Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Ekoloji ve Küreselleşme

Yazan

Ercüment Özkaya

I.

Dünyanın giderek daha tatsız tuzsuz, daha güvensiz, daha tehlikeli ve neşesiz bir yer haline geldiği, içinde yaşadığımız hayatın, bu hayata şekil veren kurumların ve düzenlemelerin insanların büyük çoğunluğunun ihtiyaçlarına ve özlemlerine yanıt veremez olmak şöyle dursun, aslında bu ihtiyaçları ve özlemleri bastırmak, saptırmak ve çürütmek üzere kurulmuş ve işletilmekte olduğu gerçeği, artık, ABD idari yapısını da şu an için kesin biçimde ele geçirmiş olan Wall Street/the City sermayesinin emrinde, olabilecek dünyaların en iyisinin şarkısını terennüm eden, tüm dünyada özellikle medya sektöründe sinir merkezlerini tutmuş bulunan ve bu şekilde toplumdaki gerçek ağırlıklarıyla orantısız bir güçle ortak gündemi, güncel söylemi şekillendirme olanağına sahip olan bir avuç arsız yeni dünya düzencisi dışında herkesçe kabul edilen ortak bir deneyim.

Ağızlardaki bu buruk tad, 20. Yüzyılın genel bir yenilgi yüzyılı olarak kapanmasından geliyor. İç içe geçmiş toplumsal devrimler, ulusal kurtuluş savaşları ve kolonyalizmin tasfiyesinin sonucu olarak, kağıt üzerinde belirlenmiş “insan haklarının” vatandaşlık haklarıyla sınırlanan geniş istisnalarla da olsa, fellahlara, kulilere, çingenelere, amelelere, paryalara, brakuminlere, cahil köylüye, dağdaki çobana ya da ‘yerlilere’ bile tanınması ve köleliğin son hükümlerinin resmi kanun kitaplarından çıkarılması, temsili demokrasinin -gerekleri her zaman, hatta çoğunlukla, yerine getirilemese bile- ideal siyasal biçim olarak genel kabul görmesi gibi bir dizi genel insani kazanımla gelen hukuksal (resmi) özgürleşme çağı olan bu yüzyılda, bir açıdan bakıldığında bu savaşlara giren ya da girmeyen herkes yenilmiştir. Bütün yerleşik evrensel dinler, büyük felsefi ve ahlâki gelenekler, yüzyılların olgunlaştırdığı umutlar, azınlığın yararlandığı nimetlerin, bilimin, kültürün, hukukun gelişmesiyle tedricen ‘herkese’ paylaştırılacağına ilişkin vaadler, gerçeklikle temas edince tuz buz oldu. Modern dünyanın ruhunu, aklını ve ahlâkını temsil eden ve dünyanın geri kalanının karşısına erişilmesi gereken örnek olarak konan Batı kültürü (laik türevleri, ‘içerilerek aşılmış’ eleştirel değişkeleriyle beraber, şu meşhur Yunan felsefesi artı Hıristiyan ahlâkı) sahip olduğu ve sahip olduğunu sandığı tüm değerlerle birlikte 1. Dünya Savaşı’nda yerle bir oldu, ahlâk felsefesinin vatanı Almanya, önce Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in eski “yoldaşları” tarafından katlettirilmesiyle kurulan ve şimdi içinde yaşadığımız küreselleşme rejimlerinin prototipini oluşturan bir sahtekarlık, ahlaki çöküş ve talan rejimi olan Weimar Cumhuriyeti’ni, ardından da Nazizmi doğurdu. Proletaryanın devrimci atılımları, faşizmin karşı darbesiyle bastırılmadığı yerlerde sosyal demokrasinin tezgahtar pazarlıkları sonunda (şimdi kendisi de yitirilme tehlikesi altında bulunan) refah devletinde varılan süfli uzlaşmada söndü. 20. Yüzyıl, pazarlıkçı sosyal demokrasiden devrimci kopuşun da sonuçları açısından daha başarılı olmadığını göstermeden sona ermedi. Yüzyılın içinde olup biten Sovyet Devrimi ve Stalinizm, proleter devrimcilerin çok kısa sürede aparatçiğe, aparatçiğin nomenklaturaya, nomenklaturanın da yeniden adıyla sanıyla kapitalist mülk sahibi sınıfa nasıl kolayca dönüşebildiğini net bir biçimde ortaya koydu. Merkezde ve yakın çevrede bunlar olurken, üçüncü dünyanın kurtarılmış halkları kurtarıcılarının aç gözlülükte ve zulümde eski yabancı efendilerinden geri kalmayan hatta onları geride bırakan bir yeni yönetici sınıfa dönüşmesine tanık oldular. Birçok örnekte kurtuluşla neden kurtulunduğu bile pek anlaşılamadı (bakınız Cezayir, vb. ve özellikle vb.).

Devrimci bir yüzyıl olarak başlayan 20. yüzyıl, 19. yüzyılda kurulan dünya-tarihsel ekonomik ve jeopolitik ilişkilerin olgunlaşıp çürümesi, buna paralel olarak da bu ilişkilerin yorumu, yansıması ve eleştirisi olarak gelişen büyük politik düşünce akımlarının pratik sınırlılıklarının ve yetersizliklerinin uygulamada ortaya çıkışıyla, devrimin imkansızlığı mefhumunun (gerçek bir devrimin hiç olamayacağı, devrim adına olanların da hiçbir şeyi değiştiremeyeceği anlamında) kolektif bilince yerleşmesiyle son buldu. Politikanın yüzyılı olarak başlayan 20. yüzyıl, büyük politik mücadelelerin ardından gelen büyük apolitikleşmeyle bitti.

Topyekun başarısızlığın yarattığı hayal kırıklığı içinde ortaya çıkan bu yeni dünya düzeninde; toplumsal, siyasal, ekonomik sistemler hakkındaki tartışmaların giderek geri çekildiği, modernizmin (burjuva ya da sosyalist) vaadlerinin inandırıcılığını kaybettiği, ulusal “kurtuluş” hareketlerinin “uluslaşmakta” geç kalmış birkaç örnek dışında güya başarıya ulaştığı, ama bu başarının söz konusu uluslar açısından hiçbir şeyi halletmediğinin görüldüğü, sınıf eksenli düşünce okulları ve toplumsal hareketlerin yanı sıra feminist hareketin de eyleme çağıran cazibesini yitirdiği bu post modern kuşku çağında; toplumsal eylem olanaklarının tükendiğinin ve tarihin bitişinin ilan edildiği bu tarih çağında, var olan gerçekliği eleştirel bir tarzda sorgulayan ve belli bir kitleselliği harekete geçirmeyi başarabilen, üstelik bunu “kendi taleplerini tüm insanlığın ortak ve genel talepleri olarak formüle edip sunabilerek yapabilen” dünya ölçekli tek toplumsal akımın çevrecilik olduğu söylenebilir. 20. yüzyılın daha önceki dönemlerinde oluşmuş mevzilenmelerin etrafında süredurum yasasının etkisinde ya da tarihsel ‘gecikmelerin’ sonucunda, taarruzda değilse de savunmada hala belli bir canlılık gösteren ve artık belki devrimciden çok muhalif sıfatıyla tanımlanması gereken birkaç yerel devrimci hareket (ilk akla gelenler olarak, Kolombiya, Filipinler ve Nepal) bir yana bırakılırsa, dünyayı değiştirme fikrinin görece geniş kitleleler için hala belli bir ikna edicilik taşıdığı tek toplumsal hareket de çevreciliktir denebilir.

II.

İlgileri ve kaygıları açısından, çevrecilik bugün modern dünyanın merkeziyle taşrasını birleştiren iki evrensel söylemden birisidir. Daha yakından bakılınca bu iki ortak konunun aslında tek bir konunun iki cephesi olduğu görülebilir. Üzerinde konuştuğumuz şey, zengin ile yoksulun, bilgiliyle cahilin, merkez ile taşranın az çok ortak bir dil bulabilerek üzerinde konuşabildiği şey, dünya kapitalizminin hareketidir; küreselleşme bu hareketin bugünkü biçimidir, çevrecilik bu harekete direnişin bugünkü mekanıdır.

Mekanıdır, evet. Hareket, tanımı gereği bir mekan içinde cereyan eder. Dünya kapitalizminin hareketinden söz ediyorsak, yine tanımı gereği, bu hareketin mekanı bütün dünyadır: Dünya kapitalizminin hareketi, içinde hareket ettiği bu dünyayı mal edinmek, dünyaya ait her şeyi ölçülebilir birimler halinde koparıp parçalayıp satılabilir metalara, satılan bu metaları paraya, elde edilen bu parayı yine dünyadan koparılmış ölçülüp satılabilir parçalara, bu parçaları yine paraya, parayı yine... dönüştürmek yönündedir.

Ama hareketin cereyan edebilmesi için gereken tek boyut mekan değildir. Kapitalizmin hareketi aynı zamanda zaman içindedir. Yani kapitalizm, boş bir dünyada değil, her milimetrekaresine daha önce yerleşilmiş, her karışının sahipleri ya da zilyedleri olan bir dünya içinde hareket eder. Dolu bir dünyada mal edinmek ancak daha önceki mal sahiplerini mülksüzleştirmek yoluyla olabilir. Kapitalizmin hareketi, metaların el değiştirmesi kadar, mülklerin ya da mekanlar üzerinde insanlar ve diğer canlılarca kurulmuş hakların da el değiştirmesi yönündedir, özel mülkiyetin ve mülkiyete bağlı kazanılmış hakların şampiyonu olarak tanınmaktan hoşlanan kapitalizm, gerçekte mülkiyeti ve mülkiyete bağlı hakları durmadan ihlal ederek, durmadan inkar ederek tarih içinde ilerler. Kapitalizmin mekanda hareketiyle zamandaki hareketi birbiriyle uyum içindedir. Kapitalizm, mekanı ölçülebilir birimler şeklinde lokma lokma parçalayıp kendine mal ederek metalaştırdığı gibi, tarihi de parçalayarak kendi kullanımına uygun hale getirir. Tarihin kapitalistleşmesiyle daha önceki, daha başka zamanların oluşumları olan Kızılderililer, Budistler, Hindular ya da Müslümanlar... yok edilir, ya da kendileri olmaktan çıkarılır, ama Kızılderili onurunun, Budist bilgeliğinin, Hindu gizemlerinin, Müslüman tasavvufunun... satılabilir parçaları ait oldukları bütünden koparılarak kapitalizmin sonsuz meta ambarına dahil edilir.

Kapitalizmin işçi sınıfını, sermayenin emeği nasıl sömürdüğünü biliyoruz. Kapitalizmi kapitalizm yapan ayırt edici özelliğinin, alameti farikasının bu sömürü olduğunu da biliyoruz. Ancak, sermayeyle emek arasındaki antagonizma, sırf teknik anlamda (işyeri düzeyinde) işçiyle işveren arasında, hukuk ya da sosyolojinin terimleriyle tanımlanan iki kutup arasında cereyan eden bir ilişki değildir. Kapitalizm, ücretli emeği, dolaysız çalışma sürecindeki somut işçiyi sömürerek kapitalizm olur. Ama, burada kalmaz, bununla kalmaz, kapitalist dünya sermayeyle emekten, çalıştıranla çalışandan ve bu iki kutup arasındaki ilişki ya da çelişkiden ibaret değildir. Sermayenin işçiyi işyeri düzeyinde, üretimin teknik anlamında sömürebilmesi bu teknik ve dar anlamda tanımlanmış düzeyi çevreleyen bir dizi doğal, toplumsal, fiziksel, tarihsel ilişki kümeleri içinde ve sayesinde mümkündür. Sermayenin karşısında sömürebileceği işçiler bulabilmesi, emeğin emekçinin kendisi için gerekli olandan daha fazlasını üretebilme yeteneğine el koyabilmesi, ancak, doğaya ve tarihe (mekana ve zamana) el koymuş olmasıyla mümkün olabilir. Burada tipik bir yumurta-tavuk ilişkisiyle karşılaşırız. Sermaye ancak doğaya ve tarihe el koyarak ücretli emeğe (emek gücünü sermayeye satmadığı sürece dünyada yer yurt bulamayacak çalış(tırıl)an hayvana) el koyabilir ve ancak ücretli emek üzerindeki hakimiyeti sayesinde doğanın ve tarihin zenginliklerine (para eden metalar biçiminde) sahip olabilir. Yani işçinin emeğini sömürgeleştirerek doğaya, doğayı sömürgeleştirerek işçinin emeğine el koyar. Doğayla insanın temasına bu temasın ancak kendisinin aracılığıyla kendisinin gözetiminde olması şartıyla izin verir. Kapitalizmin hakim üretim sistemi olmasıyla, insan, içinde yaşadığı doğayla sermayenin dolayımından geçmeyen bir ilişki kuramaz hale gelir. Doğayla insan birbirine yabancı varlıklar olarak ayrışır. Onları bir araya getiren sermaye bunu sadece onları birbirine karşı kullanarak kendi zenginliğini artırmak için yaptığından, bir araya gelmeleri de düşmanca bir karşılaşma, iki tarafın da birbirinden olabilecek en kısa zamanda en büyük faydayı sağlamaya baktığı bir karşılıklı tüketim eylemi şeklinde gerçekleşir.

Küreselleşmenin içinde bulunduğumuz döneminde görülmemiş boyutlara ulaşan ve çevreci bilincin yükselmesiyle giderek yaygınlaşan bir direnişle karşılanan şey insanla doğa arasındaki bu yabancılaşmadır. Doğayla insanın arasına sermayenin girmesinin yarattığı tahribat giderek daha fazla ve daha dolaysız biçimde fark edilmektedir. Küresel kapitalizmin, insan hayatının ve doğanın her alanı üzerinde tarihte daha önceki hiçbir sosyoekonomik sistemin yanına bile yaklaşamadığı ölçüde kurduğu topyekun tahakküm üstelik daha tamamlanmamıştır. Şimdiden, yiyip içtiğimiz şeylerin cinsi ve kalitesi, hayatımızı geçirdiğimiz yerlerin yaşanabilir yerler olup olmaması, soluduğumuz havanın saflığı, görüş ufkumuzun alanı, oturduğumuz mekanla (eğer varsa) çalıştığımız mekanın uzaklığı gibi hayatın en temel ve en basit gereklilikleri üzerinde söz sahibi olabilme gücümüzü kaybettik. İnsanın bir bütün olarak alım satımı kapitalizmden çok eskiye dayansa ve kapitalizmin en büyük formel ilericiliği bu ticarete hukuki bir son vermek olsa da, geçmiş toplumlarda alınıp satılmaları ancak bir mecaz, edebi bir eğretileme olarak düşünülebilen insan bedeninin oluşturucu parçaları -kanımız, spermlerimiz, böbreklerimiz, kalbimiz...- şimdiden boyutları giderek gelişen bir ticaretin konusudur. Kapitalizmin mekan ve zaman içindeki tahripkar hareketine başarılı bir karşı koyuş gerçekleştirilmezse, sermayenin hizmetindeki bilimsel-teknolojik uygulamaların, öncü kolları şimdiden harekete geçmiş bulunan genetik faşizmin emrinde ne tür kabuslara yol açacağı, sömürünün, köleliğin ve kitlesel katliamların hangi korkunç biçimlerini gündeme getireceği bilinemez.

Kapitalizm şimdiye dek karşılaştığı bütün direniş biçimlerinin üstesinden gelmeyi bildi. Feodal korumacılığı, gecikmiş prekapitalist imparatorlukların direncini, kandaş toplulukların karşı koyuşunu, marjinal cemaatlerin protestolarını, sosyalist kalkışmaları, reel sosyalizm denen şeyin meydan okumasını... başarıyla etkisizleştirdi. Bugün ortada olan ve genişleyeceği umudunu veren, esas olarak ekolojik talepler ve sloganlar çevresinde hareket eden küreselleşme karşıtı hareket, muzaffer kapitalizmin kendi zaferinin ürünüdür ve bu özelliğiyle kapitalizme karşı direnişin en önemli ve eski kavram avadanlığımızla nasıl olacağını öngörmek bizim için güç olsa da, bir zafer umudunu barındıran başlıca cephesi gibi gözükmektedir.

Ya da şöyle mi söylemeli? Günümüzde zenginle yoksulun, gelişmiş merkezin entelejansiyasıyla geri taşranın okumuşlarının, Batılı tüketim toplumlarının huzursuz bireyleriyle, Asya’nın, Afrika’nın geçimlik tarım topluluklarının üyelerinin belli bir iletişim ve tartışma yürütebildiği yegane ortak konu, bilgiliyle cahilin, merkez ile taşranın, “insan olmak” genel tanımı ya da ortak paydasıyla az çok ortak bir dille konuşabildiği tek gündem çevrecilik ise, demokratik mücadelenin gerçek zemini de burasıdır.

Demokrasiye karşı, tanımının sınırlılıklarından, kendi sınırlamalarını ve kendi imha potansiyelini kendi içinde taşımasından kaynaklanan teorik ya da ideolojik kuşkuların belli bir geçerlilik payı bulunabilir. Tarihsel ve toplumsal mücadelelerin, görevlerin, olanakların ya da “misyonların” soyut ve ideolojik bir “insan” kavramı üzerinden tanımlanmasına haklı teorik itirazlar da yöneltilebilir. Ama önünde sonunda politika, insanlar için, insanlara karşı, insanlar tarafından yürütülen bir faaliyettir ve ancak insanların bulunduğu zeminde yapılabilir.

Okunma 15122 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.