve dağıtımı çalışan ve artıya el koyan sınıflar arasındaki uzlaşmaz ilişkilerce ve özel mülkiyet konusu çıkarlar arasındaki rekabetçe yönetildiği sürece, insanî üretimin biyosferle canlı bir uyum göstermesini beklemek için hiçbir neden yoktur. Marx ile Engels’e göre sınıflara bölünmüş insanî üretimin yol açtığı ekolojik çarpıklığın başlıca biçimi kent ile kırın birbirinden ayrılmasıdır. Onlar, kapitalizmin doğrudan üreticileri üretimin zorunlu koşullarından ayrılmasını aşırı bir boyuta ulaştırmasından ötürü kent/kır ayrılığının da tarihsel bir uca ulaştığını öne sürerler. Bu çifte ayrılma yüzünden (insanî ve gayri insani doğanın) uğradığı bozulma ve bu bozulmanın komünizm koşullarında nasıl giderileceği Marksizmin kurucularının başlıca kaygıları arasındadır.

Marx’ın kapitalizmde zenginliğin değer biçiminin nitel ve nicel tahlili, metanın, paranın ve sermayenin, emekçinin üretimin zorunlu koşullarından koparılmasından türeyen, benzersiz şekilde ekoloji karşıtı özellikler taşıdığını gösterir. Marx’ın değer tahlili, Kapital’de kent ve kırın ayrılmasını ele alışıyla birlikte düşünüldüğünde, sermaye birikiminin doğa ve emekçilerle ailelerine karşı gösterdiği çifte karşıtlığı incelemek için gereken çerçeveyi sağlar.

Pedagojik potansiyel

Toplum ve doğanın uyumlu bir birlikte evrimine geçiş için öylesine önemli olan toplumun öz eleştiri ve kendini dönüştürme yeteneklerinin gelişmesi, büyük ölçüde insanların doğru dürüst çalışma ve yaşama koşullarını elde etmek için verdikleri mücadelece belirlenir. Toplumsal yetenekler, mücadeleler ve vizyonlar kurtuluşçu bir ekolojik politikanın karşılıklı yapısal unsurlarıdır. Bu perspektiften, toplumsal ekonomi sorunu sadece meslekten ekologların ve toplumsal bilimcilerin değil, halkın –öğrenciler, emek ve çevre eylemcileri ve genel olarak işçi sınıfının okuyup anlayacağı kavramsal araçlar geliştirme sorunu haline gelir. Bu da, sistemin hareketini günlük yaşamdaki mücadeleler ve saf tutuşların perspektifinden göründüğü şekilde yakalayan anlaşılır kavramsal çerçeveler geliştirmeyi gerekli kılar.

Marx’ın yaklaşımının pedagojik kullanışlılığı üretim ilişkilerini toplumsal, toplumsal ilişkileri üretim ilişkileri şeklinde holistik bir tarzda ele alışından kaynaklanır. Marx’a göre, insanların kendi maddî koşullarıyla ilişki kurma tarzları sınıf ilişkilerinin yapısal bir veçhesidir. Bu perspektif, Marx’ın genel geçer toplumsal bilimlerin çoğu kez bölük pörçük ele aldığı üretimin çeşitli veçheleri arasında can alıcı önemde politik bağlantılar kurabilmesini sağlar (Ollman, 1993). Marx’ın meta değerlerini ve sermayeyi ele alış biçimi ücretli emek sömürüsüyle doğanın sermaye birikiminin bir koşuluna indirgenmesi arasındaki zorunlu bağlantıları gösterir ve böylece işçi sınıfının mücadelesiyle popüler çevreci mücadele arasındaki temeldeki yakınlığı gözler önüne serer. Gerçekten, Marx’ın kapitalizmin çalışma zamanını uzatması ve işgününün uzunluğu üzerinde sürdürülen mücadele hakkında söylediklerinin, öylesine politik önem taşıyan sınıf tahliline dayalı bir toplumsal ekoloji için bir örnek oluşturduğu söylenebilir.

Gelecek bölümler Marx’ın görüşlerini popülerleştirme yönünde bir girişimden çok, kuramsal tartışmaya bir müdahale niteliği taşımakla birlikte, Marx’ın doğaya ve insanın üretim etkinliğine bakışının siyasi önemini de açıklığa kavuşturacaktır.

2. Bölüm: Doğa, Emek ve Üretim

Marx’ın kapitalizm tahliline doğal koşulları nasıl dahil ettiğini anlamak için önce Marx’ın materyalist tarih kavrayışında doğanın yerini düşünmek gereklidir. Bu bölümde, Marx’ın tarihsel materyalizmindeki doğal ve toplumsal unsurların genel ana hatları verilecek. 3. ve 4. Bölümlerde ise Marx’ın doğal ve insani üretici güçleri ele alış biçimi ayrıntılarıyla sunulacaktır.

Doğa ve zenginlik üretimi

Marx, insanlığın tarihini kullanım değerleri, yâni, insan gereksinimlerini (ister tüketim şeklinde doğrudan, ister üretim araçları olarak dolaylı yoldan olsun) karşılayan her türlü şey olarak tanımlanan zenginlik üretimi noktasından tahlil eder. Marx’ın işaret ettiği gibi, ‘’kullanım değerleri... bu zenginliğin aldığı toplumsal biçim her ne olursa olsun, bütün zenginliğin özünü oluşturur”, bu yüzden, “kullanım değerlerinin niceliğinde bir artış, maddî zenginlikte artış demektir” (1967a, I, 36, 45). Zenginlik, ya da kullanım değeri, yalnızca beslenme, giyinme, barınma gibi temel zorunlulukları değil, aynı şekilde kültürel ve estetik gereksinimleri de kapsar. Kısacası, “zenginlik, gereksinmelerin türlü çeşitliliğindedir,” ve “kullanım değer[ler]i çok genel anlamda, geçim araçları olarak nitelenebilir” (Marx, 1973, 527; 1988, 40). Marx’ın materyalizmi ilk ve öncelikli olarak, bu geçim araçlarının üretimi üzerine odaklanır:

Bütün insan varoluşunun, dolayısıyla bütün tarihin ilk koşulu, insanların “tarih yapabilmek” için yaşayacak bir durumda olmalarıdır. Fakat yaşamak her şeyden önce, yemeyi, içmeyi, barınmayı ve daha başka bazı şeyleri içerir. Bu yüzden, ilk tarihsel eylem bu gereksinmeleri doyuracak geçim araçlarının üretimi, maddî hayatın kendisinin üretimidir. Ve bu gerçekten tarihsel bir eylemdir, sırf insanî hayatın devamını sağlamak için, binlerce yıl önce olduğu gibi bugün de, günü gününe, saati saatine yerine getirilmesi gereken bu görev, bütün tarihin temel koşuludur. (Marx ve Engels, 1976, 47)

Marx, zenginliğin ve kullanım değerlerinin üretimine hem doğanın hem de emeğin katkıda bulunduğunda ısrar eder. Buradaki temel mantık, “kullanım değerlerini her ne kadar fiilî emek yaratsa” da bu sürecin zorunlu olarak “doğal dünyanın, bu gereksinmeler ister üretimin ister bireysel tüketimin gereksinmeleri olsun, insani gereksinmelere tahsisi”ni içerdiğidir (Marx, 1988, 63). Emek, yalnızca “insanla doğa arasındaki madde alış verişini etkilemekle” zenginlik üretebilir; “işçi doğa olmaksızın, duyusal dış dünya olmaksızın hiçbir şey yaratamaz” (Marx, 1967a, I, 183-84; 1964, 109) Marx, bundan çıkan sonucu açık seçik ortaya koyar: “Öyleyse, emek, maddî zenginliğin, ürettiği kullanım değerlerinin tek kaynağı değildir. William Petty’nin ifade ettiği gibi, maddî zenginliğin babası emek, anası yeryüzüdür” (1967a, I, 43).

Marx’ın gözünde emeğin zenginlik üretiminin zorunlu bir koşulu olduğu doğrudur. Bazı eleştirilere göre, bu görüş, doğanın kendi kullanım değerinin önemini küçümsemek anlamına gelir. Örneğin Carpenter (1997, 148) “Marx’ın doğayı, yalnızca yararlılığı emeğin dönüştürücü gücü sayesinde gerçeklik kazandığında kullanım değerine sahip olarak tanımladığını” öne sürer. Bu tür eleştiriler, Marx’ın emeğin kendisini “hem insanın hem doğanın katıldığı bir süreç” olarak niteleyişini (1967a, I, 177) göz ardı eder. Ekolojik eleştiriler, özellikle de, Marx’ın emek ve servet üretimi hakkındaki insanî-doğal kavrayışının birbiriyle ilişkili beş özelliğinin çevresinden dolaşmaya teşnedir.

Bu özelliklerin ilki, insanın çalışma kapasitesinin ya da emek gücünün kendisinin “her ne kadar, canlı, bilinçli bir şey de olsa, bir doğal nesne, bir şey” olmasıdır; buradan da, emeğin içinde işçinin “kendi de bizzat doğanın bir gücü olarak kendisini doğanın karşısına yerleştirdiği” ve “doğanın üretimlerini kendi gereksinmelerine uyarlanmış bir tarzda kendine mal ettiği” bir süreç olduğu sonucu çıkar (Marx, 1967a, I, 202, 177); vurgular bana ait). İlkini doğrudan izleyen ikinci kilit özellik, Marx’ın doğa tarafından sağlanan kullanım değerlerinin ilk elde ediş biçimini insan emeğinin içsel bir unsuru olarak ele alışıdır. Marx’ın sözleriyle, “Emeğin sadece dolaysız çevrelerinden koparıp alması yeterli olan bütün bu şeyler, Doğa’nın kendiliğinden sağladığı emek konularıdır” (178). İlksel edinimi insan emeğinin zorunlu bir unsuru olarak görmesi sayesinde, Marx’ın emeği “insan soyunun varoluşu için ... zorunlu bir koşul” olarak ele alışı, insanların yaşamak için doğa tarafından insanın yardımı olmadan sağlanan kullanım değerlerini elde etmek (ve çoğu kez bunları işlemek) zorunda oldukları gözlemine denk gelir.

İnsani emek için ilksel elde edişin zorunluluğuyla birlikte, Marx’ın kavrayışının üçüncü özelliği ortaya çıkar: emek ve üretimin özdeş olmayışı. Marx, üretimi emeğe tâbi kılmamakla doğanın zenginliğe özgül katkısını vurgular, üretimi emeğe dahil etmek yerine, Marx, emeği “insan varoluşunun doğal bir koşulu, insanla doğa arasındaki karşılıklı değişimin toplumun biçiminden büyük ölçüde bağımsız bir koşulu” olarak niteler (Marx, 1979, 36). Marx’a göre, “emek süreci ... kullanım değerleri üretmek için yapılan insanî eylemdir” ve bu üretim emek tarafından üretilmemiş “doğal varlıkların elde edilmesini” gerektirir. Daha değişik bir ifadeyle, Marx, doğanın “evrensel metabolik sürecin” sayısız potansiyel kullanım değerleri üretme yeteneğiyle, “emekten bağımsız olarak varolduğu”nda ısrar eder (1988, 63; 1973, 355).

Dördüncüsü, emek ve üretimin özdeş olmayışıyla aynı çizgide, Marx, “etkinliğin iletkenleri olarak ... sürece doğrudan girmeyenleri” bile dahil olmak üzere “emek sürecini yürütmek için gereken” bütün koşulları “emek araçları arasında” görür (Marx, 1967a, I, 180). Öyle ki “toprak” da “bu türden bir evrensel araç” olarak kabul edilir (180). Bu yolla, Marx’ın emek sürecini kavrayışı, doğa tarafından üretilen ve onlar olmaksızın “emeğin ya hiç ortaya çıkamayacağı, ya da, ancak kısmî bir anlamda mümkün olabileceği” (180) bütün bu kullanım değerlerini içerir. Örneğin, yaşamak ve çalışmak için insanlar soluk almak zorundadır. “Bununla birlikte, havanın bir kez solundu mu Doğa’nın büyük işliğinde temizlenmeden tekrar aynı süreçte kullanılamayacağı açıktır” (482).

Beşincisi, örneğin Carpenter (1997, 148) ne derse desin, Marx’ın emeğin kullanım değeri üretiminin bir koşulu olduğundaki ısrarı, şu an için edinime konu olmamış doğal kullanım değerlerini zenginliğin bir parçası saymamayı gerektirmez. Marx’ın zenginlik kavramı, yalnız doğrudan emek konusu ya da aracı olarak hizmet görmeyen doğal koşulları değil (son paragrafa bakınız), aynı zamanda, “doğal servetin” emeğin elde etme potansiyeline sahip olup da henüz elde etmediği bütün unsurlarını da içerir (Marx, 1967a, I, 512-14). Marx’ın bütün söylediği, işlenmemiş doğal zenginliğin potansiyel kullanım değeri olarak öneminin, bu zenginliğin, söz konusu emek ilksel edinim emeği bile olsa, emekle nihaî buluşmasına bağlı olduğudur.

Toparlarsak, Marx’ın “yararlı emek ... kendisi olmadan insanla doğa arasında hiç bir maddî alış verişin olamayacağı, doğa tarafından konulmuş ebedî bir zorunluluktur” (Marx, 1967a, I, 42-43) kabulü, kullanım değerine doğanın katkısını küçümsemez. Zenginlik üretiminde emeğin zorunluluğu üzerindeki ısrarı, Marx’ı “yeryüzü”nü “büyük işlik, emeğin hem araçlarını, hem malzemesini sağlayan depo ... bütün üretimin ve bütün varlığın kaynağı” olarak görmekten (1973, 472, 106) kesinlikle alıkoymaz. Aynı zamanda, doğanın ve emeğin zenginlik kaynakları olarak önemi insan emeğinin toplumsal karakteri göz önünde bulundurularak anlaşılmak zorundadır.

Doğa ve insanî üretimin toplumsal karakteri

İnsanlık tarihini anlamak için, insanî üretimle diğer canlı türlerinin üretken faaliyetleri arasındaki farkı ayırt etmek gereklidir. Marx, bunu insan emeğiyle, üretimini tarihsel olarak özgül toplumsal süreçler olarak kavramlaştırarak yapar. “İnsanın her ne suretle olursa olsun başka insanlar için çalışmaya başladığı andan itibaren emeğinin toplumsal bir biçim aldığını” önerir, öyle ki, emek ve üretim “toplumun hayat süreci ... maddenin toplumsal dolaşımı” olarak görülmelidir (Marx, 1967a, I, 71, 80, 104).

Marx, insan emeğinin, onu münhasıran insanî kılıyor gibi görünen başka bazı karakteristiklerine de dikkat çeker. Örneğin, diğer türlerle karşılaştırıldığında, insan işçi emeğinin işleyişini ve sonuçlarını önceden kavramakta benzersiz bir yeteneğe sahiptir ve bu sayede “kendisiyle doğa arasındaki maddi tepkimeleri” bilinçli olarak “başlatır, düzenler ve denetler” (177). Benzer biçimde “emeğin araçlarının” bilinçli “kullanımı ve yapımı ... insanî emek sürecinin özgün karakteristiğidir” (179). Ne var ki, bu, sadece insanî emeğin çalışmayı, ya da, üretim araçlarını geliştirme ve kullanmayı zihinsel olarak önceden tasarlayabilme yeteneğini vurgulamaya yönelik hızlı bir ifadeden ibarettir. Çünkü, bu yetenekler öbür türlerden daha çok insana özgü bir karakter kazandıysa, bu, toplumsal evrim süreci içinde ve sayesinde olmuştur. Engels’in işaret ettiği gibi bu yetenekleri “gittikçe daha ileri doğru geliştiren ... ve giderek daha belirgin yönlere yönelten” bu “yeni unsur”, “tam gelişmiş insanın, yani adlı adınca, toplumun ortaya çıkışıydı” (1964a, 177). “İnsanlık bir kez sıradan hayvanlık durumundan çıkar çıkmaz” insan üretiminin birikimli gelişimi “insanî hayatın başlangıcından itibaren ... toplumsal üretime ... dayandığı” (Marx, 1994, 329) gerçeğini dayatır.

Marx, insan emeğinin ve üretimin toplumsal gelişmesini üreticilerin birbirleri ve üreticilerle artık ürüne el koyanlar arasındaki tarihsel olarak özgül ilişkiler bakımından tahlil eder. Bu kavrayış, kendisi de toplumun üretici güçlerinin gelişmesinden etkilenen üretimin toplumsal biçimi “insan ile doğa arasında bir süreç” (Marx, 1967a, III, 883) olarak anlaşıldığı ölçüde, materyalisttir. Bununla birlikte, doğa ve toplumun servet yaratıcı güçlerini, kendileri de özgül üretim ilişkileri içinde ve sayesinde gelişen üretici güçler olarak kavradığı için, Marx’ın yaklaşımı ne ham bir biçimde materyalist, ne de teknolojik belirlenimcidir. Alman İdeolojisi’nde belirttiği gibi. “Belirli bir üretim tarzı ya da sınaî aşama daima belirli bir işbirliği tarzına ya da toplumsal aşamaya tekabül eder, ve bu işbirliği tarzının kendisi bir ‘üretici güçtür’ ” (Marx ve Engels, 1976, 49). Aynı zamanda, toplumsal-tarihsel üretici güçler kavramı üretim ilişkilerinin doğal, maddî içeriğinin önemini küçültmez. Marx, toplumsal biçimlerle, insanî üretimin insanî ve insanın dışındaki doğal güçlerin bileşiminden oluşan maddî içeriğinin karşılıklı birliğini kabul eder. Kısacası, “ tarihin her aşamasının”, “maddî bir sonuç, üretici güçlerin bir toplamı, doğayla tarihsel olarak yaratılmış bir ilişki ve her kuşağa bir önceki kuşaktan devredildiği biçimiyle, bireylerin birbiriyle olan bir ilişkisini taşı”dığını kabul eder (Marx ve Engels, 1976, 62).

İnsanî üretim, genel olarak bu üretimin toplumsal biçimleri, özel olarak da sınıf ilişkileri tarafından şekillendiğinden, evrimine som bir doğal süreç olarak bakılamaz. İnsanla doğa arasındaki üretim ilişkisi, toplumsal olarak dolayımlanmış bir doğal ilişki olarak ele alınmalıdır:

Üretim sürecinde insanlar yalnız doğa üzerinde değil, aynı zamanda birbirleri üzerinde iş görür. Ancak özgül bir tarzda birlikte çalışarak ve eylemlerini karşılıklı olarak değiş tokuş ederek üretirler. Üretmek için birbirleriyle belirli bağlantılara ve ilişkilere girerler ve ancak bu toplumsal bağlantılar ve ilişkiler içinde doğa üzerindeki etkileri işlerlik kazanır, yani, üretim meydana gelir. (Marx, 1933, 28)

Marx’ın kavrayışı özgül insani üretimin, kendisinin maddi özünü ve yaşam güçlerini sağlamaya devam ederek evrilmekte olan doğal alemden git gide daha fazla ayırt edilebilir şekilde gelişmesinde, üretimin toplumsal biçiminin kilit önemde olduğunu önerir. “Çalışan öznelerin üretici güçlerinin –birbirleriyle ve doğayla olan özgül ilişkilerine karşılık düşen– gelişiminin” her yeni “aşaması” ile “insani tarihte [belli bir] tutarlılık doğar” doğa tarafından belirlenmeyen “daha bir insanlık tarihi haline gelen bir insanlık tarihi şekillenir” (Marx, 1973, 495; Marx’tan Annenkov’a, 28 Aralık 1846, Marx ve Engels içinde [1975, 31]). Marx’ın perspektifinin bu unsuru daha ayrıntılı bir değerlendirmeyi hak eder.

Marx’ın doğaya ve insani üretime toplumsal evrimci yaklaşımı

Marx’ın perspektifinde insan tarihinin tümüyle doğal tarihten ayrılması şöyle yeniden ifade edilebilir: insan üretiminin gereksindiği doğal koşullar, doğanın insan müdahalesinden etkilenmeden yeniden üretimi ve evrimi için gereken koşullardan gitgide daha fazla ayrışmıştır. Gerçekten, Marx bu ayrışma olmasaydı, insanî üretimi toplumsal-bilimsel açıdan ele almanın gereğinin olmayacağına işaret eder: “Açıklanması gereken ya da tarihi bir sürecin sonucu olan şey, canlı ve etkin insanlığın doğayla ve dolayısıyla doğayı mülk edinişi [ile] metabolik alışverişinin doğal inorganik koşullarıyla birliği değil, insanın varoluşunun bu inorganik koşullarıyla bu etkin varoluş arasındaki ayrılmadır” (Marx, 1973, 489).

İnsanî üretimi bu şekilde, doğadaki zorunlu koşullarından tarihsel bir ayrılma olarak ele almak ekolojik düşünürler için büyük bir rahatsızlık kaynağı olmuştur. Ne var ki, insanın varoluşunun doğal koşullardan Marx’ın söz ettiği ayrılışı, insanî üretimin doğadan maddi olarak kopuşu anlamına gelmez. Bu, daha çok, doğa ve emeğin üretimdeki birleşik rollerinin –dolayısıyla üretimin doğal gereklilik ve sınırlarının– basitçe doğa tarafından verilmediği fakat toplumsal üretim ilişkileri tarafından şekillendirildiği anlamında, zenginlik üretiminin doğadan özerkleşmesine işaret eder. Marx, burada, işçilerin üretimin zorunlu koşullarının denetiminden tarihsel kopuşunu ve bu koşulların, artık ürüne el koyan sınıflar tarafından, işçinin emeğini sömürme aracı olarak, emeğin ve doğanın üretici güçlerinin artık doğaca belirlenmemiş bir tarzda gelişmesini destekleyen en önemli etmen olarak, kullanılışını vurgular (Marx, 1971, 422-23, 1973, 158-59).

Son nokta, Marx’a yöneltilen bir başka yaygın eleştiriyle, yani, “tarihin itici gücünü”, “üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki diyalektik gerilim”e yerleştirmekle “doğa koşullarını”, “toplumsal gelişmede değişmez, statik bir unsur” olarak gördüğü iddiasıyla ilgilidir (Skirbekk, 1994, 98). Bu eleştiri, insanî üretimin doğanın kendi yeniden üretiminden toplumsal ayrılışını saptamakla, doğanın kendisini yeniden üretişini statik bir olgu olarak görmeyi birbirine karıştırır. Marx, doğanın insan etkisi olmadığında değişmez ya da statik olduğunu önermez, söylediği şey, insanî üretimin toplumsal ve sömürgen sınıfsal karakterinin, insanî-maddî evrimi insan dışı doğanın evriminden ayıran esas güç olduğudur. Ekolojik krizin suçunu insanî üretimle bu üretimin doğal koşulları arasında toplumsal olarak yaratılan dengesizliğe değil de, doğanın kendisine yüklemeksizin, Marx’ın görüşünün nasıl sorgulanabileceğini anlamak güçtür. Dahası, “doğanın kendiliğinden sağladığı emek konuları”ve “doğrudan Doğa tarafından sağlanan üretim araçları”na –insan emeğini “hem insanın hem Doğanın katıldığı bir süreç” olarak tanımlamasının hiç sözünü etmiyoruz– Kapital’de yapılan çok sayıda göndermeye bakıldığında, Marx’ın insanî üretimde doğanın oynadığı etkin rolü kabul ettiği açıktır (Marx, 1967a, I, 177-78, 182)

Marx’ın bakış açısı, insanî üretim bir kez toplumsal üretim olarak görüldüğünde, artık sırf doğal koşullar ve sınırlamalardan söz edilemeyeceği önermesine dayanır. Aksine, hangi doğal koşulların kullanım değeri sayılacağı ve hangilerinin zenginlik üretimine sınırlama getireceği sorusu, emek ile doğanın üretken bağlantısını kuran özgül toplumsal ilişkilere gönderme yaparak yanıtlanmalıdır. Bu yaklaşım üretimin çevresel etkilerinin önemini azaltmaz. Tam tersine: belirli bir toplumsal üretim biçiminin maddî sürdürülebilirliğini soruşturmak, ancak bu belli biçimin kendi zorunlu üretim koşullarının doğanın insan ötesi evrimiyle bağlantısını nasıl kopardığını anlamakla mümkün olabilir.

Doğanın, belirli bir toplumsal üretim biçiminin doğal koşullarıyla özdeşleştirilebileceği yönündeki alternatif varsayımı düşünün. Bu varsayımda, çevresel sürdürülebilirliği ya da çevre krizini şu anda geçerli başat üretim ilişkilerinin terimlerinden başka terimlerle tanımlamak imkansız olur. Doğa, belirli bir sistemin gereksindiği doğal koşullarla özdeşleştirildiği takdirde, bu sistemin tam da (insanî ve insan ötesi) doğaya sadece kendi yeniden üretimi ve büyümesinin koşulu olarak davrandığı için durmadan kötüleşen ekolojik krizler üretmesinin nedeni kavranılamaz. İkinci Kısım’da ayrıntılı biçimde işlendiği gibi, bu, Marx’ın gözünde sırf hipotetik bir sorun değildir.

Son olarak, insan üreticilerin kendi üretimlerinin koşullarından toplumsal yabancılaşması –ve buna eşlik eden, bu koşulların doğadan ayrılması– Marx’ın tarih kavrayışının ekoloji karşıtı yönü değildir. Toplumun ve doğanın uyumlu bir birlikte evrimini istiyor olabiliriz, ama bunun tarihsel olarak niçin gerçekleşmediğini teşhis edip açıkladığı için Marx’ı suçlamak doğru olmayacaktır. Doğayı ve emeği sömürmeyen bir insanî üretime doğru hareket, insanî üretimin koşullarının doğayla yeniden birleşmesini ve buna ek olarak, zenginliğin, üreticilerin üretim koşullarıyla toplumsal olarak birleşmesine dayanan ekoloji yanlısı yeni bir tanımını talep eder. Bu anlamda, toplum ve doğanın daha uyumlu birlikte evrimi vizyonu, sömürücü olmayan toplumsal ilişkiler tarafından biçimlendirildiği şekliyle, insanî üretim koşullarıyla böyle bir doğa arasındaki farka bağlıdır.

3. Bölüm: Emek Üretkenliğinin ve Artı Emeğin Doğal Temelleri

Doğanın üretime olan katkısını önemsemediğine ilişkin kendisine sık sık yöneltilen suçlamalara rağmen, Marx, emek üretkenliğinin hem tarih boyunca, hem kapitalizm koşullarındaki doğal temelleri üzerinde önemle durmuştur. Bu, sadece emek gücünün kendisinin doğal bir güç olmasından dolayı değil, “maddî zenginlik, kullanım değerleri alemi münhasıran emek tarafından değişikliğe uğratılmış doğal malzemeden oluş”tuğundan (Marx, 1988, 40) dolayı böyledir. “Farklı kullanım değerleri emeğin ve doğal ürünlerin çok farklı bileşimlerini içerir, ama kullanım değeri her zaman bir doğal unsur taşır” (1970, 36) Bundan, emeğin üretkenliğinin (insanın toplum içinde ve sayesinde kullanım değerleri üretme yetisinin) kesin doğal koşullar olarak kavramsallaştırılması gereği çıkar:

Toplumsal üretim biçiminin daha fazla ya da daha az gelişmişliğinden ayrı, emeğin üretkenliği toplumsal koşullar tarafından sınırlanır. Bunlar bütünüyle insanın kendi yapısına (ırk vb.) ve onu çevreleyen Doğaya bağlanabilir. Dış fiziksel koşullar iki büyük iktisadî sınıfa ayrılır, (1) Geçim araçlarındaki doğal zenginlik, yani, verimli toprak, balık dolu sular, vb. ve (2) çağlayanlar, ulaşıma elverişli ırmaklar, yün, metal, kömür, vb. emek araçlarındaki doğal zenginlik. Uygarlığın şafağında birinci sınıf baskındır; daha yüksek bir gelişme aşamasında ikincisi öne çıkar. (1967a, I, 512)

Benzer biçimde Değer, Fiyat ve Kâr başlıklı eserinde “emeğin üretken güçlerini” belirleyen birincil derecedeki etmenler arasına “emeğin, toprağın verimliliği, madenler ve bunlar gibi doğal koşulları”nı da katar (1976b, 34). “Emeğin toplumsal güçlerinin ilerici gelişimi”, “kimyasal ve diğer doğal eyleyicilerin ... ve bilimin doğal eyleyicileri emeğin hizmetine girmeye zorlayan her türlü aletinin kullanılmasını” içerir. Doğal koşullar, böylece, “kendisi yoluyla emeğin toplumsal ya da işbirliğine dayanan karakterinin geliştiği” sürecin ayrılmaz parçasıdır (34). Elbette, emek ve üretim toplumsal olarak geliştiği ölçüde emeğin üretkenliği som bir doğal görüngü olarak ele alınamaz. “emeğin verimliliği ... doğanın değil, ama binlerce yüzyılı kucaklayan bir tarihin armağanıdır” (1967a, I, 512). Bu ortak biçimde toplumsal ve doğal emek üretkenliği kavramı Marx’ın artı emeğin doğal temeli hakkındaki tartışmasında da yürürlüktedir.

Genel olarak artı emeğin doğal temeli

Artı emek emekçi sınıfın belli bir andaki geçim araçlarını (gereken her türlü üretim aracını üretmek için gerekli olan emek de dâhil) üretmek için gerekli olanın üzerinde ve ötesindeki emek anlamına gelir. Böyle bir artı emek ve ürün, emekçi sınıfların ürettiği artı ile geçinen sömürücü sınıfların varlığının ön gereğidir:

Eğer emekçi kendisinin ve kendi soyunun zorunlu geçim araçlarını üretmek için bütün zamanına ihtiyaç duyarsa, başkaları için çalışmaya vakti olmaz. Emeği belli bir üretkenlik derecesine ulaşmadan, emrinde böyle bir fazla zaman olmaz; böyle bir fazla zaman olmayınca da artı emek, bu yüzden de kapitalistler, köle sahipleri, feodal beyler, tek kelimeyle büyük mülk sahibi sınıflar olmaz.(Marx, 1967a, I, 511)

Artı emeğin varolması için, “bir kimsenin kendi varoluşu için gereken emeği bir başkasının sırtına yüklemesini engelleyen hiç bir doğal engel” olmamalıdır (511). Doğal koşullar öyle olmalıdır ki, –geçim araçlarında bir artıdan başlayarak– bir artı ürün üretimi mümkün olsun:

Artı emeğin genel doğal temeli, yâni o olmaksızın emeğin iş göremeyeceği doğal ön koşul, Doğanın zorunlu geçim araçlarını –hayvan ya da bitki türünde toprak ürünleri, balıkçılık vb. biçimlerde– bütün iş gününü tüketmeyecek bir emek harcanması koşullarında sağlamasıdır. Bütün emek başlangıçta ve esas olarak yiyeceğin elde edilmesine ve üretimine yöneltildiğinden, –basit toplayıcılık, avcılık, balıkçılık ve sürü yetiştiriciliği için harcanan emeği kapsayan– tarımsal emeğin bu doğal üretkenliği bütün artı ürünün temelidir. (Hayvanlar aynı zamanda soğuk iklimlerde ısınmak için deri sağlarlar, aynı şekilde mağara yerleşimleri vb.). ... [Toparlarsak], geçim araçlarının üretimi kendilerinin ve genel olarak bütün üretimin en baş koşulu olduğundan, bu üretimde kullanılan emek, yani en geniş ekonomik anlamında tarımsal emek, elde edilebilir emeğin tümünün doğrudan üreticilerin geçim araçlarının üretilmesine gitmek zorunda bırakmayacak, yani, bir tarımsal artı emeğin ve böylece bir tarımsal artı üretimi mümkün kılacak ölçüde verimli olmalıdır. (III, 632, 635)

Bununla birlikte, Marx, bir kez daha, artı emeğin doğal temelini toplumsal ve tarihsel terimlerle yorumlamakta acele eder. Doğal koşullar artı emeğin olanaklılığını açıklamakta yardımcı olsa da, bu potansiyelin tarihsel olarak nasıl gerçekleştiğini açıklamak için yeterli değildir:

Elverişli doğal koşullar, tek başına, bize sadece artı ürünün olanaklılığını verirler,asla gerçekliğini değil... Emeğin doğal koşullarının farklılığının sonucu, aynı miktardaki emeğin farklı ülkelerde farklı miktarda bir gereksinmeler kütlesini doyurmasıdır... Bu koşullar artı emeği yalnızca doğal sınırlar olarak, yani, başkaları için harcanacak emeğin hangi noktadan itibaren başlayabileceğini belirlemek bakımından etkiler... Acil olarak karşılanması gereken doğal gereksinmelerin sayısı ne kadar az, toprağın verimliliği ne kadar fazla, iklim ne kadar elverişliyse, üreticinin hayatta kalması ve yeniden üretimi için gereken zorunlu emek zamanı o kadar az olur. Böylece de başkaları için kullanabileceği emeğin miktarı kendisi için kullanmak zorunda olduğu emeğe oranla o kadar fazla olur. (1967a, I, 514-15, 512; vba)

Marx’a göre, artı emeğin evrimi doğal koşulların basit bir doğrudan işlevi değildir. Aksine, insan ihtiyaçlarıyla insanın emek kapasitesinin, belirli doğal koşullar altında emekçi ve sömürücü sınıflar arasındaki özgül ilişkiler içinde ve sayesinde meydana gelen birlikte evriminin ürünüdür:

Uygarlığın şafağında emeğin kazandığı üretkenlik azdır, fakat onlarla ve onları doyurma araçlarıyla birlikte geliştiği ihtiyaçlar da azdır. Dahası, bu erken dönemde, toplumun başkalarının emeğinin üzerinden geçinin kesiminin büyüklüğü doğrudan üreticiler kitlesiyle karşılaştırıldığında son derece küçüktür. Emeğin üretkenliğinin artmasına paralel olarak toplumun bu küçük kesimi hem mutlak hem göreli olarak büyür. (1967a, I, 512)

Kısaca, Marx, “ancak emeğin bir ölçüde toplumsallaşmasından sonradır ki, birinin artı emeğinin bir başkasının varoluşunun koşulu olduğu durumların ortaya çık”tığını (1967a, I, 512) belirtir. Aynı şekilde, “hiç bir şekilde ... artı emek insanî emekte içkin bir gizemli özellikten doğmaz” diye vurguda bulunur, artı emeğin kaynağı, insan emeğinin doğal ve toplumsal koşullarındadır (515).

Artı değerin doğal temelleri

Marx’a göre, “kullanım değerlerinin ya da metaların üretiminin kapitalistin denetiminde ve onun adına yürütüldüğü gerçeği, üretimin genel karakterini” yani onun “hem insanın hem Doğanın katıldığı bir süreç” olduğu gerçeğini “değiştirmez” (Marx, 1967a, I, 177). Bundan “malların gövdelerinin iki unsurun –madde ve emeğin– bileşimi” olduğu ve “onlar üzerinde harcanan yararlı emeği kaldırdığımız takdirde, geriye daima insanın yardımı olmaksızın Doğanın sağladığı bir maddî tabakanın kalacağı” sonucu çıkar (43). Artı değerin, yani artı emeğin kapitalist biçiminin her şeyden önce üretilmiş metalarda nesnelleştirilmek zorunda olduğu gerçeği göz önünde tutulduğunda, Marx’ın (artı değer biçimindeki) artı ürünün doğal temelinin kapitalizmde de süreklilik gösterdiğini vurguladığını görmek çok şaşırtıcı değildir: “Böylece artı değerin doğal bir temele” yâni, “emeğin, işçinin kendisini geçindirmek için mutlak olarak zorunlu olandan daha fazlasını üreten doğadan kaynaklanan üretkenliğine, elbette kendi inorganik doğasının niteliklerinden –toprağın nitelikleri vb.– doğan doğal üretkenliğe dayandığını söyleyebiliriz” (1967a, I, 511; 1994, 155).

Marx, Kapital’in III. Cildinde “artı değerin varoluşu için genel koşulları” şöyle saptar:

Bu koşullar şunlardır: doğrudan üreticiler kendi emek güçlerini yeniden üretmek için gerekli olan zamandan daha uzun süre çalışmalıdır... Bu öznel koşuldur. Nesnel koşul, artı emek ortaya koyabilmeleridir. Doğal koşullar öyle olmalıdır ki, üreticiler olarak kendilerini yeniden üretmeleri ve hayatta kalmaları kullanılabilir emek zamanlarının bir kısmı yeterli olsun, kendi zorunlu geçim araçlarını üretmek bütün emek zamanlarını tüketmesin. Doğanın verimliliği buraya bir sınır, bir başlangıç noktası, bir temel koyar. (1967a, III, 634)  

Gerçekten de, Marx. Kapitalist toprak rantının kökenleri hakkındaki tahlilinin bir parçası olarak artı değerin bu doğal temelinin fizyokratların öğretisinde önemli bir hakikat çekirdeğini temsil ettiğini öne sürer:

Fizyokratlar, bundan başka, bütün artı değer üretiminin, böylelikle sermayenin tüm gelişiminin temelinin tarımsal emeğin üretkenliğinde bulunduğunu söylemekte haklıdırlar. İnsan bir çalışma gününde, kelimenin en kesin anlamında her emekçinin kendi yeniden üretimi için gereksindiğinden daha fazla tarımsal ürün anlamına gelen, daha fazla geçim aracı üretme yeteneğinde olmasaydı, eğer tüm günlük emek gücünü harcaması sadece kendi bireysel gereksinmeleri için vazgeçilmez geçim araçlarını üretmeye yetseydi, hiç kimse, hiçbir şekilde ne artı üründen ne de artı değerden söz edemezdi. Emekçinin bireysel gereksinmelerini aşan bir tarımsal üretkenlik fazlası bütün toplumların temelidir, ve bu, her şeyden önce, toplumun durmadan artan bir kesimini temel besin maddelerinin üretiminden koparan ve onları diğer alanların sömürüsü için el altında bulunur hale getirmek üzere Steuart’ın belirttiği gibi “serbest kellelere” dönüştüren kapitalist üretimin temelidir. (785-86)

Artı değerin doğal temeli kapitalist üretimin sadece bir başlangıç koşulu olmaktan daha fazla bir şeydir; o, artı değerin miktarının ve buradan, sermaye birikim oranının daimî belirleyicisidir. Marx’ın işaret ettiği gibi: “Kapitalist üretim bir kez varsayıldığında, bütün diğer faktörler aynı kaldığı ve işgününün uzunluğu sabit olduğu takdirde artı emeğin miktarı emeğin fiziksel koşullarına, özellikle de toprağın verimliğine bağlı olarak değişir” (1967a, I, 513). Artı değer, daima bir doğal temele ve varlığa sahip meta kullanım değerleri üzerinde nesnelleşmek zorundadır. Bu yüzden, “sermaye” ancak ”kendisini servetin iki asıl yaratıcısına, emek gücüne ve toprağa bağlayarak yayılma gücü kazanır” (604).

Ne var ki, “artı değer doğal bir temele dayanır” gözlemi “ancak çok genel bir anlamda” geçerlidir, çünkü “sermaye kendisine eşlik eden ilişkileriyle birlikte uzun bir gelişim sürecinin ürünü olan bir ekonomik topraktan kaynaklanır” (1967a, I, 511-22). Artı değer üretimi, üretimin bütün biçimleri gibi, “insanla doğa arasındaki bir süreçtir”; ama o, aynı zamanda, sermaye ile emek arasında “çalışan sınıfı kendi dar hayatî gereksinmeleri için lazım olandan daha fazla çalışmaya mecbur eden” bir özgül tarihsel “baskıcı ilişki” içeren bir toplumsal süreçtir de (508, 309):

Doğa, bir yanda para ya da meta sahipleri, öte yanda kendi emek güçlerinden başka hiçbir şeye sahip olmayan başka insanlar üretmez. Bu ilişkinin doğal bir temeli yoktur, toplumsal temeli de bütün tarihsel dönemlerde ortak değildir. Bu, açık şekilde geçmiş bir tarihsel gelişmenin sonucu, bir çok ekonomik devrimin, toplumsal üretimin daha eski bir çok biçiminin ortadan kalmasının ürünüdür. (169)

Marx, kapitalist üretimin tarihsel benzersizliğini kabul etmesine rağmen, bu üretim biçiminin zorunlu materyalist temeli ve özünün insanla doğa arasındaki alış veriş ya da metabolizmada olduğunda ısrarlıdır. Kapitalizm koşullarında da “tıpkı üretimin ilk gününde olduğu gibi, şimdi artık sermayenin maddî unsurlarının yaratıcılarına dönüşmüş olan ilk üretici ve biçimlendiriciler –insanlar ve doğa– hâlâ birlikte çalışmaktadır” (1967a, I, 603). Üretimin kapitalist toplumsal ilişkiler içinde ve sayesinde nasıl geliştiğini gösterirken, aynı zamanda kapitalist insan doğa ilişkilerinin özgün tarihsel karakterini de ortaya koyar.

Emek ve doğal koşullar üzerine birkaç not daha

Benton (1989), Marx’ın emek süreci tahlilinin , insanî üretimin yeniden yerine konamaz doğal koşullara bağımlılığına gereken önemi atfetmediğini öne sürer. Eleştirisi, Marx’ın Kapital’in I. Cildi’nin 7. Bölümünde “emek süreci”ni tanımlayış biçimine yönelmiştir. Marx burada şunları söyler: “Emek sürecinin en basit unsurları 1, insanın kişisel etkinliği, yani, işin kendisi, 2, işin konusu ve 3, işin araçlarıdır” (Marx (1967a, I, 178). Benton, bu sınıflandırmanın “emek sürecinin keyfi olmayan doğal koşullarının önemini küçülttüğünü ve insanın doğa karşısındaki iradî dönüştürücü gücünün önemini abarttığını” öne sürer. Ona göre,

Marx ağaç kesmeyi, balık avlamayı, maden çıkarmayı ve tarımı emek süreçleri olarak tanımaya tanımıştır... Ama doğal koşulların zorunluluğunu kabul ederken aynı anda bunları “üretim araçları” kategorisine dâhil etmekle, bunların önemini kavramakta yetersiz kalmıştır. Bu koşullar, inandırıcı biçimde emekçinin etkinliğinin “iletkenleri” sayılamaz. (1989, 64, 66, 72)

Kısacası Benton, “emek sürecinin bağlamsal koşullarının kavramsal olarak ‘üretim araçları’ kategorisi içinde eritilmesinin, her türlü emek sürecinin, hiç olmazsa bir kaç tane insan isteğine göre değiştirilemez bağlamsal koşula olan zorunlu bağımlılığını gizleyici bir etki yapmasından” yakınır. “..’Araç’ kavramında insanın niyetine tabi olma iması vardır, bu ima da üretimin bu bağlamsal koşullarına kesinlikle uygun düşmez” (72)

Marx’ın emek süreci kavrayışının kısmi bir bozulmasına dayanan bu eleştiri, özellikle Marx’ın, insan emeğinin doğrudan iletkeni olmayan doğal koşulları da açıkça içerecek biçimde “araç” kategorisini tâbi tuttuğu iç ayrımı gözden saklar:

Kelimenin geniş anlamında, emeği konusuna doğrudan aktarmak için kullanılan ve bu yüzden şu ya da bu şekilde etkinliğin iletkenleri olarak hizmet gören bu şeylere ek olarak, emek sürecini yürütmek için gerekli olan bu türden bütün nesneleri de emeğin araçları arasına katabiliriz. Bunlar sürece doğrudan katılmazlar, ama onlar olmaksızın süreç ya hiç gerçekleşemez ya da ancak kısmi bir anlamda gerçekleşir. (Marx, 1967a, I, 10)

Benton, garip bir biçimde bu pasajı –“Marx, (emekçiye bir locus standi ve etkinliği için bir çalışma alanı sağlayan) toprağın kendisini .... (geniş anlamda) emek araçları arasına dâhil etmeyi önerir” şeklinde, kısmen aktarır. Böyle yaparak, Marx’ın “emek sürecini yürütmek için gerekli olan bu türden bütün nesneleri” ayrı bir (“evrensel”) üretim araçları kategorisi olarak gördüğünü gizler. Bu kategori –Marx’ın (Benton’ın sözünü etmediği) toprağı doğanın bütün unsurlarının ve güçlerinin toplamı olarak gören terminolojisine uygun olarak– “bir locus standi ve çalışma alanı” olarak sadece toprağı değil, aynı şekilde insan emeğini doğrudan iletmemekle birlikte emek süreci için zorunlu olan bütün doğal koşulları kapsar. Evrensel araçlar kategorisi Marx’ın Kapital’de emeğin “durmadan doğal güçlerden yardım al”dığını (1967a, I, 43) vurguladığı, meta kullanım değerleriyle ilgili daha önceki tahlililiyle de uyum içindedir.

Kısacası, Marx doğal koşulları önceden belirlenmiş bir üretim araçları kategorisine asimile etmek şöyle dursun, tersine, insan emeğini doğrudan iletmeyen bu doğal koşulları emek iletkenleri olarak iş gören üretim araçlarından ayırt etmek için araç kategorisini bilinçli bir ayrıştırmaya tâbi tutar. Benton , bu oldukça serbest çeviri anlayışını konuyu araçlardan emeğin konularına getirmek üzere Marx’ın 7. Bölümüne genişlettiğinde de benzer sorunlar ortaya çıkar:

Marx, doğayla en temel bazı etkileşimlerin yapay aletler gerektirmediği gerçeğini teslim eder, bu durumlarda da “üretim araçları” rolünü insan organlarının oynadığı kabul edilebilir. Emeğin “konusu” –üzerinde işlediği şey ya da malzeme– “doğa tarafından kendiliğinden sağlanmış” olabilir ya da daha sıklıkla olduğu gibi, “geçmiş emekten süzül”üp gelmiş olacaktır ki, bu durumda Marx (bir ölçüde yanıltıcı biçimde) “hammadde”den söz eder. (1989, 65)

Benton’ın üretilmiş araçları “yapay” diye tanımlaması, Marx’a göre üretilmiş araçların doğal bir temeli ya da özü yokmuş gibi yanlış bir izlenim uyandırır. Benzer biçimde, Benton, –sanki Marx’a göre emek doğaca verilmiş emek konularını zorunlu olarak bu doğal karakteristiklerinden soyar ya da bu karakteristiklerin insan üretimi açısından önemini azaltırmış gibi– “kendiliğinden sağlanmış” ile (“daha sıklıkla olan”) “süzülmüş” emek araçları arasında yanlış bir karşıtlık kurar. Doğrusu, Benton’ın ifadesi, Marx’ın doğaca sağlanmış üretim araçlarının önemini sadece üreticilerin kendi uzuvlarından başka araç kullanmadıkları durumlarla sınırladığını kastediyor gibidir. Oysa bir kez daha, Marx’ın metninden çok daha farklı bir anlam çıkmaktadır:

El değmemiş durumunda insana elde etmesine hazır zorunlu gereksinmeleri ya da geçim araçlarını sağlayan toprak (ekonomik anlamda bu suyu da içerir) insandan bağımsız olarak vardır ve insan emeğinin evrensel aracıdır. Emeğin sadece dolaysız çevrelerinden koparıp alması yeterli olan bütün bu şeyler, Doğa’nın kendiliğinden sağladığı emek konularıdır. (Marx, 1967a, I, 178)

Marx’ın “kendiliğinden sağlanmış emek konularının” rolünü, hiçbir şekilde, emeğin hiçbir üretilmiş alet kullanmadığı “doğayla en temel etkileşimler”i ile sınırlamadığına, ya da, hiçbir şekilde, insan emeğinin konusu olmaları sonucunda bu “evrensel konuların” doğal karakterlerinin öneminin azaldığı izlenimini vermediğine dikkat edin.

Görünüşe göre, terminolojisinde “keyfî olmayan bağlamsal koşullar” (Benton, 1989, 72) gibi terimler kullanmak yerine, doğal koşullardan evrensel “emek aletleri ve konusu... üretim araçları” olarak söz ettiği için (Marx, 1967a, I, 18l) Marx’ın yeniden düzenlenmesi gerekmiştir. Bu, Marx’ın (Benton’dan daha kavrayışlı biçimde) insan emeğinin doğal koşulların yerine geçemeyeceğinde tekrar tekrar ısrar etmiş olduğu gerçeğine rağmen böyle olmuştur:

Örneğin, yakalanmamış balığın balıkçılık sanayiinde bir üretim aracı olduğunu söylemek paradoksalmış gibi görünür. Fakat şimdiye dek hiç kimse içinde balık bulunmayan sularda balık yakalayabilme hünerini keşfedememiştir. (1967a, I, 181) Öyleyse ,konularının ve araçlarının kendilerinin de ürün olduğu ölçüde, emek, ürün yaratmak için ürün tüketir... Fakat nasıl ki başlangıçta, emek sürecine katılanlar sadece insan ve insandan bağımsız olarak varolan yeryüzü idiyse, süreçte şimdi bile, hala, doğrudan Doğa tarafından sağlanan, yani doğal özlerle insan emeğinin herhangi bir bileşimini temsil etmeyen, bir çok üretim aracı kullanıyoruz. (1967a, I, 183)

Toparlarsak, Benton’ın eleştirisi terminolojik tercihlerle kavramsal asimilasyonu birbirine karıştırmış gibi görünüyor. Benton, “keyfî olmayan bağlamsal koşullar”a dayanarak “Marx’ın emek süreci kavramındaki hataları” göstermekte kesinlikle başarısız olmuştur (1989, 72, 76, vba, daha fazla ayrıntı için bak. Burkett, 1998b).

Marx’da ekolojik olarak düzenlenmiş emek ve üretim

Benton ayrıca, Marx’ın “soyut emek süreci kavramının” tarımdaki gibi “ekolojik düzenleyici” süreçleri uygun olmayan bir tarzda kapsadığı için “ bütün emek süreçlerini bir ‘üretken’ model içinde erittiğini” öne sürer {Oysa bu türden ekolojik düzenleyici süreçler}:

insan emeğini hammaddede istenen bir dönüşüm gerçekleştirmek için kullanmazlar. Tersine bunlarda emek esas olarak, içinde tohumların ya da sürü hayvanlarının yetişip geliştiği çevresel koşulları sürdürmek ya da düzenlemek için kullanılır. Bu emek süreçlerinde bir dönüştürücü an vardır, ama dönüşümler, insan emeğinin uygulanışı sonucunda değil, doğal olarak verilmiş organik mekanizmalarca gerçekleştirilir.(1987, 67)

Benton’ın kast ettiği şey, çiftçiliğin ve diğer ekolojik düzenleyici emek süreçlerinin, emek konularının işlenmesinin insan emeğinin bu konular üzerinde gerek zamansal gerek maddî bakımdan daha doğrudan uygulanmasını gerektiren “üretken, dönüştürücü emek süreçlerinden... bütünüyle farklı bir niyetsel yapıya” sahip olduğudur (1989, 67). Ekolojik düzenleyici emek, “esas olarak... dönüştürücü olmaktan çok, sürdürücü, düzenleyici ve yeniden üretici bir emektir” –“esas olarak, kendileri de niyetsel ayarlamalara karşı görece kayıtsız organik süreçler olan dönüşümler için gereken koşulları optimize etmek üzere uygulanan bir emek. ‘Emek konusu’ ... bu yüzden ‘ürünün esas özü’ olacak olan hammadde değil, tersine, hammaddenin içinde yetişip gelişeceği koşullardır” (67-68).

Ekolojik düzenleyici süreçlerin aşikar bir özelliği “emek etkinliğinin zamansal ve mekansal dağılımının büyük ölçüde emek sürecinin bağlamsal koşulları ve organik gelişim süreçlerinin ritimleri tarafından şekillendiril”mesidir. Daha önce tartışıldığı gibi, Benton, bu koşulların ve süreçlerin “Marx’ın üç parçalı (emek, emek araçları, hammaddeler) sınıflandırılmasına kolayca dahil edilemeyeceğini” öne sürer (1989, 68).

Benton’ın Kapital’in ekolojik düzenleyici süreçleri yanlış bir biçimde ele aldığı iddiasına karşılık olarak Grundmann (1991b, 108) “işlenmiş arazi el değmemiş doğadan bütünüyle farklı olduğu için, doğal süreçlere ... insanın müdahalesinin de Marx’a göre dönüştürücü etkinlik sayıldığı” önerisini ortaya atar. Bu noktada Grundmann’a bir yere kadar hak veriyorum. Marx’a göre, doğal koşul ve süreçlerden kullanım değeri üretiminde yararlanılması için, bu koşullar ve süreçlerin şu ya da bu noktada insan emeğiyle –bu emeğin ekolojik düzenleme ya da daha doğrusu ilksel edinimle sınırlı olduğu durumlar da dâhil olmak üzere– temas etmesi gerekir. Kullanım değerleri üretiminde emeğin bu zorunlu rolü, Marx’ın emek sürecinin unsurlarını bu unsurların sürecin istenen sonuçları karşısındaki konumları bakımından kategorize edebilişini açıklar. Üretimin pek çok koşul ve sürecinin doğa tarafından sağlanıyor olması, bunların elde edilmesi ve kullanımının insan istemine tâbi olduğu gerçeğini değiştirmez.

Bununla birlikte, Grundmann’ın (1991b, 108) “dönüştürücü ve ‘ekolojik düzenleyici’ emek süreçleri arasında önemli bir fark” bulunduğunu kesin biçimde yadsımasına katılmıyorum. Benton’ın iddiasını bu şekilde çürütmeye çalışması, Marx’ın ekolojik düzenleyici üretimde doğal koşullar ve süreçlerin özel rolünü resmen tahlil etmiş olduğunu kavramadığı için sorunludur. Bu noktada, Grundmann, Benton’ın eleştirisinin ortaya attığı en açık sorunlardan birini yanıtlamakta başarısız olmuştur. Yâni, eğer Marx’ın değer tahlili ekolojik düzenlemeyi uygun biçimde kavramamışsa, Marx Kapital’in I. Cildinin 7. Bölümünde nasıl olup da (tarım, hayvan yetiştiriciliği ve sanayide kimyasal ve biyolojik süreçler için gerekli koşulların hazırlanması gibi) ekolojik olarak düzenlenmiş pratikleri insan emeğinin örnekleri olarak kullanabilmiştir (1967a, I, 181-182)?

Görünüşteki bu bilmecenin yanıtı, kısmen, Marx’ın ekolojik düzenleyici süreçleri üretimin diğer biçimlerinden ayırt etmek için kullandığı kategorik ayrım tarafından verilmiştir. Marx, örneğin, “hayvanın hammadde ve aynı zamanda gübre üretimi için bir araç olduğu sığır besiciliğinde” olduğu gibi, “belli bir ürünün, aynı süreçte ve aynı anda, hem bir emek aracı hem de bir hammadde olarak kullanılabildiği” gözleminde bulunur (182). Aynı şekilde, ormancılık ve sürü yetiştiriciliğinden söz ederken, Marx, “arzın –belli bir miktar kereste ya da sürü hayvanı– ... uygun bir yönetim altında yeniden üretimlerinin doğal koşullarıyla uyum içinde, aynı anda emek aracı ve emeğin malzemesi olarak varol”duğuna işaret eder (1967a, II, 244). Bu arada, sınai ekolojik düzenleyici süreçlerin özelliklerini ayırt etmek için Marx, “bir ürünün esas özünü oluşturan” “hammaddeler” ile “ürünün oluşumuna sadece zorunlu olmayan tamamlayıcı parçalar olarak katılanlar” arasında ayrım yapar:

Tamamlayıcı (yardımcı) hammadde kazanın altındaki kömür, çarkı yağlamak için kullanılan yağ, koşum beygirinin samanı gibi, emek araçlarınca tüketilebilir, ya da, keteni ağartmakta kullanılan klor, demire karıştırılan kömür tozu, yünü renklendiren boya gibi, belli bir değişiklik yaratmak üzere hammaddeyle karıştırılabilir, yahut, işyerlerini ısıtmak ve aydınlatmak için kullanılan yakıt gibi, işin kendisinin yürütülmesine yardımcı olabilir. Esas malzeme ile yardımcı malzeme arasındaki ayrım, gerçek kimya sanayilerinde ortadan kalkar, çünkü, bu sanayilerde kullanılan hammaddelerin hiçbiri ortaya konan üründe özgün bileşimiyle yeniden ortaya çıkmaz. (1967a, I, 181)

Marx’ın yeryüzünü emeğin evrensel aracı ve evrensel konusu olarak kategorileştirdiği akılda tutulduğunda, yukarıdaki kategorik ayrımlar, “ekolojik düzenleyici bir bağlamda, “emek sürecini yürütmek için gereken” bütün doğal koşul ve süreçlere uygulanabilir (180).

Hem Benton’ın (1989) hem de Grundmann’ın (1991b) ihmal ettiği bir başka ayrım, emek ile üretim arasındaki ayrımdır. Doğrusu, Benton’ın “ekolojik düzenleyici” eleştirisi Marx’ın üretim sürecini emek süreciyle özdeşleştirdiği ön kabulüne dayanır. Gerçekteyse, Marx, “emek sürecini, kullanım değerleri üretmek için yapılan insan eylemi”, “insanla doğa arasındaki madde alış verişini etkilemenin zorunlu koşulu” doğa ile insan arasındaki metabolik etkileşimin evrensel koşulu” olarak niteler (1967a, I, 183-84; 1988, 63). Marx’ın üretim sürecini emek sürecine indirgemediği, Kapital’in Birinci Cildinin 7. Bölümünde “hayvanların ve bitkilerin insanın yüksek gözetimi altında tedrici dönüşümünden” ve aynı şekilde sanayide (ister yardımcı ister esas olsun) hammaddenin organik süreçlerce “değişikliğe uğratılmasından” söz ettiği ekolojik düzenleyici üretim örneklerinden açıkça anlaşılır (1967a, I, 181).

Emek/üretim ayrımı Marx’ın Kapital’in İkinci Cildinde “üretim zamanı doğal olarak emek zamanı süresini içerir, ama onun tarafından içerilmez” ifadesinde açıklığa kavuşur (1967a, II, 121). Üretim zamanının emek zamanını aşması yalnızca “mesela gece gibi... emek sürecinde emek gücünün kendisinin doğal sınırlılıklarının gerektirdiği kesintiler” yüzünden değildir. Aksine,

emek konusunun insan emeğinin daha fazla müdahalesine izin vermeyen fiziksel süreçlerin etkisine bırakıldığı bekleme aralarında olduğu gibi– üretim sürecinin kendisi, emek sürecindeki ve böylece emek zamanındaki kesintilerden sorumlu olabilir. Bu durumda, emek süreci ve bu yüzden emeğin aleti olarak üretim araçlarının işleyişi kesilmiş olsa da üretim süreci ve bu yüzden üretim araçlarının işleyişi sürer. Bu örneğin ekildikten sonra buğdayın, mahzende mayalanan şarabın durumunda, sepicilikte olduğu gibi emek malzemesinin kimyasal süreçlerin işleyişine bırakıldığı bir çok iş kolunda böyledir. Böyle durumlarda üretim zamanı emek zamanından daha uzundur. (122)

Marx, burada, üretim zamanının emek zamanını aştığı süre boyunca emek aleti olarak işleyişleri kesintiye uğramış olsa bile üretim araçlarının işlemeye –yâni, kullanım değerleri üretmeye– devam ettiğini açık biçimde ifade eder. Bir başka deyişle, emek ile üretim arasında yaptığı ayrıma dayanarak Marx’ın tahlili ekolojik düzenleyici süreçleri ele alma yeteneğine tümüyle sahiptir. Aslında Marx, insan istemliliğinin ekolojik düzenleyici süreçlerde doğal olarak daha sınırlı bir rolü olduğunu vurgulamak için bu ayrımı sık sık kullanır. Örneğin:

Üretim zamanıyla çalışma zamanı arasındaki farklılık özellikle tarımda açıktır. Bizim ılımlı iklimimizde toprak yılda bir kez ekin verir. Üretim zamanının kısalması ya da uzaması (kış ekimi için ortalama dokuz aydır) bizzat iyi ve kötü mevsimlerin birbirini izlemesine bağlıdır ve bu yüzden sanayide olduğu gibi kesin biçimde önceden belirlenip denetlenemez. Yalnızca süt, peynir vb. yan ürünler görece kısa süreler içinde düzenli olarak üretilip satılabilir. (1967a, II, 240)

Marx, Kapital’de ekolojik düzenleyici süreçlere uygulanabilir yukarıdaki kategorik ayrımları ancak Birinci Cildin Birinci Kısmının 7. Bölümünden sonra, yâni esas olarak özellikle kapitalist üretimin tahlili bağlamında tam olarak işler. Bunun nedeni ortadadır: üretim araçlarının hem araç hem hammadde olarak işlev gördüğü, üretim süreçlerinin yardımcı ve esas hammaddelerin çeşitli bileşimlerini içerdiği ve üretim zamanı ile emek zamanı arasında karşılıklı sapmaların meydana geldiği durumların fiilî gelişimi ancak içinde ve sayesinde böyle gelişmelerin meydana geldiği özgül toplumsal ilişkilerle bağlantılı olarak tahlil edilebilir.  

Benton, Marx’ın Kapital’in Birinci Cildinin 7. Bölümündeki emek süreci sınıflandırmasının, çok basit bir nedenle, yâni ekolojik düzenleyici emeğin insanî-toplumsal emeğin tarih-aşırı bir unsuru olmayışından ötürü özsel bir unsur olarak içeremeyeceğini bile unutmuştur. Eğer Benton’ın önerisini kabul edilir de ekolojik düzenleme tarih-aşırı bir olgu olarak ele alınırsa, basit avcılık ve toplayıcılık gibi, “tohumların ya da sürü hayvanlarının yetişip geliştiği çevresel koşulları korumak ya da geliştirmek için insan emeğinin ... harcanmasını” hiç gerektirmeyen (Benton, 1989, 67) pratiklere dayalı insan emeğinin olanaklı olduğu (ve tarihsel olarak gerçekleşmiş olduğu) gerçeğinin üzerinden atlanır. Bununla birlikte tür ilksel edinim pratikleri –eğer toplumsal olarak örgütlenmişse– Marx’ın insan emeğini kavrayışına uygundur ve o da tam bu yüzden Kapital’in Birinci Kısmının 7. Bölümünde bu pratikleri insanî emeğin örnekleri arasına katmıştır (1967a, I, 178-83).

Kısacası, ekolojik düzenleme Kapital’in Birinci Cildinin 7. Bölümünde talep edildiği anlamda tarih-aşırı olmadığından, Marx’ın insan emeğinin tarih-aşırı özelliğini tanımlayışını “eleştirmek ve yeniden inşa etmek” için meşru bir zemin oluşturmaz. Ne var ki, bu, yukarıda belirtildiği üzre, Kapital’in ekolojik düzenlemenin hiçbir tahlilini içermediği anlamına gelmez. Bu tahlillerin mantığını anlamak için Marx tarafından kullanılan ekonomik kategorilerin düzenleniş biçimini hatırda tutmak gerekir (Rosdolsky, 1977, 41-50; Burkett, 1991).

İlk olarak, kapitalist ekolojik düzenleme emek zamanı ile üretim zamanı arasında tarihsel olarak özgül farklılıklar ve ilişkiler içerse de, bu ancak Marx’ın sermayenin devrini ve dolaşımını tahlil ettiği Kapital’in İkinci Cildinde formel olarak ele alınabilmiştir. Birinci Cildin konusu kapitalist üretimin temel sınıf sömürücü doğasıdır; bu ciltte kapitalizmin üretimin maddi sürecini yeniden şekillendirmesiyle ancak kapitalist sömürü ve birikimin tarihsel özgüllüğünü ortaya koymak için mutlaka gerekli olduğu ölçüde ilgilenilmiştir (bak. Marx, 1967a, I, 564-65, II, 23). Ne var ki, Birinci Cildin üretim zamanı ile emek zamanı arasındaki ayrışmayı formel biçimde ele almaması, bu ciltte ekolojik düzenleyici süreçlerin ihmal edilmiş olduğu anlamına gelmez. Birinci Cildin, kapitalizmi üretimin özgül bir sınıf biçimi olarak ele alması, sermayenin doğal koşulları kendine mal edişini birikimin zorunlu koşulu olduğuna ilişkin bir tahlili de içerir. Marx bu bağlamda, “ürün miktarı üzerinde... toprağın tümüyle mekanik işleyişi”ni “birikim miktarını belirleyen... durumlar”dan biri sayar (1967a, I, 599, 694).

Birinci Cilt, sınaî sermaye birikimiyle nasıl “sanayiin bir alanındaki üretim tarzındaki radikal bir değişikliğin öbür alanlarda da benzer bir değişiklik getirdiği”ni tahlil ederken, tarım ve sanayi arasındaki kapitalist işbölümüyle ilgilenir. Ekolojik düzenleyici sınaî yöntemlerin gelişmesiyle tarımda teknolojik değişimlerin yayılmasını ve bunun tersini içeren bu işbölümüne “maddenin dolaşımının ... doğal olarak gelişmiş koşullarını bozarak bütün zenginliğin özgün kaynaklarını– toprağı ve emekçiyi zayıflatan” “kır ile kent arasındaki bölünme” eşlik eder (352, 505-7).

Sözün kısası, Birinci Cilt ekolojik düzenlemeyi “kapitalist üretim ve birikimin” üreticilere ve üreticilerin doğal çevrelerine karşı “uzlaşmaz karakterini” göstermek için zorunlu olduğu kadarıyla ele alır (Marx, 1967a, I, 673). “Üretim zamanının”, “emek sürecinde yer almaksızın üretim sürecinde işlev gören” sermayeden kaynaklanan “emek zamanını aşışı”nın, Marx’ın sermayenin dolaşımını incelerken ilgilendiği başlıca konular arasında yer aldığı İkinci Ciltte ise ekolojik düzenleyici süreçler daha güçlü bir mikroskop altına yerleştirilmiştir (1967a, I, 122). Burada Marx, “ürünün ve üretiminin bizzat kendi doğasından kaynaklanan emek zamanının uzunluğundan bağımsız duraklamalar”ın ayrıntılı bir tahlilini yapar:

bu duraklamalar sırasında uzun ya da kısa bir zaman için doğal süreçlere maruz bırakılan emek konusu fiziksel, kimyasal ve fizyolojik değişikliklerden geçmelidir, bu esnada emek süreci tamamen ya da kısmen askıya alınır. Örneğin, belli bir tamamlanmışlık derecesine ulaşması için, üzüm sıkıldıktan sonra bir süre mayalanmalı ve ardından bir zaman için dinlenmeye bırakılmalıdır. Bir çok sanayi kolunda, ürün, örneği çömlekçilikte olduğu gibi, bir kurutma sürecinden geçmeli ya da, ağartmada olduğu gibi, kimyasal özelliklerinin değişmesi için belli koşullara maruz bırakılmalıdır. Kış ekini olgunlaşmak için ortalama dokuz ay ister. Ekim ile hasat arasındaki aralıkta emek süreci neredeyse bütünüyle askıya alınır. Tomruk yetiştiriciliğinde dikim ve ön hazırlık işleri tamamlandıktan sonra tohum tamamlanmış ürüne dönüşmek için yaklaşık 100 yıla gerek duyar, bütün bu zaman boyunca emek eylemine görece son derece az ihtiyaç duyulur. ...Öyleyse bütün bu durumlarda ileri sermayenin üretim zamanı iki dönemden oluşur: sermayenin emek sürecine katıldığı bir dönemle, sermayenin varoluş biçiminin –tamamlanmamış ürün şeklinde– doğal süreçlerin etkisine bırakıldığı bir ikinci dönem. (238-39)

İkinci Cildin 13. Bölümü “üretim zamanı ile çalışma zamanı arasında farklılıklar”ın ortaya çıktığı bir çok durum tahlil edilir, bu sermayenin maddi ve toplumsal dolaşımı üzerindeki etkileri bakımından “bir çok çeşitlemeye izin veren” bir görüngüdür (1967a, II, 246). Bu cildin diğer bölümlerinde de, Marx nasıl “özellikle... tarımın sağladığı hammaddeler {olmak üzere} ... bir çok hammadde, yarı tamamlanmış ürün vb.’nin üretimleri için oldukça uzun dönemlere gerek duyduklarını” tartışırken, ya da “örneğin tarımda olduğu gibi” ekolojik düzenleyici alanlarda nasıl “farklı çalışma dönemlerine değişen miktarda sermaye yatırılması gerektiği” gözleminde bulunurken, bu türden pek çok tahlile yer verilir (143, 259). Bu tahliller ekolojik düzenleyici üretimde “bağlamsal koşullar”ın ya da “organik gelişimsel süreçler”in özel rolüne büyük duyarlılık gösterir (Benton, 1989, 68). Gerçekte, ekolojik olarak düzenlenmiş sermaye dolaşımının ayırt edici koşulları, İkinci Cilt’teki “özgül toplumsal karakteri ne olursa olsun, yeniden üretimin ekonomik süreci daima ... bir doğal yeniden üretim süreciyle birleşir” görüşünün merkezi vurgusudur (Marx, 1967a, II, 359).

Ne var ki, İkinci Ciltte bile, ekolojik düzenleme toprak mülkiyeti, rant ve piyasa rekabetiyle birlikte giden fiyat dalgalanmalarının benzersiz rollerinden soyutlanmış olarak işlenir –bütün bunlar ancak Üçüncü Ciltte ele alınacaktır. Bu son bölümde Marx, “yeniden üretimin temel unsurlarından biri olan şiddetli fiyat dalgalanmaları” ile “yetişmeleri ve üretimleri belli organik yasalara tâbi ve kesin doğal zaman dönemlerine bağlı olan ... hammaddelerin organik doğadan alın”masını tahlil eder (1967a, III, 119-21). Marx, bu fiyat dalgalanmalarının hem kökenini hem de yıkıcı maddî etkilerini, rekabetçi sermaye birikimi ile ussal, sürdürülebilir tarımsal pratikler arasındaki çelişkide bulur. Üçüncü Cilt, aynı zamanda doğal olarak farklılık gösteren koşulların ekolojik düzenleyici üretimin değişik biçimlerini ve bunlara karşılık düşen rantları etkilemekteki rolüne özel bir dikkat göstererek Marx’ın kent ve kır arasındaki kapitalist bölünme hakkındaki tahlilini de genişletir.

Örneğin, tarımsal yatırımın üretkenliğini tahlil ederken, Marx, “yalnızca toplumsal değil aynı zamanda doğal bir konu olduğu, emeğin üretkenliği emeğin toplumsal koşullarına bağımlı bulunduğu” için “tarımın özel doğasının dikkate alınması” gereğinde ısrar eder; aslında Marx, “tarımda toplumsal üretimin artışının” belki de ”doğal güçteki azalmayı ucu ucuna telafi edebileceğini, hâttâ belki telafi bile edemeyeceğini” vurgular (1967a, III, 766; 691, 708-10, 733). Benzer biçimde, farklılık rantıyla ilgili bölümün başlangıcına doğru, “iklime bağlı etmenlerin”, “yüzey toprağının kimyasal bileşimi”ndeki farklılıkların ve “arazinin yeri”nin “eşit büyüklükteki farklı arazi parçalarına yatırılan eşit sermaye miktarlarının eşit olmayan getirisini” etkileyen “sermayeden bütünüyle bağımsız” etmenler olduğunu da vurgular (650-51). Bütün bunlar, Marx’ın rant getiren doğal koşulu “yatırılmış sermayede sermayenin kendi üretim sürecinde sağlayamayacağı bir üretkenlik artışını tek başına elde edebilmesini sağlayan ... koşul” olarak tanımlamasına son derece uygundur. Aslında, Marx’ın ekolojik düzenlemeyle ilgili en değerli ifadeleri kapitalist rant ile ilgili tahlilindedir, Benton’ın Marx’ın rant kuramından hiç söz etmemesi ilginçtir.

4. Bölüm: Doğal ve Toplumsal Kuvvetler

Olarak Emek ve Emek Gücü

Marx’a göre, insanlarla doğa arasındaki maddî metabolizmanın zorunlu bir parçasını oluşturan üretimin yaratıcı ve öznel etmeni emektir. İster bireysel, ister kolektif olsun insan emeği belirli toplumsal ilişkiler içinde ve sayesinde meydana gelir ve evrilir. Bu nedenle, insanî üretim etkinliği toplumsal üretim ilişkileri ile doğanın maddî niteliklerince ortaklaşa oluşturulur.

Marx, insan emeğini ve emek gücünü doğal ve toplumsal güçler olarak niteleyerek üretimin ortak maddî ve toplumsal karakterini sık sık vurgulamıştır. Bu yüzden emek gücünü “insanların doğal kuvveti” ya da “canlı ... toplumsal kuvvet” olarak, insanî emek etkinliğini de “toplumsal ve doğal bir kuvvet” yahut “özel bir biçimde dizginlenmiş doğal kuvvet olarak insanî uygulama” şeklinde tanımlar (1966, 3).

Doğal kuvvetler olarak emek ve emek gücü

İnsanın “emek gücü ya da emek yeteneği, insanoğlunda varolan ve ne türden olursa olsun bir kullanım değeri üretirken harcadığı zihinsel ve fiziksel yeteneklerin toplamı olarak anlaşılmalıdır” (Marx, 1967a, I, 167). Bu toplam, bütün doğayı yöneten fiziksel ve biyolojik yasalara tâbî olduğu ölçüde, doğal bir kuvvettir. Emek gücü, “insan kaslarının, sinirlerinin, beyninin vb. belirli bir miktarı” şeklinde “ancak canlı bireyin bir yeteneği ya da gücü olarak varolur” ve bu yüzden “yıpranmaya, aşınmaya ve ölüme” açık olduğundan, “cinsellik yoluyla [kendini] sürdürmek” zorundadır (171-172). Bu nedenle “bir insanın yetişmesi ve hayatını sürdürmesi için belirli bir miktarda geçim aracını tüketmesi” gerekirken “bir başka miktarda” geçim aracı da “belli sayıda çocuk yetiştirmesi için” gereklidir (1976b, 39, 57). Bu geçim araçları, “iklim ve diğer fiziksel koşullara... göre değişen, yiyecek, giyecek, ısınma ve barınma gibi doğal gereksinmelerdir” (1967a, I, 171).

Emek gücü, bütün hayat kuvvetleri gibi, “besleyici madde aracılığıyla... enerji transferi” anlamına gelir ve ancak “uygulamaya konulması ile bir gerçeklik halini alır” (215, 171). Emek “organizmada varolan... belli bir miktarda insan kası, siniri, beyni, vb.’nin harcanmasını” gerektirir “ve bunların yeniden yerine konması gerekir” (1970, 31; 1967a, I, 44, 171). “Bu nedenle işçinin geçim araçları” sadece hayatta kalmasına değil, aynı zamanda, “ sağlık ve güç bakımından aynı süreci aynı koşullarda yineleyebilmek üzere... kendisini çalışan bir birey olarak normal durumda idame ettirmesine yetecek ölçüde olmalıdır ” (1967a, I, 171). Açıktır ki, kullanılabilecek serbest zaman bu türden doğal geçim araçlarından biridir: çünkü ”uyku, yemek ve benzeri zorunlu fiziksel kesintiler dışında bütün ömrü boyunca kendi emeği tarafından yutulan” bir emekçi “bir yük hayvanının da aşağısındadır” (1976b, 54). Marx’a göre, işçinin serbest zamanını ya da maddî tüketimini her nasıl olursa olsun “en çıplak fiziksel asgariye” –“emek gücünün hastalıklı, mecburi ve ıstıraplı günlük harcanışına” indirgemek, “işçinin yaşam süresini kısaltarak” işçi sınıfının yaşam koşullarında doğal olmayan bir “bozulma”yı temsil eder (1977, 1068; 1967a, I, 265; 1976b, 55). Her ne zaman, örneğin, serbest zamanın yetersizliği, “ bedensel güçlerin yenilenmesi, yerine konması ve tazelenmesi için gerekli deliksiz uyku süresini bütünüyle tükenmiş bir organizmayı ancak ayakta tutacak bir kaç saatlik bir dalıp gitme durumuna indirgese”, doğal varlıklar olan insanlarda böyle bir “düşkünlük durumu” ortaya çıkar (1976b, 54; 1967a, ı, 265).

Toplumsal kuvvetler olarak emek ve emek gücü

Emek ve emek gücü (1) emeğin toplum içinde ve sayesinde insanî-maddî yeniden üretime katkıda bulunması ve (2) emek gücünün yeniden üretiminin ve evriminin kendisinin bir toplumsal süreç olması ölçüsünde, toplumsal kuvvetlerdir (Marx, 1978b). Birinci özellik bakımından, Marx, “üretimin esas kuvvetinin insanın kendisi” olduğunu söyler (1973, 42). Örneğin, Marx ile Engels ABD üzerine yazdıkları yazılarda toplumsal olarak dizginlenen bir doğal üretici güç olarak nüfusun rolünü vurgularlar. “ABD’nin muazzam sanayi kaynaklarından Batı Avrupa’nın sınaî tekelini kısa zamanda kıracak bir enerji ve ölçekte yararlanmasını sağlayan” etmenler arasında, “enerjik, etkin nüfusu” ve “farklı uluslardan bireylerin kişisel enerjilerini ... zaten gelişmiş durumda olan toprağa ekme”yi de sayarlar (Marx ve Engels, 1979, 42-43, 256). Bu, Marx’ın “farklı doğal enerjileri ve farklı insanların kazanılmış farklı çalışma yeteneklerini” genel olarak “emeğin birinci dereceden bağımlı olması gereken” üretici güçler arasında saymasıyla uyum içindedir (1976b, 34). Dahası, verili doğal koşullar altında, “nüfusun artışı, işbölümünü, işbirliğini vb. mümkün kılarak emeğin üretken gücünü artırır (Marx, 1994, 17).

Marx, Felsefenin Sefaleti’nde “eski toplumun bağrında ortaya çıkabilecek tüm üretici güçler”in gelişmiş olduğu dönemlerde, insan bireylerinin toplumsal üretici güçlerinin özel bir biçim ve önem kazandığını ileri sürer. Böyle ara dönemlerde “kazanılmış bulunan üretici güçlerle varolan toplumsal ilişkiler artık ...yan yana varolma yeteneği”ni yitirir ve bu güçlerin kullanılması ve daha da geliştirilmesi için “devrimci unsurların bir sınıf olarak örgütlenmesi” ve “yeni bir toplumun yaratılması” gerekir. Bu anlamda, “bütün üretim araçları içinde en büyük üretken güç, devrimci sınıfın kendisidir” (1978a, 169; 1970, 21).

Bununla birlikte, Marx’ın emek gücünü toplumsal bir güç olarak kavrayışını layıkıyla anlamak için Marx’ın insanî üretim etkinliğine tarihsel yaklaşımı hatırda tutulmalıdır. Marx, her üretim biçimini, kendisi aracılığıyla insanî-maddî üretimin gerçekleştirildiği bir “doğal yasa” ile, yâni, “ farklı ihtiyaçlar için gereken ürün kitlesini” üretmek için gerekli doğal koşullar içine gömülmüş “toplumsal emeğin, belli oranlarda dağıtılması” zorunluluğu ile kurduğu özgül toplumsal ilişkiler açısından tanımlar ve tahlil eder. (Marx’tan Kugelmann’a, 11 Temmuz, 1868, Marx ve Engels içinde [1975, 196 ]). Bu zorunluluktan dolayı, emek, ancak “toplum içindeki işbölümü”ne “tâbi olduğu” ve onun bir parçasını oluşturduğu ölçüde bir toplumsal üretici güçtür (Marx, 1976b, 30). İnsan emeğinin toplumsal karakteri, herhangi bir özel emeğin (yahut tek bir iş yeri ya da sanayi kolu içindeki herhangi bir işbölümünün “öbür işbölümleri olmaksızın hiçbir şey ifade etmemesi ve bir anlam ifade edebilmesi için onlarla bütünleşmesi gerektiği” gerçeğinde görülür (30-31). Kısacası, emek, toplumsal işbölümüne katılımı yoluyla toplumun yeniden üretimine katkıda bulunması ölçüsünde toplumsal bir kuvvettir. Bu emek, “yalnızca kullanım değerleri üretmekle kalmamalı, aynı zamanda başkaları için kullanım değerleri, toplumsal kullanım değerleri üretmelidir” (1967a, I, 41). Bu çok özgül anlamında, emek gücü toplumun hayatî güçlerinin merkezî bir parçasıdır.

Bu yaklaşımdan, “emeğin [zorunlu]dağılımının kendini hangi biçimde ortaya koyduğuna” yani, özel emeklerin ve ürünlerin toplumsal işbölümüne bütünleştiği özgül toplumsal ilişkilere bağlı olarak “kullanım değerinin kendisinin... özgül tarihsel karakterine sahip” olduğu çıkar (Marx, 1975, 199; Marx’tan Kugelmann’a, 11 Temmuz 1868, Marx ve Engels içinde [1975, 196)]). Kapitalizmde kullanım değerinin baskın biçimi “metaların kullanım değeri”dir, bunun böyle olmasının nedeni, bu toplumsal sistemde “... toplumsal emeğin toplumsal karşılıklı bağlantısının kendisini emeğin [kâr için üretilen] bireysel ürünlerinin özel değiş tokuşunda göstermesi”dir, öyle ki, insan ihtiyaçlarının karşılanması gereği dolaylı olarak “tam olarak ürünlerin... değişim değerlerinde” kaydedilmiştir. (Marx, 1975, 199; Marx’tan Kugelmann’a, 11 Temmuz 1868, Marx ve Engels içinde [1975, 196)]). Üretilemeyen ve kâr karşılığında satılamayan kullanım değerleri –insan üretimi ve gelişimi için zorunlu ya da yararlı bir çok doğal ve toplumsal koşul bu kategoridedir– değer hesabında ya olduğundan az değerde hesaplanır ya da hiç hesaba katılmaz, ve bu durum ekolojik ve toplumsal krizlerin önemli bir kaynağını oluşturur.

Toplumsal üretim ilişkileri insan ihtiyaçlarının ve üretimdeki emek yeteneklerinin gelişmesini etkiler. Her şeyden önce, üretim süreci “sadece nesnel koşulları değil... ama aynı zamanda onlara yeni nitelikler getirerek, ... onları dönüştürerek, ‘maddî servetin üreticileri olarak işlevlerini ve etkinliklerini yönlendiren’ yeni güçler ve fikirler, yeni etkileşim tarzları, yeni gereksinmeler ve yeni bir dil geliştirerek, üreticileri de değişikliğe uğratır “ (Marx, 1973, 494; 1968, 288). Üretim, “yeni gereksinmelerin yolunu açar ve bu şekilde yeni gereksinmeler yaratılması ilk tarihsel eylemdir” (Marx ve Engels, 1976, 48). Üretim sürecinde yaratılan gereksinme ve yeteneklerin türleri (bireysel işyerlerinin hem içindeki hem birbirleriyle olan ilişkiler olarak) üreticiler arasındaki toplumsal ilişkilerle üretim sürecinin maddî karakteristikleri tarafından ortaklaşa belirlenecektir. Emek ve emek gücü, bu anlamda da, yalnızca doğal değil aynı zamanda toplumsal güçlerdir.

En kestirmesi, içinde emek gücünün kendisini yeniden ürettiği aile yapısal bir toplumsal ilişki olduğu için, emek gücü toplumsal olarak oluşmuş bir güçtür. Çünkü, şimdi, “cinsel ilişkiyle yeni bir hayatın oluşmasını da” içeren “hayatın üretimi, iki uçlu bir ilişki olarak görünür: bir yandan doğal, öbür yandan toplumsal bir ilişki olarak” (Marx ve Engels, 1976, 48-49). Toplumun emekçi sınıfının gelişiminde ailenin aldığı yer, Marx’ın kapitalizmde emek gücünün değerinin belirlenişi hakkındaki tahlilinde açıktır. Marx, Kapital’de “şu zorunlu ihtiyaçlar denen şeyin ve onları tatmin etme tarzının... sayısının ve kapsamının tarihsel gelişmenin ürünü olduğunu ve bu yüzden büyük ölçüde... serbest emekçiler sınıfının içinde oluştuğu ... koşullara bağlı bulunduğunu” önerir (1967a, I, 171). Başka bir yerde de, emekçinin “geleneksel yaşam standartlarının”, “sırf fiziksel hayatın değil... ama insanların kendilerini içinde buldukları ve içinde yetiştikleri toplumsal koşullardan kaynaklanan ihtiyaçları da” kapsadığını yineler (1976b, 57). Açıktır ki, aile ilişkileri de, içerisinde ve sayesinde insanın çalışma yeteneğinin geliştiği ve “kendilerini bugün hala göstermeye devam eden” temel toplumsal etkinliklerden biridir (Marx ve Engels, 1976, 48)

Emek ve insan evriminin doğal ve toplumsal gücü

Marx’a göre, insanî üretim, insanlarla doğa arasındaki maddî metabolizmanın {madde alış verişinin} bir parçasıdır –insan emeğinin özgül toplumsal ilişkiler içinde ve belirli doğal koşullar altında işlediği bir parça. Bu yüzden, emek ve emek gücünün doğal ve toplumsal güçler olduğunu söylemek hiçbir şekilde, insanca üretimin biri toplumsal, öbürü daha doğal yahut maddî olmak üzere, iki ayrı ve özerk alanının ya da yönünün bulunduğunu ima etmez. Emek, ancak, doğada fiilî ya da potansiyel olarak hazır bulunan kullanım değerlerini maddî biçimde elde etmeye, dönüştürmeye ve nihayet korumaya muktedir maddî bir kuvvet olduğu ölçüde, bir toplumsal üretken kuvvet –toplum içinde ve sayesinde gelişen insan ihtiyaçlarını doyuran bir kuvvet– olarak iş görebilir. Marx’ın dediği gibi, “Kullanım değerleri... iki unsurun –madde ve emeğin– bileşimidir” ve emek ancak “Doğanın iş gördüğü gibi, yani, maddenin biçimini dönüştürmek suretiyle iş görebilir” (1967a, I, 43). “Durmadan doğal güçlerin yardımını alan” insan emeği yalnızca “onları yararlı hale sokabilecek şekilde, Doğanın sağladığı malzemeleri değişikliğe uğratır” (43, 71).

Bundan, bir başka anlamda da, emek ve emek gücünün hem doğal hem toplumsal güçler olduğu sonucu çıkar. Çünkü toplumun doğduğu ve evrildiği sürecin kendisi, doğayla hayvanlar gibi uyum içinde olan insanın atalarının emeğinden kaynaklanmıştır. Engels’in ortaya koyduğu gibi,

insanın kendisini emek yaratmıştır... ağaçlara tırmanan bir maymun sürüsünden insan toplumunun doğmasından önce, kesinlikle –yeryüzünün tarihinde insan ömründeki bir kaç saniyeden daha fazla bir anlam taşımayan– yüz binlerce yıl geçmiştir. En sonunda bu olmuştur. Ve maymun sürüsü ile insan toplumu arasında nitel fark olarak bulduğumuz şey nedir? –Emek. (1964a, 172, 177)

Doğrusu, insan toplumu –ve onunla birlikte insan emeğinin benzersiz biçimde toplumsal ve öz bilinçli karakteri– “doğal etmenlerin şu ya da bu biçimde elde edilmesine yönelik yararlı etkinliğin” koşulu ve sonucu olarak doğup gelişmiştir (Marx, 1970, 36; bak. Mandel, 1968, Bölüm 1). Bu anlamda, “toplumsal emeğin bütün doğal kuvvetleri de tarihin ürünüdür” (Marx, 1973, 400). Marx’ın emek ve emek gücünü kavrayış biçimi, bu yüzden, insanlığın doğal ve buna rağmen kendi kendini gerçekleştiren ve toplumsal bir tür olarak, benzersiz tarihsel karakterini ve potansiyelini esaslıca yakalar. İnsan evrimine verilen önem Marx’ın “yerine getirdiği farklı toplumsal işlevler kendi doğal ve kazanılmış güçlerini özgürce kullandığı alanlardan başka bir şey olmayan ... tam gelişmiş birey” vizyonunda da aynı şekilde aşikardır. Bu vizyon, insanın tam gelişmiş bireyselliğini kazanabilmesinin “bütün etkinliklerini sergilemesine ve böylece bütün potansiyellerini tümüyle geliştirmesine izin veren koşullar”ın gerçekleşmesine bağlı olduğu öğretir (1967a, I, 488; Marx ve Engels, 1976, 272). Marx’ın geleceğe ilişkin tahminine göre, kendisinde “en güzel serpilip gelişmesiyle insan soyunun tarihsel çocukluğunun bir daha geri gelmeyecek bir çağı olarak bütün büyüleyiciliğini koruyan” bu “ortaklaşmış, toplumsal birey”in doğayla ilişkisi, komünizmin üretimin koşullarını demokratik biçimde toplumsallaştırması sayesinde, kapitalizm koşullarında bireysel işçinin doğayla olan ilişkisinden çok farklı, daha sağlıklı ve sürdürülebilir olacaktır (1994, 109; 1973, 111). Ne var ki, bu gelecek tahminini daha ayrıntılı biçimde ele almadan önce, doğadan yabancılaşmanın Marx’ın nazarında kapitalizmin karakteristiği olan özgül biçimlerini ortaya koymak zorunludur.

 

Bu yazı, yazarın yakında Epos Yayınları tarafından Marx ve Doğa: Al ve Yeşil Perspektif (Marx and Nature: A Red and Green Perspective) adıyla yayımlanacak kitabının birinci kısmıdır. Bu basımda dipnotlara yer verilmedi.

 

Kaynaklar

Benton, Ted. 1989. “Marxism and Natural Limits: An Ecological Critique and Reconstruction.” New Left Review, No. 178, November/December, 51-86.

Burkett, Paul. 1987. “Instrumental Justice and Social Economics: Some Comments from a Marxian Perspective.” Review of Social Economy, Vol. 45, No. 3, December, 313-24.

—. 1991. “Some Comments on ‘Capital in General and the Structure of Marx’s Capital’.” Capital & Class, No. 44, Summer, 49-72.

—. 1998b. “A Critique of Neo-Malthusian Marxism: Labor, Nature, and Capital.” manuscript under review.

Carpenter, Geoffrey P. 1997. “Redefining Scarcity: Marxism and Ecology Reconciled.” Democracy & Nature, Vol. 3, No. 3, 129-53.

Colletti, Lucio. 1972. From Rousseau to Lenin: Studies in Ideology and Society. London: New Left Boks.

Engels, Frederick. 1964a. Dialectics of Nature. Moscow: Progress Publishers.

Foster, John Bellamy. 1994. The Vulnerable Planet: A Short Economic History of the Environment. New York: Monthly Review Press.

Gowdy, John M. 1995. “Trade and Environmental Sustainability: An Evolutionary Perspective.” Review of Social Economy, Vol. 53, No. 4. Winter, 493-510.

Grundmann, Reiner. 1991b. “The Ecological Challenge to Marxism.” New Left Review, No. 187, May/June, 103-20.

Harvey, David. 1993. “The Nature of Environment: The Dialectics of Social and Environmental Change.” In Socialist Register 1993: Real Problems, False Solutions, Ralph Miliband and Leo Panitch, editors, 1-51. London: Merlin.

Leacock, Eleanor Burke. 1978. “Introduction.” In The Origin of the Family, Private Property and the State, by Frederick Engels, 7-67. New York: International Publishers.

Mandel, Ernest. 1968. Marxist Economic Theory, Vol. I. New York: Monthly Review Press.

Marx, Karl. 1933. Wage-Labour and Capital. New York: International Publishers.

—. 1964. Economic and Philosophical Manuscripts of 1844. New York: International Publishers.

—. 1966. Critique of the Gotha Programme. New York: International Publishers.

—. 1967a. Capital, Vols. I-III. New York: International Publishers (1977 printing).

—. 1970. A Contribution to the Critique of Political Economy. New York: International Publishers.

—. 1971. Theories of Surplus Value, Pt. 3. Moscow: Progress Publishers.

—. 1973. Grundrisse. New York: Vintage.

—. 1975. “Notes on Wagner.” In Texts on Method, Terrell Carver, editor. 179-219. Oxford, UK: Blackwell.

—. 1976b. Value, Price and Profit. New York: International Publishers.

—. 1977. “Results of the Immediate Process of Production,” In Capital, Vol. I, 948-1084. New York: Vintage.

—. 1978a. The Poverty of Philosophy. Peking: Foreign Languages Press.

—. 1978b. “Forced Emigration (etc.).” In Ireland and the Irish Question, by Karl Marx and Frederick Engels, 64-68. Moscow: Progress Publishers.

—. 1988. “Economic Manuscript of 1861-63, Third Chapter.” In Collected Works, Karl Marx and Frederick Engels, Vol. 30, 9-346. New York: International Publishers.

—. 1994. “Economic Manuscript of 1861-63, Conclusion.” In Collected Works, Karl Marx and Frederick Engels, Vol. 34, 7-354. New York: International Publishers.

Marx, Karl, and Frederick Engels. 1975. Selected Correspondence. Moscow: Progress Publishers.

—. 1976. The German Ideology. Moscow: Progress Publishers.

—. 1979. Marx and Engels on the United States. Moscow: Progress Publishers.

Ollman, Bertell. 1993. Dialectical Investigations. New York: Routledge.

Rosdolsky, Roman. 1977. The Making of Marx’s “Capital”. London: Pluto Press.

Skirbekk, Gunnar. 1994. “Marxism and Ecology”. Capitalism, Nature, Socialism, Vol. 5. No. 4, December, 95-104.

Snyder, Gary. 1977. The Old Ways. San Francisco: City Lights Boks.

Okunma 16966 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.