‘Doğal Sınırlar’, Kapitalizm ve Ekoloji

Yazan 

Musa Sala

“Ekonomi politiğin kesin bir bilimsel tarihi içinde, bu kitaptan (Proudhon’un Mülkiyet Nedir?’i) söz etmeye değmezdi bile. Ama bu türden sansasyonel yapıtlar, tıpkı romanlar gibi, bilim alanında da bir rol oynar. Örneğin Malthus’un Nüfus Üzerine Deneme’sini alınız. İlk basıldığında bir ‘sansasyonel broşür’den ve üstelik baştan sona başkalarının yapıtlarından yapılmış aşırmalardan başka bir şey değildi. Ama gene de insan soyuna yapılan bu iftira ne büyük bir dürtü yaratmıştır.”[1] Marx’ın Malthus’un kitabı için söylediği bu sözler, bugün ekoloji için de geçerlidir. Ekoloji bir “bütün” olarak Marksizmi dışarıdan eleştirmektedir. Bu eleştiriler Marksist bilim, felsefe ve politikanın tartışılmasında “dürtü”ler yaratmalıdır.

Ekolojinin Marksizm eleştirisi, özellikle bilimsel ve teorik nitelikteki tezleri Malthusçu tezlerle yakından ilişkilidir. Malthus’un ve dolayısıyla ekolojinin tezlerinin felsefe alanına dahil olan yönleriyle bilim ve ekonomi disiplini alanına giren kavram ve kategorileri ayırabilmek başlı başına teorik bir iştir. Ekolojinin felsefi kavram ve kategorilerle bilimsel kavram ve kategorileri iç içe, yer yer özdeş kullanmasının, ileri sürülen tezlerle girilen etkileşimin merkezini sürekli kaydırıcı etki yarattığı söylenebilir. Ekolojinin tezlerini tek bir alandan yanıtlamak belki bu açıdan daha işlevsel olabilir. Ekoloji tarihe dönük felsefi tezler ileri sürmektedir. Bu her defasında tarih bilimine dönük felsefi müdahalelere neden olmaktadır. Ekoloji felsefi olarak “tarihin sonu” sorunuyla uğraşırken, tarih bilimsel kavramlar ve kategoriler felsefi “sömürüye” maruz bırakılmaktadır. Ekoloji temel olarak bilimin ve teorinin karşısına bir tür ‘doğa felsefesi’yle dikilmiştir. Bu, ekolojinin epistemolojisine dair bir belirlemedir.

Ekoloji bir “bütün” olarak farklı bir bütünsellik iddiasından hareket etmektedir. Mevcut en temel tezleri korunarak ekolojiyle Marksizm arasında köprü olabilecek bir teorik yapı inşa etmek mümkün gözükmemektedir.

Malthus ve “papaz” ekolojistler

Marksizmin ekolojistleri Marx ve Engels’in Malthus’u eleştirisi türünde eleştirisi mümkün olabilir mi? Ronaldo Munck bunun mümkün olmadığını söyler: “Bir eleştiri yöntemi olarak Marksizmin, Marx’ın evrimci ve tutucu bir bilimsel yöntemle Malthus’a karşı takındığı düşmanca tutumu yeşillere karşı benimsemesi mümkün değildir.”[2] Marksizmden ne anladığını bir tarafa bırakalım, Munck, yaygın bir ekolojik yaklaşımı dile getirerek, Marx’ın karşısına Malthus’u çıkarmaktadır. Eğer Marx ve Engels’in, Malthus’un denemesine dönük eleştirisi gerçekten uygun değilse, Marksizmin teorik-politik bütünlüğü (bilim-felsefe-politika) teorik olarak uygun değildir ya da yanlıştır. Bu uygunsuzluk bir kez tespit edilirse, tarih biliminin kuruculuğu, Malthus gibi düşünen “doğacılar”a atfedilebilir. Ekolojistler, ister ekolojik Marksizm, ister ekolojik anarşizm, isterse ekolojik feminizm olsun tarihi, “papaz doğacılar” gibi yorumlamak zorundadırlar. Bu durumda günümüzde Marksizm, ekolojistler tarafından yeniden canlandırılan Malthusçuluğu en az Marx ve Engels kadar eleştirebilmelidir ve Munck’un düşündüğünün aksine bu eleştiri mümkündür.

Ekolojik yaklaşımlar, Malthus’un en temel önermelerini ileri sürmek zorundadırlar. Bu tezlerden birincisi ‘doğal sınırlar’, ikincisi bu doğal sınırlarla uyumlu ‘sürdürülebilir bir ekonomi’nin olabilirliğidir. Ekolojistlerin, papaz Malthus’un denemesinin teolojik içeriğine karşı çıkmasının felsefi düzlemde ve felsefe içi ayrımlarda anlamı olabilir. Ekolojistler, ‘doğal sınırları’ ya da doğayı tanrı, ruh, düşünce vb. önünde öne alarak, belirleyici kılarak materyalist kalırken, “papaz doğalcılar” tanrıyı öne alarak ya da doğada tanrıyı bularak idealizmin bilinen yönlerini vurgularlar. Ancak, bilim alanında ve bilgi nesnesi üzerinden yapılacak söz konusu bir ayrımda ekolojistlerle papazlar arasına, her iki temel önermede de ayrım koymak mümkün gözükmemektedir. Papazlarla ekolojistler arasındaki diğer bir ayrım politika alanında yapılabilir. Politika alanında sağcı ve solcu Malthusçuluktan söz etmek mümkündür. Doğayla uyumlu bir kapitalizm önerenler politikada sağ kanadı oluştururken, sol kanadı uyumu kapitalizm dışında arayanlar oluşturmaktadır.

Malthus, ‘doğal sınırları’ bir yasa olarak ileri sürerken ve bu yasayı ispatlamaya çalışırken, bunu ekonominin özerk alanında toprak ve nüfus sorunu üzerinden yapıyor gözükmektedir, ancak bu, ileri sürülen tezlerin “gücünü” zayıflatmamalıdır. “Nüfusun gücü, yeryüzünün, insanın geçimini sağlama gücüne kıyasla, sınırsız ölçüde büyüktür. Nüfus kısıtlanmadığında, geometrik oranla çoğalır. Geçim araçları ise, ancak aritmetik oranla artar. Sayılarla ufak bir tanışıklık, birincinin ikinciye kıyasla ne denli güçlü olduğunu gösterecektir. İnsan yaşamı için gıdayı zorunlu kılan doğa yasası uyarınca, eşit olmayan bu iki gücün etkileri eşit tutulmalıdır.”[3] Malthus geçim araçlarının aritmetik oranda oysa nüfusun geometrik oranda arttığını ve bu ‘doğal sınırlar’ın aşılamayacağını söylemektedir. Malthus’a göre ‘doğal sınırlar’ı kabul edip, geçim araçlarıyla nüfus arasında sürdürülebilir bir denge kurulmalıdır.

Ekolojistler, başka bir “düzlem”de Malthusçu yasayı tekrar ederler. Kullanım değerinin asıl kaynağı olarak doğa sınırlıdır. Bu sınırlılıklar, bir, doğanın hammadde olarak kullanılabilir kaynaklarının üretiminde ve yeniden-üretiminde sınırlıklar; iki, üretim sürecinden kaynaklı atıkların doğa tarafından dönüştürülmesinde yaşanan sınırlılıklardır. Ekolojistler, kimyasal ve nükleer vb. atıkların doğa tarafından dönüştürülemeyeceğinden ve böylece tükenmez gibi görünen iki doğal kaynağın, suyun ve havanın doğal sınırlarından da bahsetmektedir.[4] O zaman yüksek yoğunluklu olan bu kullanım değerleri, hava ve su, düşük-yoğunluklu hale gelecek ve emek gücü harcamayı gerektirecek, başka bir deyişle değişim değerinin konusu edilecektir. Kapitalist üretim tarzı böyle bir süreci başlatabilir mi? Soruya olumsuz yanıt veren ekolojistler, ‘doğal sınırlar’ın aşılamayacağını düşünürken Malthusçu tezlere teorik olarak daha yakın olurken, kapitalizmin bir denge yakalayamayacağını söyleyerek pratik olarak uzak durmaktadırlar. “Başlatabilir” diyenler ‘doğal sınırlar’ın aşılabileceğini düşünerek Malthusçu tezlere teorik olarak uzakken, pratik olarak yakındır.

Malthus teorik olarak iddia ediyor ki, geçim araçlarının verimlilik artışındaki sınırlılık ile nüfus artışının sınırsızlığı arasındaki fark aşılamaz. Yani doğa sınırlıdır ve bu sınır aşılamaz. Bu nedenle kapitalizmin pratik olarak yeniden-üretiminde nüfus geçim araçlarının artış oranıyla dengelenmelidir. Foster, kapitalizmin ekolojik dengeyi başaramayacağını söylerken, teorik olarak Malthusçudur: “Mantıksal açıdan bakılırsa, bir eko-tarihsel oluşumun fiziksel bakımdan sürdürülebilir olması için üç koşulu sağlaması gerekir: (1) Yenilenebilir kaynaklardan yararlanma oranının, onların kendilerini yenileme oranını geçmemesi gerekir; (2) yenilenemez kaynaklardan yararlanma oranı, sürdürülebilir alternatif kaynakların geliştirilme oranını aşamaz ve (3) kirlenme ve çevre tahribatı ‘çevrenin özümlenme kapasitesi’ni aşamaz. Fakat şimdiki ekoloji bilgilerimize göre, bu amaçlara erişmek için sadece mevcut ekonomik büyüme eğilimlerini yavaşlatmakla kalmamalı, onları tersine çevirmeliyiz. Kapitalizmin tarihinde ise, bunun olacağını ima eden hiçbir şey yoktur.”[5] Foster, kapitalizmin, doğayı yeniden-üretebilir bir üretim tarzı olmadığını düşünmektedir. Foster’ın eko-tarihsel oluşum için önerdiği 1. ve 2. tezler temelde Malthus’un nüfus oranı ile toprağın verimliği arasına koyduğu aşılamaz sınırlardan teorik olarak farklı değildir. Malthus aşılamaz sınırlardan bahsederek pratik bir çözüm önermektedir. Foster kullanım değerinin kaynağı olarak doğanın, yani geçim araçlarının sınırlığından bahsederek kapitalizmin eninde sonunda ekolojik bir felakete neden olacağını düşünmektedir. Malthus ise, nüfus baskı altına alınmadığı taktirde toplumun gidişinin felaketle sonuçlanacağını söylemektedir. Foster, Malthus’dan kapitalizmin tarihinde böyle bir dengenin kurulamayacağını söyleyerek pratik olarak ayrılmaktadır. Malthus ise dışsal bir müdahale olarak tarif etse de, nüfusun baskı altına alınabileceğini söylemekte ve pratikte bir dengenin kurulabileceğini iddia etmektedir. Büyüme eğilimlerinin yavaşlatılması fikri ise ekolojik yaklaşımlarca nüfusu da kapsayacak şekilde kullanılmaktadır ki bu tür düşüncelerin ezenlerin sürdürülebilir kalkınma anlayışıyla örtüşebileceği tarihsel ideolojik-politik uğraklar söz konusu olabilir. Tarih bir anda şu tür düşünceleri karşı cephenin hanesine yazabilir: “Nüfus artışının bugün ulaştığı boyut gezegenimizin ekolojisini bir bütün olarak tehdit eder hale gelmiştir”[6]

Ekolojistler genel olarak kapitalist üretim tarzı ile doğa arasında temel bir çelişki olduğunu düşünmektedirler. Bahro şöyle der: “Ekolojik bunalım, kapitalizme vedayı zorunlu kılacak. Üzerimize doğru gelmekte olduğunu gördüğümüz mutlak felaket tehlikesinin özü, genel olarak kapitalizmin bunalımı olarak adlandıra geldiğimiz olaydır.”[7] Genel olarak ekolojistlerin çoğu doğa ile sürdürülebilir bir kapitalist üretimin varolamayacağını ileri sürerek pratik olarak Malthus’dan ayrılmaktadır. Ekolojistler tarih bilimsel açıdan tarihin motorunun doğa olduğunu ileri sürmektedirler. Bu tez tarihin motoru üretici güçlerdir tezinden kategorik olarak farklıdır. Şimdilik ekolojistlerin ‘doğa olmazsa tarih de olmaz’ anlayışını tespit edelim.

Murray Bookchin ise doğa ile birlikte sürdürülebilir bir kapitalizmin mümkün olabileceğini söylemektedir. Bookchin, ‘Toplumu Yeniden Kurmak’ta, teknolojinin doğal döngülerin yerini alacak sentetik çözümler üretebileceğini söylemektedir. “Doğa ‘öcünü’ alacaktır. Bu ‘öç’, bizler ve memeli akrabalarımız gibi karmaşık canlı türlerinin yaşayamayacakları bir gezegen olabilir. Ancak teknolojik yeniliklerin giderek artan hızı, nükleer bilimin ve biyoloji mühendisliğinin maddenin ve yaşamın gizlerini ortaya çıkarmakta kullanılması düşünülürse, doğal süreçlerin yerini büyük sanayi kuruluşlarının alması, böylece de çöken doğal döngülerin yerine sentetik bir çözümün ikame edilmesi olanaklıdır.”[8] Bookchin’in ‘doğal sınırlar’ın aşılabileceği konusunda teorik olarak Malthus’un karşısında, Marx’ın yanında durduğu söylenebilir. Bookchin, kapitalizmin kendini eğer sürdürmeye devam ederse nüfus dahil birçok sorunu çözüme kavuşturacağını söyleyerek Malthuscu dengeye pratik olarak katılır. “Er ya da geç insanoğlunun akılsız çoğalması kontrol altına alınmak durumundadır, ancak nüfus kontrolü ya ‘toplumsal kontroller’le (otoriter ya da ırkçı yöntemler ve nihayetinde sistematik soykırım yoluyla) ya da özgürlükçü, ekolojik yönsemli bir toplum (yaşama saygı temelinde doğayla yeni bir denge kuracak bir toplum) tarafından gündeme getirilecek”[9] Bookchin’de nüfus sorunu pratik-politik bir düzeye denk düşerken, çözüm de orada aranır. Marx’da nüfus tarihsel üretim tarzları tarafından belirlenen sınırlara çekiliyor. Böylece konjonktürde ortaya çıkan bir pratik bir çözüm tarihsel süreçte teorik karşılığını buluyor. Başka bir deyişle toplumsal formasyon düzeyinde ortaya çıkan nüfus fazlasının pratik olarak imha edilmesi, maddi üretim tarzının özgül yapısından kaynaklıdır.

Engels’in, Malthus’un denemesini eleştirirken söyledikleri Malthus’un pratik olarak hangi yolu uygun gördüğünü özetler niteliktedir: “Kısacası, tutarlı olmak istiyorsak, yeryüzünün, tek bir kişinin var olduğu sırada bile aşırı nüfuslu olduğunu kabul etmek zorundayız. Bu düşünce çizgisinin vardığı sonuç, bu baskıyı oluşturanlar yalnızca yoksullar olduğuna göre, yoksulların açlıktan ölmelerini kolaylaştırmak, bu durumun çaresiz olduğuna ve bir bütün olarak ezilen sınıflar için çoğalmanın mutlak bir asgaride tutulmasından başka kurtuluş yolu olmadığına inandırmak dışında, onlar için yapacak başka bir şey yok”[10] Malthus’un denemesinde sürdürülebilir bir ekonomi için zorunlu gördüğü şey, politik olarak ezen sınıfın çıkarlarıyla örtüşmüştür.

Egemen sürdürülebilir kalkınma modeli, ezilen devletlerin ekonomik ve demografik büyüme oranlarının sınırlandırılmasını, ekolojik tezleri de kullanarak bir anlamda Malthuscu pratik önlemleri politika haline getirmektedir: “Bugün büyük olasılıkla pek çok kişi Yerküre, Üçüncü Dünya’nın ve eski devletçi sosyalist ülkelerin sanayileşmesini “kaldıramaz” diye düşünmektedir. Ulusötesi işverenler sınıfının ‘yeşillenen’ kesimleri (örneğin Uluslararası Ticaret Odası Çevre İçin Dünya Sanayi Konseyi) bu tür baskılara ve dünya çapında büyüyen çevre bilincine yanıt vermektedir.”[11] Ezenlerin sürdürülebilir kalkınma modelinde dünya yoksulları tıpkı Malthus’ta olduğu gibi, “baş düşman” olarak öne çıkarılmaktadır. Kendini kapitalizmin karşısında kurmaya çalışan ekolojik yaklaşımların ekonomi ve nüfusun büyümesinin baskı altına alınması gerektiği çerçevesindeki yaklaşımları ezenlerin sürdürülebilir kalkınma anlayışının da önemli argümanlarından birisidir. Bookchin bu hataya düşülmemesi için ekolojik hareketleri uyarır: “Aylak emek gücü bir ihtiyaç olmaktan çıkıp şimdi artık burjuva ekonomisinin istikrarı açısından bir tehdit haline geldi. Bu yeni ‘perspektif’in mantığı en korkutucu ifadesini Alman faşistlerinde buldu. Nazilere göre, Avrupa daha 1930’larda ‘fazla nüfus’a sahipti ve ‘nüfus sorunu’ Auschwitz’deki gaz odalarında ‘çözüldü’. Aynı mantık bugün ekoloji maskesi takan birçok yeni-Malthusçu argümanda gizlidir.”[12]

O’Connor, maddi-üretim tarzındaki değişimler sonucunda, sermayenin doğayı kapitalistleştirebileceğini ve bunun sonucunda yeşil hareketin şu anki mücadelesinin maddi zemininin ortadan kalkabileceğini söylemektedir. Bu dünya, “Sermayenin, doğayı sadece (Marx’ın kategorizasyonunu kullanacak olursak) sabit ve değişen sermayenin bileşenleri olarak hareket eden bir mala dönüştürdüğü değil, aynı zamanda onu ve onun ürünlerini biyolojik ve fiziksel (politik ve ideolojik) olarak kendi düşüncesi (amaçları) çerçevesinde yeniden yarattığı bir dünyadır. Böylece doğanın kendisi de kapitalistleştiriliyor. İşçi hareketi nasıl sermayeyi mutlak artık değerden göreli artık değere geçmeye zorladıysa (örneğin uzun iş saatlerinden düşük ücrete geçiş) yeşil hareket de sermayeyi doğrudan doğa sömürüsünden kendi çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırdığı kapitalistleştirilmiş doğaya geçmeye zorlayabilir. Bu koşullar altında doğa bugün algılandığı biçimden çıkar ve tanınamaz hale gelir. (Maddi) değer yasalarına tabi fiziksel bir doğa olur.”[13] Maddi üretim tarzındaki başka bir deyişle üretici güçlerdeki gelişme sermayenin, mutlak artık-değer sömürüsünden göreli artık-değer sömürüsüne geçmesine imkan tanıyor. Bu durum toplumsal formasyon düzeyinde, işçi sınıfının ekonomik-politik mücadelesini sekiz saatlik iş günü talebinden, ücret artış taleplerine kaydırıyor. Eğer maddi üretim tarzındaki gelişmeler sermayenin doğayı kapitalistleştirmesine, başka bir deyişle ekolojik sorunlara çözüm bulmasına neden olursa, maddi üretim tarzındaki bu gelişim, toplumsal formasyon düzleminde ekolojik hareketin maddi zeminini ortadan kaldıracaktır. Ekolojiyle uyumlu kapitalizm yani bir eko-kapitalizm durumunda tek başına ekolojist olmak kapitalizm karşıtlığına yeter olmaktan çıkacaktır. Ayrımsız tüm ekolojik yaklaşımlar Marksizmle ekoloji merkezli etkileşime geçenler dahil, Marksizmin devrimciliğini, ekoloji merkezli sorgulamaktadır. Oysa, Marksizmin teorik ve politik devrimciliği, ekoloji gibi kapitalist maddi üretim tarzındaki birkaç maddi gelişmeyle yok olmayacak bir bütünlüktür.

Ekolojik yaklaşımlar, Malthus gibi olmuş bitmiş ve tamamlanmış ama tersten verimli ve doğurgan bir doğa anlayışına sahiptirler. Malthus, doğayı verimsiz ve kısır kabul ederken, ekolojistler doğayı verimli ve doğurgan kabul etmektedirler. Ekolojistler doğanın kendinde döngülerinin olduğunu varsayar. Kuşkusuz bu döngüler uygun teknik ve teknolojik donanımla hesaplanabilir. Doğanın çeşitli kullanım değerleri, ister kapitalist üretim tarzında olsun isterse gelecekteki bir üretim tarzında olsun üretim ve yeniden-üretimleri sağlanabilir. Ama asıl sorun ekolojistlerin kimi küresel ölçekte tarif edilen doğa değişimlerinin tek nedenini ekonomide aramasıdır. Örneğin küresel ısınmanın tek suçlusu ekolojik dengeyi gözetmeyen üretim midir? Foster’a göre küresel ekolojik krizin nedenleri doğada değil toplumda bulunmaktadır.[14] Küresel ısınmanın ve ozondaki delinmenin tek nedeninin atmosferi kirleten kimyasallardan kaynaklı olmadığını, bunun güneş sisteminden kaynaklı olduğu yönünde bilimsel iddialar vardır. Bu iddialar oldukça güçlüdür. Eğer yerkürenin ve doğanın çeşitli oluşum evrelerinden geçtiği ve döngülere sahip olduğu bilimsel ve teknik iddialar gereği kabul görüyorsa, küresel ısınma bu oluşum evreleri ya da döngülerinden biri ya da birkaçı olamaz mı? Çölleşme yerkürenin ve “doğal döngü”nün zorunlu bir uğrağı olamaz mı?

Çeşitli bilim ve disiplinlerce “doğal döngü”lere dönük iddialar, kuşkusuz ezenler tarafından, “doğayı tahrip” eden üretimlerini meşru gösterici birer ideolojik-politikaya dönüştürülebilir. Ezen ve gelişmiş devletler üçüncü dünya ve eski sosyalist devletlerin büyüme talepleri karşısında sınırlayıcı bir tür eko-politika gözetirken, söz konusu kendi büyümeleri olunca ya kendi üretimlerinin doğaya zarar vermediğini ya da doğadaki küresel değişikliklerin “doğal döngü”lerden kaynaklı olduğunu ileri sürebilirler. Kapitalizm karşıtı bir eko-politikanın, egemenlerin yoksul ülkelerin büyüme oranlarını sınırlamaya dönük perspektifleri göz önüne alınırsa, ezen-ezilen ilişkisini gözetmeden bu sınırlamanın politik olarak her alanda ileri sürülmesi beklenemez. Bu ilgili konjonktürde hangi güçle mücadele edildiğine bağlıdır. “Malthus’a göre, yoksulların durumunun düzeltilmesini isteyenler, ya da, gelecekte yaşam koşullarının daha iyi olacağı bir toplumun olanaklığını savunanlar, kötülüğün ve sefaletin kaçınılmaz gerekliliğini yadsımaktadırlar.” Küreselleşme karşıtı hareket içinde yer alanların görüşlerinin, yeni-Malthusculuğun kimi argümanlarını paylaşması, bu hareketlerin Malthus’un politik kaderini de paylaşması gerektiği anlamına gelmemelidir.

Kapitalist yeniden-üretimde süreklilik

Kapitalist maddi üretim tarzı ve bu maddi temeller üzerinde yükselen toplumsal formasyonun sona erip ermeyeceğine dair tartışma tarih biliminin merkezinde yer almaktadır. Marx Kapital’de kapitalizmin sürekli kendini yenileyebilen bir üretim tarzına sahip olduğunu söylemektedir. Luxemburg Marx’ın yeniden-üretim şemasını eleştirmiş ve kapitalist yeniden-üretimin kapitalist olmayan dış pazarların kapitalistleştirilmesiyle son bulacağını söylemiştir. Kapitalist olmayan dış pazarların kapitalistleştirilmesiyle, yani “dışarı”nın “içselleştirilmesi”yle kapitalist yeniden üretim doğal sınırlarına ulaşacaktır.[15] Hardt ve Negri, Luxemburg ile ekolojistler arasındaki bağlantı hakkında şunları şöyler: “Rosa Luxemburg, ‘dışarısının’ önemini ve gerçek sınırlarını düşünme çabasıyla, belki de yirminci yüzyılın ilk ekolojik düşünürüdür. Andre Gorz ve James O’Connor gibi yazarlardaki Marksist ekolojik düşüncenin en iyi örnekleri (her ne kadar doğrudan ondan kaynaklanmamış olsalar da) Luxemburg’un anti-emperyalist argümanına benzer bir argümanı benimser: Kapitalist üretim zorunlu olarak doğanın genişletilmesi ve tahribi anlamına gelir; bu yalnızca gezegenimizdeki hayat açısından trajik sonuçlar yaratmakla kalmaz, bizatihi kapitalizmin geleceğini de belirler.”[16]

Kapitalizm, dışarısını içselleştirdi ve Luxemburg’un kapitalist olmayan ülkelerin efektif talebi olmadan, kapitalizmin yaşayamayacağına dair tezi çöktü. Luxemburg kapitalist yeniden-üretimin doğal sınırlarını dışarısı olarak görürken, sürdürülebilir bir kapitalizmin mümkün olmadığını söyleyen ekolojistler, bu doğal sınırları bizzat doğanın kendisini olarak tanımlamaktadırlar. Yani dışsal olan doğa büyük oranda kapitalist yeniden-üretim tarafından içselleştirilirse katastrofik çöküş ekolojik felaketle birlikte gelecektir.

Ted Benton, doğal sınırları tanımama konusunda Marx’ı şöyle eleştirmektedir: “Marx emeğin değiştirilemeyen (verili) doğal koşullarını yeterince dikkate almazken insanın bilinçli olarak doğayı değiştirebilme gücünü abartır. Sonuç olarak bu durum Marx’ın ekonomik yaşamın bütün biçimlerinin doğal koşullara bağımlı olduğunu ve bu bağımlılığın özellikle kapitalist birikim sayesinde nasıl biçimlendiğini yeterince teorize etmesini engellemiştir.”[17] Foster’ın buna cevabı ise şöyledir: “Ted Benton’un yaptığı gibi, ’Marx ve Engels’in kapitalist ekonomi politiğin kapital birikiminin doğal limitlerine karşı olan düşmanlığını derinleştirerek sürdürdüğü’nü öne sürmek yanlıştır. Marx ve Engels’in yeryüzünün kesin doğal limitleri hakkında söyleyebilecekleri pek az şey vardı. Bu bağlamda Benton’un da içlerinde olduğu bazı araştırmacılar Marx’ın analizlerini, dünyadaki nüfus artışıyla yiyecek kaynakları arasındaki ilişkiyi inceleyen [...] Malthus’un analizlerine göre daha önemsiz gördüler. Ancak Marx ve Engels, üretimin doğal koşularına verdikleri önem ve sürdürülebilir bir ekonominin küresel anlamda doğa ile sürdürülebilir bir ilişki gerektirdiği bağlamlarında çağdaşlarından oldukça farklılaştılar. Bir anlamda ‘Doğal Limit’ kavramı Marx ve Engels’in pek çok görüşünün önemli bir parçasını oluşturdu.”[18] Foster’a göre Marx ve Engels’e yöneltilen eleştirilerin çoğu yanlış anlamanın bir ürünüdür. Oysa Marx’ın yeniden-üretim şeması Foster’ı haksız çıkarıyor gözükmektedir.

Marx, kapitalizmin kendini yeniden-üretmesi için sürekli olarak üretici güçlerin üretkenliğini artırması gerektiğini söylemektedir. Marx’ta bir abartı söz konusu edilecekse bu kapitalizmin üretici güçlerin üretkenliğini artıcı içsel bir dinamiğinin olduğunu ileri sürmesinde aranmalıdır. Bu hiç kuşkusuz üretici güçlerdeki üretkenlik artışının her evresinde, kapitalizm tarafından ‘doğal sınırlar’ın her defasında içselleştirilmesi olarak değerlendirilebilir. Benton ekolojik eleştiri bağlamında Marx’ın teorilerinde üç noktanın düzeltilmesi gerektiğini söylemektedir. “İlk olarak, verili dışsal koşullar emeğin araçlarından ayrı olarak, bağımsız bir ‘başlangıç koşulları’ kategorisinde ele alınmalıdır. İkincisi, verili dışsal koşulların üretimin sürdürebilirliği ile olan ilgisi, ekodüzenleyici uygulamalarda olduğu gibi teoriye dahil edilmelidir. [...] Üçüncü olarak, emek sürecinin doğa üzerindeki bazı istenmeyen ya da hesapta olmayan sonuçları, sürecin verili dışsal koşullarının ve/veya hammaddelerinin yeniden üretilmesini ya da devam ettirilebilmesini imkansız kılabilir.”[19]

Benton’un ilk düzeltme olarak ileri sürdüğü ve emeğin dışsal koşulları olarak Marksist teoriye dahil etmeye çalıştığı şey, Marx’ın kategorik olarak ifadelendirdiği üretimin ontolojik koşullarıdır. Foster bu konuda şöyle der: “Marx ile Engels, doğayı, maddi dünyayı insani varoluşun önkoşulu ve geçim araçlarının üretimini de bütün belirlenimleriyle insan hayatının, buradan da insan toplumunun önkoşulu olarak alan materyalist ve gerçekçi bir ontolojiden yola koyulmuşlardı."[20] Teorilerinde üretimin önkoşullarını varsaymadığını söylemek, Marx’ı bilmemektir. Marx’ın mülkiyet üzerine söylediği şey, üretimin dışsal koşulları içinde geçerlidir. Marx, “mülk edinmenin üretimin bir koşulu olduğunu söylemek, bilinen bir şeyin beyanından öteye bir değer taşımamaktadır” derken bu tür tezlerin felsefe içi tezler olduğunu dolaylı olarak söylemektedir. Üretimin dışsal koşullarının olduğunu söylemek doğa ile emek arasındaki ontolojik materyalist tezleri tekrar etmekten öte bir şey değildir. 1844 Felsefi El Yazmaları temelde bu ontolojik koşullar üzerine kurulmuştur. Ancak üretimin bu ontolojik önkoşulları, yani dışsal koşulları emek gücünün ve üretim araçlarının nesnesi haline geldiği noktada, felsefe yerini bilime bırakmak zorundadır.

Marx’a getirilen temel eleştirilerden biri kullanım değerini önemsemediğine, yani başka bir deyişle onun sermaye birikimi ile doğal sınırlar arasında içsel bir bağlantı olduğunu görmediği noktasındadır. Deleage, Marx’ı doğal kaynakların içsel değerini önemsemediği için eleştirmektedir. “Marx’ın çalışmalarının mihenk taşı, Ricardo’nun düşüncesinde yer alan, değer kaynağı ve onun tek kaynağı olan emekti: ‘Metalar, dolayısıyla, içinde eşit miktarda emek bulunanlar ya da aynı süre içinde üretilebilenler aynı değere sahiptir.’ Bu tanımlama doğal kaynaklara hiçbir gerçek değer mal etmez.”[21] Deleage, üretici güçlerin nesnesi olmayan dışarıda bir şeylere değer yüklemektedir, yani değerin daima olarak dışarıdan belirlendiğini iddia etmektedir. Üretici güçlerin nesnesi olmayan bir şeyin üretim tarzı yapısı içinde gizli bir değeri yoktur, dışarıda olan değersizdir. Deleage, üretim süreci tanımlamasında Marx’ta doğanın daima gizli oldu olduğunu söylerken haklıdır. Gizlilikten öte Marx, doğal koşulları, üzerinde emek-gücü harcanmadığı sürece dışarıda değerlendirir. Ancak bu kullanım-değeri ile değişim değeri arasında içsel bir ilişkinin emek-zaman teorisiyle kurulamayacağı anlamına gelmez.

Doğada düşük yoğunlukta bulunan kullanım değerleri daha az emek-zamana mal olduğu için bu kullanım değerlerinin değişim değeri olarak niceliksel karşılığının daha az olduğu söylemek sermaye birikimi ile sınırlı hammadde kaynakları arasında bir ilişkiyi söylemek değilse nedir? Başka bir deyişle bu dışarıda kabul edilen şeylerin zaten içeride olduğunu söylemektir. Eğer hava, rüzgar, su vb. önkoşulular başka bir deyişle emek-zaman harcamayı gerektirmeyen bu kullanım değerleri, emek gücünün ve emek araçlarının nesnesi haline gelirse, başka bir deyişle ‘dışsal koşullar içselleştirilirse’ değişim değerinin konusu olacaklardır. Üretimin dışsal koşulları olarak tanımlanan iklimsel değişimler, daha az emek-zaman harcanarak elde edilen bir kullanım değerinin elde edilmesini artırdığı ölçüde, bu artış değişim değerine niceliksel olarak yansıyacaktır.

Benton, inorganik ve organik gelişim süreci ritminin artı değer teorisine dahil edilmesi gerektiğini söylemektedir. Deleage de benzer şekilde düşünmektedir: “Ekonominin ilk şaşkınlığı, yani artı değeri oluşturan gizli mekanizma ile –Marx’ın şüphelenmediği– ekolojik sistemden çıkarılan şeylerin gizli maliyetleri arasında bir paralellik kurulamaz mı? Ekolojik maliyetin bu kavramının teorik statüsü, artı-değerinki ile birlikte derecelendirilemez mi?”[22] Deleage, termodinamiğin yasalarının kullanılarak artı-değer teorisinin yasalarının fiziki büyüklüklerle hesaplanabileceğini söylemektedir. Başka bir deyişle, doğanın kullanım değerlerinin hem salt hammadde olarak, hem de emek gücünün fiziksel yeniden üretiminde kullanım değeri işlevi gören doğal kaynakların (iklim, güneş vb. gibi) gizli ve gerçek değerleri hesaplanabilecektir. Temelde bu girişim, değişim değerinin ‘gerçek töz’ünü doğanın kullanım değerlerine indirgeyebilmenin fizik bilimi içinde teorik inşasına dönük bir çabadır.[23]

Doğanın “gizli” değerinin, yani asıl töz olarak iddia edilen kullanım değerinin, değişim değeri aracılığıyla da hesaplanabilir olduğunu reddetmek ilk elde mümkün değildir. Yani değişim değerinin doğal kaynaklara gerçek bir değer atfetmediğini söylemek, değişim değeri aracı olan parayı metafizik bir öğe olarak görmekten, karşılığı olmayan, doğaya indirgenemez bir öğe olarak görmekten ileri gelmektetir. Kendisi de belli bir emek-zamana mal olan ve bir kullanım değeri içeren altın miktarı, bir bütün olarak doğanın “gizli” kullanım değerinin (emek-gücünün yeniden üretimi dahil) niceliksel hesaplanabilirliğinin matematiğini verebilir. Halen kağıt paraların değerlerinin altınla ilişkili olması doğanın kullanım değerlerinin hesaplanabilirliğini tek bir kullanım değeri miktarına indirgemeyi, başka bir deyişle doğaya indirgemeyi imkanlı kılabilir.

Benton gibi düşünen ekolojistler, üretim sürecinin doğa üzerinde bazı istenmeyen ve hesapta olmayan sonuçlarının dışsal koşulların ve hammaddelerin yeniden üretilmesini imkanlı kılmayabileceğini söylerken aynı zamanda, sürekli kendini yeniden üreten bir kapitalist sistemin sonsuza kadar varolamayacağını da söylemektedir. Ekolojinin, Marx’ın yeniden-üretim şemasına getirebileceği en temel ve esaslı eleştiri budur. “Marx’ın kapitalist üretimdeki merkezi vurgusunun, emeğin sömürülmesi yoluyla değişim değerinin maksimize edilmesi ve emek sürecinin sosyal ilişkileri üzerinde olması oldukça baştan çıkarıcıdır. Bu açıdan bakıldığında XIX. Yüzyıl sanayileşmesinin kendiliğinden ortaya çıkan ideolojisi, kendi kendini büyüten ve (doğal) sınırları olmayan kapitalizm tarafından belirlenmiştir.”[24] Ancak Benton dahil birçok ekolojist, ya kapitalizmin doğayla uyumlu üretici güçleri geliştirip, üretim sürecinde kullanıp kullanmayacağına dair şüphe beslemektedir, ya da bunu güçlü bir sesle dile getirememektedirler. Bu konuda ekolojik hareketin güçlü sesi Bookchin dahi “teknolojinin doğal süreçleri destekleyebileceği olasılığını gözardı etmenin körlük” olduğunu dile getirmektedir.[25]

Benton’un ekolojik eleştirileri ve Marx’ın teorisine eklenmesi gerektiğine dair ileri sürdüğü her bir tezin karşılığı, Marx ve Engels’in eserlerinin ekoloji merkezli bir bakışla taranmasıyla kolayca bulunabilir. Foster’ın “Marx’ın Ekolojisi” adlı eseri, kurucu Marksistlerin eserlerini ekolojik tabanlı tarayarak, bu tür eleştirilere yeter cevabı verecek güçtedir. (Eğer ekolojinin beklediği cevap böyle bir cevapsa.) Benton’un Malthusçu tezleri öne çıkarması, doğanın kullanım değeri olarak gerçek töze sahip olduğu ve tözün sınırlı olduğu şeklindedir. Benton üretimin dışsal ontolojik koşullarının birer kullanım değeri olarak hava, su, enerji ve bir bütün olarak iklim koşullarının tarihsel maddi üretim tarzı tarafından içselleştirilemeyeceğini ve yeniden-üretilemeyeceğini düşünmektedir. Benton, kullanım değerinin tarihsel olduğu tezini reddetmektedir. “Örneğin, güneşten gelen enerjiye mutlak olarak müdahale edilemez.”[26] Benton üretime değişmeyen mutlak doğal sınırlar dayatmaktadır. Kendisi her ne kadar kimi doğal sınırların ikame edilebileceğini gözardı etmemiş olsa da, yeni teknolojilerin bu tür müdahalelerinin istenmeyen sonuçlar verdiğini söylemektedir. Bunu söylemek totolojidir. Bu mantığı zorunlu olarak izlersek her türlü üretim faaliyetinin istenmeyen sonuçları olacağına ulaşırız. Benton tarafından bu istenmeyen sonuçların ortadan kaldırılması için önerilen ‘ekodüzenleme’nin kendisi dahi bir üretimdir ve bu üretimin istenmeyen sonuçlarının olmayacağını söylemek, yürütülen mantık gereği mümkün değildir.

“Doğal sınırlar”ın tarihselliği

Kapitalizmin kendini yeniden-üretme kapasitesi, üretimin ‘dışsal’ koşullarını ‘içselleştirme’siyle el ele gitmektedir. Kapitalizm, dışsal koşulların bazılarını yeniden-üreterek içselleştirebileceği gibi, bu dışsal koşulları ortadan kaldırarak, imha ederek, tüketerek tarih dışına da itebilir. Bu durumda, kapitalizmin özgül üretim tarzını doğanın dışında bir yerdeymiş gibi tanımlamak mı gerekir? Ekolojistler kapitalizmi doğaya aşağı yukarı bir tür dışsal öğe olarak sokmaktadır. Ekolojistler çifte ontolojiye düşmekten isteseler de kaçınamazlar.

Ekolojik yaklaşımlar içinde ‘doğal sınırlar’ı tarihsel değil “ebedi ve değişmez” olarak algılayanlar vardır. Başka bir deyişle, bu anlayışa göre, doğanın kullanım değeri özelliği hem inorganik ve organik bütün için, hem de maddi bir üretim tarzı için tarihsel değildir. Bu temel anlayış genel olarak doğada bir değişimi değil dengeyi öngörür. Bu, içerisiyle dışarısı arasında, doğayla doğa olmayan arasında kurulan bir dengedir.

Ekolojik yaklaşımların çoğu evrimci bir doğa anlayışını temel aldıklarını söylüyor olsa da, bu anlayışlarının Darvinci teoriden çok uzak bir evrim anlayışı olduğu söylenmelidir. Darwin kendi teorisi hakkında şunları söyler: “Doğal seçme teorisi, yeni her çeşidin, ve sonunda yeni her türün kendisiyle yarışanlara karşı bir üstünlük kazanmasıyla, ve bunu daha az uygun biçimlerin zorunlu tükenmesinin izlemesiyle türediği ve korunduğu inancına dayanmaktadır.”[27] Darwin’e göre yeni biçimlerin türemesi ve kimi biçimlerin tükenmesi doğal seçmenin zorunlu bir sonucudur. Kapitalist maddi üretim tarzı doğal seçmenin zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu noktada emek-gücünün kendini yeniden-üretmesi için kimi kullanım değerlerini [türleri] yok etmesi, zorunlu bir öğe olarak karşımıza çıkmaktadır. Ekolojik yaklaşımlar temelde, Darwin’in doğal seçme teorisiyle ters düşen “türlerin çeşitliliğinin korunması gerektiği tezini” sıklıkla dile getirirler Türlerin çeşitliliğinin sürekli korunması demek, her tür için gerekli görülen doğal kullanım değerlerinin yok edilmemesi anlamına gelmektedir. “Doğal Şeçme bir türde başka bir türün özellikle yararına ya da zararına olan hiçbir şey türetemez; ama çok yararlı, hatta zorunlu, ya da başka türler için çok zararlı ama bulundukları yaratığa her durumda yararlı parçaları, organları, ve salgıları gerektiği gibi türetebilir.”[28] Emek-gücünün organı gibi iş gören üretim araçları, doğal seçmenin bir ürünü olarak, kendine yararlı olmakla birlikte başka türler için çok zararlı işler görmektedir. Doğadan bir türün belli bir kullanım değeri edinimi, diğer türün zararına iş görmektedir. Şimdi bunun, doğal seçmenin bir ürünü değil bilinçli bir seçimin ürünü olduğunu söylemek ya da kapitalizmin kar güdüsünün ürünü olduğunu ileri sürmek ve bu güdüyü doğal evrime bağlamamak mümkündür. O zaman ekolojinin, doğal denge anlayışına ulaşmak için sürekli olarak farklı iki ontolojik gerçeklikten hareket etmesi gerektiği açığa çıkmaktadır. Ekoloji bu durumda bilimin alanından çıkıp bir tür doğa felsefesi anlayışına bel bağlamakla karşı karşıyadır.

Bookchin, doğayı insani olmayan doğa ve insani olan doğa diye ikiye ayırmaktadır. Bookchin’e göre insani olan doğa yani “ikinci doğa” doğal evrimin bir sonucudur. “ikinci doğa”nın “ilk doğa” üzerinde değiştirme kapasitesini Bookchin doğal evrime kadar geri götürür ama çifte ontolojiyi varsaymaktan da geri durmaz. Bookchin’in çifte ontolojiyi varsayması, onun doğal evrim anlayışının bilim içi değil felsefe içi olduğunu gösterir: “Şimdilik belirtilmesi gereken nokta şu ki ikinci doğanın birinci doğadan ayırt edilebilir olmasının nedeni, insanların insan olmayan varlıklardan daha az ‘hayvani’ olmaları değil; tersine, bu değişiklikleri aramanın elinden gelse her canlının yapacağı gibi tam da hayvanlıklarının parçası olmasıdır. İnsanlar ilk doğayı, doğal olarak bahşedilmiş kavramsal olarak düşünme, biyolojik olanın ötesinde aletler ve makineler yaratma ve bunu insan olmayan varlıkların davranış ve yeteneklerinden çok farklı olan yüksek bir kollektif örgütlenme ve amaçlılıkla yapma kapasiteleri sayesinde değiştirirler. Bu eşi görülmemiş insani hayatta kalma kapasiteleri doğal evrimin bir ürünü olmakla kalmaz, daha da yeni bir potansiyellik alanı –toplumsal çizgilerde evrilme ve ilk doğanın evrimini ve yaşam biçimlerini derinden etkileyen ikinci bir doğa üretme potansiyelini– açarlar.”[29] Bookchin’in diyalektik doğalcılığı organik evrimle toplumsal evrimi birbirinden ayırarak çifte ontolojiye düşer. Bookchin, insanlığın, benzersiz bir etkinlikle, “ilk doğa”ya etkin, bilinçli ve amaçlı olarak müdahale etmesinin doğal evrimin bir sonucu olduğunu söylerken kesin ifadeler kullanıyor. Ancak, Bookchin, doğal evrimin sonucu olan insanın bilinçli müdahalesinin ekolojik bir felaketle mi, yoksa ekolojik özgür bir toplumla mı sonuçlanacağı meselesinde kesin konuşamıyor “Bilinçlilik, istenç, değişebilir kurumlar ve ekonomik güçlerin ve tekniğin işleyişi organik dünyayı zenginleştirmek ya da onu yıkım noktasına taşımak için kullanılabilir. Bugün olduğu gibi, korkunç nitelemeler, özellikle de hiyerarşi, sınıflar, devlet, özel mülkiyet ve ekonomik rakiplerini birbirlerinin pahasına büyümeye ya da telef olmaya zorlayan rekabetçi bir Pazar ekonomisi ‘ikinci doğa’ya damgasını vurmaktadır. Ancak organik evrimde artan öznelliğe, bilinçliliğe, öz-dönüşüme doğru gizilgücün ve öz-doğrultunun varolduğunu ve çıkarım ile, dilsiz bir doğanın ‘sesi’ olmanın ve organik evrimi geliştirmek üzere akıllıca davranmanın yaşam-biçimlerinin en bilinçlisinin –insanlığın– sorumluluğu olduğunu varsayarsak, bu etik yargının anlamlı olacağını belirtebilirim.”[30] Bookchin, insan bilinci aracılığıyla tüm doğayı felsefileştirir. Doğada yasallıktan çok, olasılıklardan söz edilebilir. Özgür ve ekolojik bir toplum etik bir seçimdir. Ancak organik evrimin böyle bir etik seçimi, potansiyel olarak neden barındırdığına dair tutarlı bir açıklama yoktur. Bookchin bu olasılığın fosil kayıtlarıyla desteklenebilen kaba bir olgu olduğunu söyler.[31]

Bookchin, toplumsal formasyonu doğaya indirgerken ya da onun belirleniminde tanımlarken tutarlıdır. İnsani bilinç dahil her şey doğanın bir ürünüdür. Kapitalist maddi üretim tarzının ve bunun üzerinde yükselen toplumsal formasyonun doğanın kullanım değeriyle girdiği etkileşimin sonucunun ekolojik bir felaketle sonuçlanması ya da özgür bir toplumla sonuçlanması, doğa tarafından belirlenimli bir etkileşim olarak tanımlanırsa “etik seçim” kategorik olarak dışarıda kalır. Başka bir deyişle, doğa tarafından belirlenim anlayışında, özgürlük alanı gibi potansiyeller dışarıda bırakılmak zorundadır. En çok şu söylenir: bu “etik seçim”in kendisi dahi ancak bir zorunluluk olarak tarihte yerini alabilecektir.

Bookchin gibi birçok ekolojistin doğayla sürdürülebilir bir ekonomi ve toplumda gözettikleri denge anlayışı temelde, doğanın kullanım değerlerini türler için değişmez bir töz olarak almaktadır. Türlerin çeşitliliğinin korunmasının doğa ve toplum için zorunlu olduğu düşünülmektedir. Bu, türlerin doğal çevrelerinin, yani her bir türün kullanım değeri alanlarının bir denge içinde yerküre kadar uzun yaşayacakları inancına götürür. Bu anlayış doğada Darvinci “varolma savaşı”nın hüküm sürdüğünü reddeder. Ekolojistlerin denge anlayışı insan dahil tüm türler için kendine yeter bir bütünlüğe erişmiş doğa, topluluk ve toplum anlayışına sahiptir. Bu nedenle mesela, dinozorların türlerinin tükenmesinin nedeni, temel yetkinlik alanı olarak kavramlaştırılan yerkürenin doğası olamaz. Bu anlayışın zorunlu sonucu, dinozorların türlerinin tükenmesini göktaşlarına bağlamaktan başka çıkar yol kalmaz. “Doğal Seçme ille de salt yetkinliğe yol açmaz; ve sınırlı yetilerimizle bile bildiğimiz kadarıyla salt yetkinlik hiçbir yerde gösterilemez.”[32]

Benton, ekodüzenleyici olarak tanımladığı üretimin inorganik ve organik gelişim süreci ritmi tarafından belirlendiğini söyler: “Emeğe dayalı faaliyetlerin zamansal ve mekansal dağılımı, büyük ölçüde, emek sürecinin vuku bulduğu koşullar ve organik gelişim sürecinin ritmi tarafından şekillendirilir.“[33] Benton, ekodüzenleyici üretimden kaynaklı dönüşümlerin temelde organik olduğunu söylemektedir. Başka bir deyişle ekodüzenleyici üretimler doğanın kullanım değerlerine müdahale ederek, organik gelişimin ritmini değiştiremez. Böylece bir yetkinlik alanı olarak doğada denge korunmuş olacaktır. Dolayısıyla türler de korunmuş olur. Ekolojistlere göre doğa sonsuz yetkinlik alanlarını içinde barındırabilir. Başka bir deyişle, dinozorlar bir göktaşı ile tükenmemiş olsaydı hala varlıklarını koruyacaklardı. Ekodüzenleyici üretim tezleri, doğal ya da organik dengenin korunması için, yerli türlere boş yerlerin açılması, yani her bir türün yaşabileceği ve belli bir yetkinliğe ulaşabileceği kullanım değeri alanlarının boş bırakılmasını önermektedir. Türlerin tükenmesinin artık mümkün olmayacağı bir doğal denge anlayışı metafizik sınırları zorlamaktadır. Darwin dengenin hiçbir zaman olmayacağını söyler: “Bir ülkedeki canlılar birbirleriyle çok iyi dengelenmiş güçlerle savaştıkları için, bir türün yapısındaki ve alışkanlıklarındaki son derece hafif değişiklikler ona öbürlerine karşı üstünlük sağlar.”[34]

‘Doğal sınırlar’, yani doğanın her bir tür için gerekli kullanım değeri özelliği tarihseldir. Bu, türlerin tarihsel oluşuyla eş anlamdadır. Doğada yetkinlikler alanından söz edilemez. Ekolojistlerin, eko-toplum projeleri doğayı salt yetkinlik alanı olarak kavramlaştırmaktadır. Bu kavramlaştırma bilimsel değil felsefidir. Ekoloji, doğa ve toplum gibi, ontolojileri birbirinden farklı gördüğü iki ayrı bütünün dengesini kurmaya çalışır. “En uzak” ihtimalle böyle bir denge, uzaydan bir göktaşı düşmesiyle, evrenin başka yasalarıyla sona erecektir.

“Dışsal çelişkiler”

Bahro, kapitalist bunalımın üç dış çelişkiden kaynaklı olduğunu söylüyor: “İlkin Doğu-Batı, ikincisi Kuzey-Güney ve üçüncüsü insan-doğa çelişkisi.”[35] Bahro, Doğu-Batı, Kuzey-Güney çelişkilerinden ve ekolojik bunalımın yarattığı çelişkilerden hareketle, sınıf mücadelesini işçiciliğe indirgeyenlere uygun bir politik eleştirisi getirmektedir. İşçicilik sınıf mücadelesini bölüşüm mücadelesine indirgemektedir. “Bugün, tek bir talep etrafında yürütülen, sınırlı mücadele tanımını hak eden bir mücadele varsa, o, tamamen kurumsallaşmış ve son kertede tamamen kapitalist yeniden üretimin bütünsel sürecine tabi kılınmış olan ücret mücadelesidir. Bu, sınıf mücadelesinin öteden beri varolan, ancak eski bir cephesidir. Ve eskiden olduğu gibi şimdi de ağırlık noktasını oraya veren, yani sosyalizm tasarımını oranın üzerine bina etmek isteyen herkes nesnel olarak kendisini cephe gerisindeki kör bir mevziye bağlamış olacaktır.”[36] Bahro’nun, işçiciliğe politik eleştirilerinin arkasında ekolojinin “dışarısı olmadan içerisinin yaşayamayacağı” tezi yatmaktadır. Bu argümanlar her ne kadar tartışmalı olsa da, Bahro bu argümanlardan hareketle sınıf mücadelesinin politik olarak tek bir talebe, tek bir çelişkiye indirgenemeyeceği tezine ulaşır.

Hardt ve Negri, içerisi ve dışarısı arasındaki çelişkinin yirminci yüzyıl başlarında gündeme getirildiğini söyleyerek, ekolojik bilincin ne olduğunu söyler: “Yirminci yüzyıl başlarında, kapitalist birikimin emperyalist maceraları çevredeki kapitalist-olmayan doğayı yakında tüketecek ve sermaye açlıktan ölecek gibi görünüyordu. Kapitalist ilişkinin dışında kalan –ister insan, hayvan, bitki isterse maden olsun– her şey sermaye ve onun yayılması açısından doğa olarak görülüyordu. Böylelikle kapitalist emperyalizmin eleştirisi bir ekolojik –doğanın gerçek sınırlarını ve tahribinin feci sonuçlarını kabul ettiği oranda tam anlamıyla– bilincin ifadesi oluyordu.”[37] Hardt ve Negri, kapitalist olmayan çevrenin sınırlılığının bir gerçek olduğunu ve er ya da geç doğal kullanım değerlerinin tükeneceğini söylerken, buna başka bir sürecin eşlik edeceğini/ettiğini sözlerine eklemektedirler: “Modern teknolojik dönüşüm süreçleri yoluyla, doğa tümden sermaye haline gelmiş ya da en azından sermayenin konusu olmuştur.”[38]

Hardt ve Negri, dışarının içselleştirildiğini söylüyor, ve haklı olarak kıyamet gününün hala yaşanmadığını dile getiriyor. Bahro, Kuzey-Güney, Doğu-Batı ve doğa-insan çelişkisinin hala aşılmadığından/aşılamayacağından bahsediyor ve “kıyamet gününün peygamberleri”nden olmaya devam ediyor.

Marx’a göre, doğal kullanım değerleri, emeğin ve üretim araçlarının konusu, nesnesi, yani hammaddesi olmadığı sürece her zaman dışarıda olmak durumundadır. Dışarıda olanın içerisiyle dışsal bir bağlantısından teorik olarak söz edilemez. Dışarıda olanın, içerisine dışsal bir talebinden söz edilemez. Ya da tersi, içeride olanın dışarıda olana dışsal bir talebinden söz edilemez. Eğer bunlardan söz edebiliyorsak, teorik olarak dışarısı diye bir şey zaten yoktur. Bunalım kendisi zaten içerisinin iç dinamiklerinden kaynaklanmaktadır. İçerisinin iç dinamiklerinin bunalımı atlatması için her zaman dışarıdakine ihtiyaç duyması yani Kuzey’in Güney’e, Doğu’nun Batı’ya ihtiyaç duyması ya da insanın doğaya ihtiyaç duyması teorik nitelikte değildir. Bunun teorik nitelikte olduğunu söyleyenler bunalımın asıl kaynağının dışarıda olduğunu dolaylı olarak iddia etmektedir. Örneğin Kuzey-Güney ya da Doğu-Batı çelişkisini nüfus sorunun yarattığı ekolojik tehditler çerçevesinde değerlendirirsek, tehdidin dışarıdan kaynaklandığını düşünmek zorunda kalırız.

Emek-gücünün ve üretim araçlarının ya da sermayenin nesnesi edilen bir kullanım değeri senkronize bir ilişki ve değişimin içine girmek durumundadır.[39] Dışarıda kalmak durumunda kalan dışarıdan bir müdahale ile imha edilmek durumunda kalabilir. Bu durum kolonyalist ilişkilerde açık görülmektedir. Kuzey Amerika yerlilerinin bir kullanım değeri niteliğinin olmaması onların dışarıda kalmasına ve dışarıdan imha edilmesine neden olurken, Güney Amerika yerlileri açısından durum farklı olmuştur. Yalnızca tarihin değil doğanın da Kuzey Amerika yerlilerine ihtiyacı yoktur. Aynı durum Sahra-altı Afrika’nın yerli halkları için de söz konusu edilebilir. Dışarısı içerisi ayrımının teorik değil pratik bir ayrım olduğunu, bu tür sorunların pratik olarak aşıldığını/aşılabildiğini ve şimdilik tartışmayı bu kavramlarla yürütüyor olduğumuzu göz önünde bulundurmak gerekir.

Bahro’nun kapitalist bunalımın üç dışsal çelişkisini, çok çeşitli yönlerini bir tarafa bırakarak, Kuzey-Güney ya da Doğu-Batı çelişkisini nüfus sorunu etrafında, insan-doğa çelişkisini de, kullanım değeri sorunu etrafında değerlendirmek yeterlidir. Kullanım değeri için, Marksizmin temel tezini daha önceden dile getirmiştik. Bu, kullanım değerinin tarihselliği üzerine temelli bir tezdir. Kullanım değerinin niteliği, başka bir deyişle yararlılığı üretici güçlerin gelişimine bağlı olarak değişmektedir. Bu tez, dışsal olan doğanın tamamen ya da büyük oranda sermaye tarafından içselleştirilebileceğine dair ileri sürülen tezlerle güçlenmektedir.[40] Üretici güçlerin gelişim düzeyi tarihsel olarak kullanım değerinin niteliğini belirlemektedir. Kimi ekolojistler, kullanım değerine değişmez bir töz yükleyerek, buna kör bir noktadan bakıyor. Bookchin gibi ekolojistler en fazla “ilk doğa” olarak temellendirdikleri, hatta yer yer romantikleştirdikleri insani olmayan doğanın bu yolla yok olması olasılığı karşısında dehşete kapılıyor.

Diğer taraftan, Marx, Malthus’un “doğal nüfus yasası”nı eleştirirken, üretim tarzlarının kendi özel nüfus yasaları olduğunu iddia etmiştir. Kapitalist üretim tarzı altındaki nüfus yasası ise “göreli artık nüfus”tur.[41] Bu demek oluyor ki nüfus üretim tarzına dışsal bir öğe değildir. Kullanım değeri gibi nüfus da üretim tarzı tarafından belirlenmektedir. Toplumsal formasyon düzleminde ortaya çıkan nüfus üzerinde oluşan her türlü baskı, maddi üretim tarzı tarafından belirlenir. Bookchin, nüfus kontrolünün toplumsal kontrollerle sağlanabileceğini söylerken, “farkına” varmadan belirleme anlayışını dile getirir. Toplumsal formasyon düzleminde savaş dahil her türlü nüfus kontrolü maddi üretim tarzlarına indirgenebilir. Kapitalist maddi üretim tarzı göreli artık nüfusu istenmeyen oranlarda artırabilir ya da azaltabilir. Bu, artığın göç ve ölümlerle tüketilmesine neden olacaktır. Temel olarak Avrupalıların Kuzey ve Güney Amerika’ya göçünün, aşırı göreli artık nüfustan kaynaklandığını söyleyebiliriz. Maddi üretim tarzı aşırı nüfusu ya ölüme terk edecektir ya da göçe zorlayacaktır. Aşırı nüfus göç edecek bir yer bulamazsa ölecektir. Başka bir deyişle maddi üretim tarzı aşırı nüfusu dışarı itecektir.[42]

Marksizm, ekolojinin doğal sınırları tezi karşısında, bu sınırların tarihsel olduğu tezinden vazgeçemez. Tarihsellik temel olarak, üretici güçler tarafından belirlenir. Üretici güçlerin gelişim düzeyinin dışarıda kabul edilen doğa tarafından belirlendiği iddiasında olmak doğanın tarihselliğini reddetmektir. Bu durumda ‘tarihin motoru üretici güçlerdir’ tezi, ‘tarihin motoru doğadır’ tezine yerini bırakır. Marksizm doğanın tarihselliği tezini tarih bilimi alanında uygun kategorilerle açıklayabilmelidir. Tarih bilimsel açıdan Marksizm, ‘tarih zorunlu olarak komünizme doğru ilerlemektedir’ tezini, doğa için de söylemelidir: doğa zorunlu olarak komünizme doğru ilerlemektedir.’ Komünizme doğru ilerleyen tarihin ve doğanın insan türünü içermesi gerekmez. Komünizme doğru ilerleyen tarihte insan türünün yok olması gerekliyse, bu gerçekleşecektir.

Ekoloji üretici güçler içinde özellikle hammadde kaynağı olarak doğayı dışsal olarak düşünür. Üretkenliğin temelde doğa tarafından belirlendiği düşüncesi her maddi üretim tarzını kendi yapısı içinde düşünmemektir. Ekolojistler tarafından, Marksist tarih anlayışı Prometheusçu olarak eleştirilirken, Prometheusçuluk, teknolojik ve teknik bir ilerlemeyle doğaya hükmetme ve onun sınırlarını aşmak olarak tanımlanmaktadır. Foster ekoloji karşısında kurucu Marksistlerin rüştünü ispatlaması gerektiği şeklinde bir eğilime sahiptir. Foster bu eğilimle hareket ettiği sürece, onun teorik yerindelikleri bu eğilime yenik düşecektir. “Marx eserlerinde Prometheus’u bir teknoloji sembolünden çok bir devrim sembolü olarak kullanmıştır.”[43] Grudmann ise eleştiriler karşısında Marksizmin “tok” sesidir. Ona göre, Marx’ın tarih anlayışı Prometheusçu doğaya hükmetme doğrultusundadır. “Problemsiz bir ekolojik kirlilik anlayışına karşı Grundmann, Mary Douglas’ın ‘kirlilik yerinde olmayan maddedir’ sözünü aktarır. Buradan, kirliliğin kültürel [tarihsel] özgüllüğe sahip bir olgu olduğu anlamı çıkmaktadır. Hepsinden önemlisi Grudmann, Marx’ın insanlığın doğaya hükmetmeye çalışması gerektiği görüşünü savunmaktadır. Grudmann için bu, insanın kemanına ‘hükmetmeye’ çalışmasından daha sorunlu değildir. Doğaya karşı bu Prometheusçu tutumu eleştiren Yeşillerin görüşlerine sempati duymamakta ve onların ‘doğayla uyumlu yeni bir ilişki’ çağrılarını ‘yeniden bir büyülü bir dünya’ peşinde koşan mistik bir davranış olarak görüp reddetmektedir.”[44] Ekolojik bir dengenin kapitalist üretim tarzı tarafından kurulabileceği söz konusu iken ve ekolojistler bu durum karşısında teorik olarak o kadar zayıf bir konumdayken, onların denge anlayışına hak ettiğinden fazla teorik statü yüklememek gerek.

Marx’ın kapitalist yeniden-üretim şemasını ekonomi-politik disiplininin özgül alanından çıkarak üretici güçlerin gelişim düzeyini (yani Promethesçuluğu) tarih bilimsel alanda tartışmak gereklidir. Bu, sermayenin değişen ve değişmeyen sermaye (emek-gücü, hammadde ve üretim araçları) olarak ekonomi-politiğin özerk alanından çıkarılıp, tarih alanında “Sermaye bir ilişkidir” tezine taşınmasıdır.

Sermaye ya biriktirmeli ya ölmelidir! Peki ama kapitalizm kendini sürekli yeniden üretebiliyorsa ölmesi mümkün müdür? Ekolojistlere göre doğa sınırlı ise kapitalizm muhakkak ölecektir. Marksizme göre ise kapitalizm kendi üretim tarzı sınırları etrafında mutlak sınırlara sahiptir. Bu mutlak sınırlar etrafında sermaye “kendi kendini” öldürmeden, kapitalizmi öldürmenin kendisi bir zorunluluk olarak tarihsel alanda yer almaktadır. Burada teorik olarak bir sorun aramamak gerekir.

Marx kapitalizmin kendini yeniden-üretmesi için üretici güçlerin üretkenliğinin artması gerektiğini söyler. Bu üretkenlik artışı genel olarak, kapitalist üretim tarzının kendi yapısı etrafında düşünülmelidir. Üretkenlik artışını herhangi bir üretici güçteki mutlak gelişime (üretim araçlarındaki teknolojik gelişime, emek-gücüne, hammaddeye) indirgemek, üretkenliği kapitalist maddi üretim tarzı belirlenimli yapısı içinde düşünmemek anlamına gelmektedir.

Ekolojistler kapitalizmin dışarısı olmadan biriktiremeyeceğini düşünmektedir. Oysa kapitalizm dışarıyı kendi tarihsel sınırları içinde yaratır ve onu yok ederek kendini yeniden-üretir. Kapitalist yeniden-üretim koşullarında belli miktar bir sermayenin yok olması gerekir. Maddi üretim tarzında değişen (emek-gücü) ve değişmeyen sermayenin (üretim araçları ve hammadde) yok olması, dolaşım ve dağıtım alanına yansırken, toplumsal formasyon düzeyinde bu aşırı nüfus olarak belirir. Üretim düzeyinde yok etme, toplumsal formasyon düzeyinde yok etmeyi, dışarı itmeyi belirler. Üretici güçler içinde belli bir hammaddenin tükenmesi durumunda da aynı koşullar söz konusu edilebilir. Maddi üretim tarzında hammaddenin tükenmesi, değişen ve değişmeyen sermayenin atıl kalmasına neden olur (Bu, temelde aşırı sermaye üretimidir) ve üretim alanına bağlı dağıtım ve dolaşım alanlarını etkiler, toplumsal formasyon düzeyinde de aşırı nüfusa neden olur; imha “kaçınılmazdır”.[45] Her iki durumda sermaye fiziksel olarak daraltılmış koşullara çekilir. Ama bu, daraltılmış koşullarda sermayenin üretken olmayacağı, eski koşullara göre daha az biriktirdiği anlamına gelmeyecektir.

Sermayenin dışarı ittiğini, itmeye çalıştığını imha etmesinin önünde kendi yaratmış olduğu koşullar, ekonomik, politik ve ideolojik çelişkiler durmaktadır. Sermayenin üretim alanında daraltılmış koşullara çekilmesi onu, geniş koşullarda oluşmuş olan toplumsal formasyonun yeniden-üretim dinamikleriyle karşı karşıya getirici etki yaratabilir. Örneğin, sermayenin refah devleti ve Keynesçi politikalarından, başka bir deyişle “yoksulluk yasaları”ndan vazgeçme çabası iç-barbarların karşıt yönde hareketlenmesine neden olmaktadır. Kapitalizmin, yaratmış olduğu bu tarihsel sınırları aşıp aşamayacağı politikanın konusudur.

 
 


[1]Aktaran Ronald L. Meek, “Malthus, Geçmişte ve Bugün Bir Tanıtma Denemesi”, Nüfus Sorunu ve Malthus içinde, Çev.: Oya Yaylalı, Ankara 1976, Sol Yay., s. 26

[2] R. Munck, Marx@2000>, Çev.:Yalçın Yusufoğlu, İstanbul 2003, Kitap Yay., s. 42

[3] Özetleyerek aktaran: Ronald L. Meek, “Malthus, Geçmişte ve Bugün Bir Tanıtma Denemesi”, Nüfus Sorunu ve Malthus içinde, Çev.: Oya Yaylalı, Ankara 1976, Sol Yay., s. 11

[4] Jean-Paul Deleage, “Ekonomi-Politiğin Eko-Marksist Eleştirisi”, Çev.: Gökçer Özgür, Marksizm ve Ekoloji içinde, Ankara 2000, Öteki Yay., s. 68

[5] John Bellamy Foster, Savunmasız Gezegen, Çev.: Hasan Ünder, Ankara 2002, Epos Yay., s. 151

[6] J.B. Foster, “Marx ve Çevre”, Çev.: Göksel N. Demirer Özgür,Marksizm ve Ekoloji içinde, Ankara 2000, Öteki Yay., s. 160

[7] Rudolf Bahro, Nasıl Sosyalizm? Hangi Yeşil? Niçin Tinsellik?, Çev.: Tanıl Bora, İstanbul 1996, Ayrıntı Yay., s. 61

[8] Murray Bookchin, Toplumu Yeniden Kurmak, Çev.: Kaya Şahin, İstanbul 1999, Metis Yay., s. 131

[9] Murray Bookchin, Ekolojik Bir Topluma Doğru, Çev: Abdullah Yılmaz, İstanbul 1996, Ayrıntı Yay., s. 43

[10] K.Marx-F. Engels, Nüfus Sorunu ve Malthus içinde, Çev.: Oya Yaylalı, Ankara 1976, Sol Yay., s. 11

[11] R. Munck, a.g.e., s. 59

[12] M. Bookchin, Ekolojik Bir Topluma Doğru, a.g.e., s. 43

[13] James O’Connor, “Sürdürülebilir Kapitalizm Mümkün mü?”, Çev.:Özgür Orhangazi, Marksizm ve Ekoloji içinde, Ankara 2000, Öteki Yay., s. 24

[14] J. B. Foster, “Marx ve Çevre”, a.g.e., s. 164

[15] Marx’ın ‘yeniden-üretim şeması’ daha önceki bir yazıda ele alınmıştı: Musa Sala, “Kapitalizmde Kriz ve Çöküş Sorunu”, Teori ve Politika 12, Güz 1998. Yılmaz Sezer, “Kapitalizm, kendisini sürekli yenileyen ve tekrarlayan bir yetenekte ve dolayısıyla yeniden üretim yoluyla varlığını sonsuza değin sürdürebiliyor ise, teorik olarak tarihin sonu gelmiştir” diyerek Luxemburg’un Marx’a yönelttiği eleştirileri tartıştı: Yılmaz Sezer, “Emperyalizmin En Yüksek Aşaması”, Teori ve Politika 22, Bahar 2001. Luxemburg ve diğer bağımlılık kuramcıları, kapitalist yeniden üretimi ve sömürüyü üretim alanından çıkarıp dolaşım alanına havale ettikleri için başka bir yazıda eleştirildi: Musa Sala “Sermaye Birikim Süreci ve Emperyalizm”, Teori ve Politika 22, Bahar 2001; Son olarak Ali Osman Alayoğlu, Luksemburgcu katastrofik çöküş döneminin yaşandığını ve aşıldığını söyleyerek, kapitalizmin yeni bir aşamaya ulaştığını belirtti: Ali Osman Alayoğlu, “Barbarlar ve Asiler”, Teori ve Politika 26, Bahar 2002.

[16] Hardt ve Negri, İmparatorluk, Çev.: Abdullah Yılmaz, İstabul 2001, Ayrıntı Yay., s. 284

[17] Ted Benton, “Marksizm ve Doğal Sınırlar”, Çev: Gökçer Özgür, Marksizm ve Ekoloji, a.g.e. , s. 83-4

[18] Foster, “Marx ve Çevre”, a.g.e., s. 159-60

[19] Benton, a.g.e., s. 97

[20] Foster, Marx’ın Ekolojisi, Çev.: Ercüment Özkaya, Ankara 2001, Epos Yay., s. 162

[21] Deleage, a.g.e., s. 78

[22] Deleage, a.g.e., s. 78

[23] Ön-bilimsel çalışmalar ya da iddialar, teorinin ve özellikle felsefenin açık müdahaleleriyle karşı karşıyadır. “Bilim adamlarının kendiliğinden felsefesi”nin bilim alanına müdahalesi belki de en çok bu ön-pratikte gerçekleşmektedir.

[24] Benton, a.g.e., s. 103

[25] Bookchin, Toplumu Yeniden Kurmak, a.g.e., s. 131

[26] Benton, a.g.e., s. 89

[27] C. Darwin, Türlerin Kökeni, Çev.: Öner Ünalan, Ankara 1996, Sol Yay., s. 389. Vurgu bana ait.

[28] A.g.e., s. 226. Vurgu bana ait.

[29] Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi, Çev.: Alev Türker, İstanbul 1994, Ayrıntı Yay., s. 41-42

[30] Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi, Çev: Rahmi G. Öğdül, İstanbul 1996, Kabalcı Yay., s. 51

[31] Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi, a.g.e., s. 40

[32] Darwin, a.g.e., s. 226

[33] Benton, a.g.e., s. 89

[34] Darwin, a.g.e., s. 100

[35] Bahro, a.g.e., s. 65

[36] A.g.e., s. 63-4

[37] Hardt ve Negri, a.g.e., s. 283-84

[38] A.g.e., s. 285-86

[39] Senkronize değişim, belli bir üretim tarzının başatlığı olarak görülebilir. Senkronize değişim ‘üretim tarzlarının eklemlenmesi’ni reddeder. Eklemlenme dışarısıyla içerisinin doğa ile doğa olmayanın ya da kapitalist olanla kapitalist olmayanın birleşmesini ima eder. Eklemlenme bir aracı gerekli kılar, ancak bu aracın dışardan mı içeriden mi olduğu teorik olarak saptanamaz. Başatlıkta ise dışarısı teorik olarak mümkün değildir. Ancak başatlık hükmetmeyi ima ettiği için, egemenliğin ortadan kalktığı zaman bir tersinirliğin olacağını düşündürür. Senkronize ilişki ve değişimde tersinirliğe imkan tanımayan bir süreç tarif edilmektedir.

[40] Bu tezle birlikte “üretimin tüketim tarafından yani insan ihtiyaçları tarafından değil, tüketimin, yani insan ihtiyaçlarının üretim tarafından belirlendiği” Marksist tezi neredeyse tartışılamaz bir teorik statü kazanmaktadır.

[41] Ronald L Meek, “Malthus –Geçmişte ve Bugün Bir tanıtma Denemesi”, Nüfus Sorunu ve Malthus içinde a.g.e., s. 26-29.

[42]Maddi üretim tarzı tarafından dışarı itilen aşırı nüfusun kuzey ve güney Amerika topraklarında bakir bir doğa gibi hareket ettiği düşünülmesin, dışarı itilen bu nüfus belirlenimli bir üretici güçler ve üretim ilişkilerin dışarı ittiği bir nüfustur. İtakiye yolculuk niyetleriyle yola çıkan ütopik sosyalistler, bakir ve bereketli topraklarda, yeni bir toplum kuracaklarını umarken bu yüzden yanılmışlardır.

[43] Foster, “Marx ve Çevre”, a.g.e., s. 150

[44] Munck, a.g.e., s. 41

[45] Ali Osman Alayoğlu’nun “iç-barbarlar ve asiler” ayrımı, ‘aşırı nüfus sorununun’ politika alanındaki kavramsal karşılığını güçlü bir şekilde karşılamaktadır: “Barbarlar ve Asiler”, Teori ve Politika 26, Bahar 2002.

Okunma 3355 defa