Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Sol ve Din Üzerine Bir Değerlendirme

Yazan

İsmail Metin

I. Stratejik bir özellik

Toplumdaki siyasal bölünmelerin, ulusal ve dinsel bölünmelerle özdeş bir görünüme bürünmesi, 12 Eylül 1980’de iktidara el koyan askeri cuntayla ortaya çıkmış bir olgudur ve devrimimizin stratejik bir özelliğidir.

* * *

12 Eylül öncesinde Maraş, Sivas ve Çorum’da devlet güçleri eliyle örgütlenen gerici iç savaş provaları, mezhep çatışması girişimleri yaygınlaşmadı. 12 Eylül’den önce, esasen ‘dengeli’ bir siyasal saflaşma vardı toplumda. Devrimciler-faşistler saflaşması Trakya’dan Akdeniz’e, Ege’den Karadeniz’e.. en ücra köşelere dek yayılmıştı. Bugün ise bambaşka bir tabloyla yüz yüzeyiz. Son 25 yılda, “Türk-Sünni-gerici-faşist” birliğine karşı “Kürt-Alevi-ilerici-devrimci” biçimindeki algı yaygınlaştı. Kısmen objektif dayanakları olsa da, bu algı son derece tehlikelidir. Durumu daha da ağırlaştıran, devrimci hareketin çalışma alanları, kadro kaynakları ve belli bir ihtiyat kaydıyla kültürel şekillenmesidir. Evet, esasen Alevi Kürtler arasında çalışıyoruz. Kadrolarımızın ezici çoğunluğu bu kaynaktan, belli yörelerden geliyor. Üzerimizde, beslendiğimiz kesimin kültürel etkileri var ve tersine Türk-Sünni emekçilere azımsanmayacak yabancılaşma öğeleri… Üzerinde ateşi yoğunlaştıracağımız zaaflar bunlardır.

Türk-Sünni emekçilerin şovenizm ve siyasal gericilikten kurtarılması ve keza Kürt-Alevi emekçilerin belli ölçülerde anlaşılır dinsel önyargı/dar görüşlülüklerinin kırılarak tüm emekçilerin kardeşleşmesinin sağlanması; öncünün, kendi içsel zaaflarıyla hesaplaşmasını da içeren yönelimleriyle çözüm yoluna girecektir.

Öncü devrimcilerin her haksızlığın karşısına dikilmesinden, en çok ezilenler arasında çalışmasından, onlardan beslenmesinden daha doğal bir şey olamaz. Doğal olmayan, bu kesimlerin dışına çıkamamak ve en çok ezilenle kendiliğindenci bir özdeşleşme yaşamaktır. Kendiliğindenci özdeşleşme, bu kesimlerle oldukları gibi özdeşleşmeyi ifade ediyor. Halbuki biz ezilenlerin şu veya bu bölüğüyle “oldukları gibi” özdeşleşemeyiz. Böyle yaparsak, bu kesimler üzerindeki burjuva gerici etkilerle de uzlaşmış ve onları devrimcileştirme imkanlarını, en hafif tabirle sınırlamış oluruz. Bu şekilde bir darlaşma, örneğin, salt Alevi hareketini bile zayıflatır. Çünkü günümüzde, ezilen bir din ya da inanç grubunun kendi özgül talepleriyle sınırlı mücadelesi bile, kendini genel özgürlük mücadelesinin parçası haline getirebildiği oranda başarı şansına sahiptir. İçe kapanma ve kendini diğerine (mezhebe, dine, etniye, ırka, …) göre tanımlama, halklar arasındaki zaten tarihsel temelleri olan çelişkileri derinleştirecek, genel özgürlük mücadelesiyle birlikte Alevi özgürlüğü mücadelesini de zayıflatacaktır. Bir numaralı sorumluluğun ezende olması, “ezen” kavramını emekçiler arası ilişkilere dek genişletme gerekçesi olamaz. Ortak düşman faşizm ve sermayedir. Çeşitli milliyet ve mezheplerden emekçiler karşılıklı saygı, eşitlik ve kardeşlik temelinde ortak düşmana karşı birlikte mücadele etmelidir. Bunu zayıflatan her şeye, ağırlığı oranında tavır alınmalıdır.

Alevi hareketinin, devrimcilerle birlikte yürüyüşünün sonucu olarak 1990’lı yıllar boyunca elde ettiği kazanımlar, objektif olarak Alevi sorununun ağırlığını aşındırıcı bir rol oynamıştır. Cem ibadetleri için köylerin dışına nöbetçi konulan günler geride kaldı, bir dizi hak koparılıp alındı, meşruiyet sahası egemenler katına dek genişledi. Bu, sorunun çözüldüğü anlamına gelmiyor, eski yakıcılığını korumadığı anlamına geliyor. Diktatörlüğün ve emperyalizmin halkları birbirine kırdırma yönelimlerine bağlı olarak Alevi hareketinin görülmemiş bir canlanması da mümkündür. Fakat biz olasılıklara göre değil somut duruma göre hareket ederiz. Bugünkü somutluk ağırlıktaki azalmadır. Ayrıca, Alevi sorunu nispeten homojen bir köylü topluluğunun sorunu değildir bugün. Kentleşme, sınıfsal bölünme ve buna bağlı olarak Alevi hareketinin ilerici ve gerici kanatlara bölünmesi bir olgudur. Alevi gericiliği, Alevi sorununa sırt çevirmenin gerekçesi olamaz; bilakis bu gericiliği alt etmenin yolu, Alevilerin ezilmesi ve horlanmasının her görünümüne tutarlılıkla karşı çıkmak, kirlettikleri özgürlük bayrağını Alevi gericiliğinin elinden almaktır. Bu son derece çetrefilli bir iştir. Çünkü halklar arası tarihsel önyargı ve düşmanlıklar faşist rejime manevra ve sorunu sömürme imkanı veriyor. Örneğin, 28 Şubat sürecinde, şeriat umacısıyla ürkütülen Alevi yığınlar ordunun gerici planlarına yedeklendiler, gizli ya da açık onay verdiler. Keza Kürt Alevileri arasında, dinsel kimliği (Aleviliği), ulusal kimliğin inkarı olarak tanımlayan kuvvetli bir eğilim vardır. Bunlar, rejimin şoven, sahte laisist, Kemalist ideolojisine kan taşıyor, rejime toplumsal taban sağlıyor ve onun manevra olanaklarını artırıyor. Ezilene sahiplenme adına, Alevi hareketinin bu köklü zaaflarıyla barışık yaşamak kabul edilemez.

Bu karmaşık ama yaşamsal detayları gözetmeyen bir devrimci çalışma, bırakınız Alevi ezilenlerinin devrimci potansiyelinden en tam yararlanmayı, özgül Alevi taleplerinin gerçekleşmesine bile katkıda bulunamaz. Kendiliğinden özdeşleşmenin sınıfta kaldığı nokta burasıdır.

* * *

Türk-Sünni emekçilerin siyasal gericiliğin etkisindeki görünümü, hatta olgusu, onlara gitmemenin gerekçesi olamaz, yalnızca görevin çetinliğini gösterir. Kadro, görevin gerektirdiği donanım ve irade bir yana; genel kültürel şekillenmesinin etkisiyle bu kitleye kendini yabancı hissederse, ayakları geri geri giderse, hatta hor gören toptancı genellemelere eğilimliyse; önderlik, bunu keskin bir ideolojik mücadele konusu yapmak yerine sorunla idare-i maslahatçı bir barışıklık içindeyse.. iş iyice içinden çıkılmaz hale gelir. Madalyonun her iki yüzü de kendiliğindencilik üretiyor. Aleviyle kendiliğinden özdeşleşen, Sünni emekçiyle de kendiliğinden yabancılaşma zemininde buluyor kendini.

Bu kendiliğindencilik toptancılığı da koşulluyor. Sünni gericiliğin geleneksel zemini olan Orta Anadolu bozkırı bir olgudur, keza büyük kentlerdeki bazı İslamcı şeriatçı odaklaşmalar da öyle. Buralara da gideceğiz, o ayrı konu, fakat bu olguyu genelleştirmek niye? Ege’de, özellikle kıyı Ege’de, Trakya’nın tamamında, Marmara’da, Karadeniz ve Akdeniz’de Orta Anadolu’dakine benzer bir dinsel bağnazlık kesinlikle yoktur. Dinin sosyal hayattaki etkisi, örneğin meyhanenin gerisindedir. Bayramlarda konu komşunun ziyaretine ve toplumsal dayanışmaya vesile olan dinsel ritüeller ne siyasal gericiliğin zeminidir ne de siyasal saflaşmaların kaynağı… Şeriatçı gerici eğilim, Sünni kitlelerin geneline oranlandığında çok küçük bir azınlıktır. O halde, neden Sünni emekçilerin geneline damgalarını vursunlar ya da neden elmalarla armutları aynı sepete koyalım? Sünni/dindar = gerici denklemi çok yanlış ve tahripkar bir değerlendirmedir. Kendiliğindenciliğin her türü, özellikle ideolojik olanları (sosyalizmi milli ya da dinsel vb. bulaşıklıkla sakatlayanları) kararlılıkla alt edilmelidir. Devrimci mücadelenin gelişimi bakımından bu yaşamsal önemdedir.

Genel bir mülahaza olarak, herhangi bir emekçi topluluğa gitmemek, yabancılaşmak, onları faşizmin eline terk etmektir. Bugün bunun ötesinde çok daha yakıcı bir sorunla yüz yüzeyiz: Şovenizmin azdırılması, gerici iç savaş tahrikleri ve emperyalizmin Ortadoğu halklarını birbirine kırdırma yönelimine bağlı tehlikeler…

Türkiye devrimi bu stratejik zaafını aşamadan ilerleyemez ya da çok kanlı, acılı yollardan geçerek, büyük gecikmelerle ilerlemek zorunda kalır. Sorun bu kadar yaşamsaldır. Türkiye özgülünden ayrı olarak, Müslüman halkların emperyalizmin hedef tahtasına oturtulması, İslam kaynaklı anti-emperyalist direniş, sorunu yeni baştan ve bugünkü gerçekliğiyle ele alan teorik-politik açılımları gerektiriyor.

II. Din alanındaki çifte tuzak

Türkiye düzeni, ideolojik hegemonya ve politik kontrol ve yönlendirme işinde ustalaşmıştır. PKK liderliğinde Kürtler çemberi yardılar. Bunun dışında rejim, hemen hiçbir bağımsız dinamiğin yaşamasına izin vermemiş, her dinamiği ezmiş, yalıtıp etkisizleştirmiş ya da içerden fethederek kontrolüne almıştır.

Kemalizm-Sünni İslam-sağ partiler

Tanzimat’la birlikte ivme kazanan modernleşme projesi, 1923-24 kavşağında yeni bir düzeye ulaştı. Halifeliğin ilgasıyla iktidar değişikliğinde sembolik bir eşik aşılırken; Cumhuriyet rejiminin seçkinleri laik kıyafetlerle sahneye çıktılar. Fakat Halifeliğin ilgası, laik seçkinlerin din alanını terk etmesi anlamına gelmedi; bilakis, Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle “devlet dini” örgütlendi. Devletin dizayn edip tanımladığı çerçevede Sünni İslam, laik cumhuriyetin resmi ideolojisine bağlandı ve bu tanımın dışındaki Sünni İslam da dahil diğer din ve mezhepler dışlandı. Türk işi laiklik böyle yapılandırıldı.

Çift yönlü işleyen bir düzenekten söz etmek yanlış olmaz. Cumhuriyet seçkinlerinin ideo-kültürel dayatmalarına tepki duyarak geleneksel dini değerlerine sarılan ezilenler, o alanın da Diyanetçi devlet dini tarafından tuzaklandığını anlayamadılar. Laik semboller, Cumhuriyet egemen sınıflarının iktidarını kutsar hale oldu. Yoksul halk, sömürücü despotların bu sembol ve bayraklar altında ocağına incir diktiğini görünce, despotlardan önce sembollerine tepki duydu ve geleneksel dini değerlerine sarılarak “korunmaya” çalıştı. Fakat Osmanlı’dan bu yana dini-muhafazakar sahada örgütlenen egemen sınıflar bloğunun diğer kliği, halkın haklı tepkilerini tam da kendiliğinden yöneldiği mecrada, dini sahada tuzakladı. Dini alana çekilerek “korunmaya” çalışan yoksullara Diyanet dini; o da olmadı, egemen sınıfların din istismarcısı partileri sunuldu.

Demokrat Parti’den (DP) başlayarak Adalet Partisi (AP), Anavatan Partisi (ANAP) ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) oluşturduğu çizgi, Kemalist resmi ideolojinin ve kendini solda sanan kimilerinin iddia ettiği gibi bir “karşı devrim” ocağı değil, bizzat Kemalizmin tanımlayıp tuzakladığı “devlet dini” alanından türeyen düzen partileridir. Örneğin, 12 Mart’ta İsviçre’ye sürgüne giden Necmettin Erbakan’ın, bizzat askeri cunta tarafından Türkiye’ye getirilerek, parti kurması istenmiştir. Dün parti kurdurulan Erbakan, “ihtiyaca binaen” 28 Şubat’ta hükümetten düşürüldü. Ve eğer bugün AKP tabanının parçalanıp ufalanması “ihtiyacı” hasıl olmasaydı, muhtemelen ömrünü siyasi yasaklı olarak tamamlayacaktı…

Keza, 29 Mart yerel seçimlerinde “devlet partisi” (ordu, bürokratik elit ve CHP), Kürdistan’da AKP çatısı altında seçime girdi. Batıda “şeriatçı AKP’ye karşı”, doğuda “şeriatçı AKP ile el ele”..! Devlet politikasını daha iyi anlatan bir örnek olabilir mi? Erbakan, orduyla itişe kakışa götürülen oyunun o kadar farkındadır ki, 28 Şubat sürecinde –muhtemelen, “Bir şeyler yapalım” diyenlere– “Arkanızda kimseyi bulamazsınız” diyerek Menderes’in sonunu işaret etmiştir. Bu sadece “sorumlu düzen aktörü” tavrı değil, düzen İslamının yoğurup şekillendirdiği Türkiyeli Müslüman gerçeğine de derinden vakıf olan bir bilinçtir. “Laikliğin bekçisi” ordu ile “şeriatçı” siyasetçinin kah barışarak kah dövüşerek döndürdükleri çark budur. Aralarında sorun olduğu muhakkak. Fakat bu sorun ezilenlerin kaderini birinci dereceden ilgilendiren bir sorun değil; egemenlerin, düzenin bekasını tehlikeye düşürmeksizin ve askeri vesayete esasen dokunmaksızın tepede yürüttükleri iktidar tepişmesidir.

Ezilenler, din-mezhep-millet farkı gözetmeksizin, tepede tepişen egemenlerin her iki kliğinin de tam karşısında ve faşist rejimi toptan hedefleyen bağımsız bir duruşla mevzilenmelidir. “Cumhuriyetine sahip çıkmak” için ordusuna selam duranlar da, “dinine sahip çıkmak” için siyasal İslamın peşine takılanlar da bunları bilmelidir. Nasıl din alanı ordu tarafından defalarca kullanıldıysa (diğerleri bir yana, Kürdistan’da askeri garnizonlarda eğitilip silahlandırılan Hizbul-kontra unutulabilir mi?), Kemalizmin “muasır medeniyet” hedefli modernleşme projesi de, laik seçkinlerin partisi CHP’den çok, sağcı-dinci partiler eliyle yaşama geçirilmiştir. Bu bağlamla sınırlı kalmak ve ironinin sınırlarını birazcık zorlamak kaydıyla “şeriatçı ordu”dan ve “Kemalist şeriatçılar”dan söz etmek yanlış olmaz.

Şeriat-laiklik saflaşması, samimi Müslümana da modern yaşam tarzını sahiplenene de kurulan pis bir tuzaktır. Bu sahte saflaşmalar sayesinde ezilenler parçalanıyor, düzen çarkı güvenle döndürülüyor. Menderes’lerin asılmasında görüldüğü gibi, iki karşıdevrimci odağın kanlı iktidar kavgalarına tutuşması bile “devletin bekası”na halel getirmedi, getirmez. Karmaşık gibi görünen, her gün biraz daha karmaşıklaştırılan tablonun ana ekseni ve berrak bilançosu budur.

Kemalist ‘devrimcilik’ ve CHP

Sünni İslam ve İslami tandanslı sağ partiler alanı, devlet eliyle dizayn ve kontrol edilirken, bir de bu alanın “şeriatçı”, “Kemalist devrimin kazanımlarının gaspçısı” gösterilmesi üzerinden “devrimcilik” tarifi yapılmış ve muhalif devrimci arayışlar bu eksende Kemalizmin çekim alanına sokulmuştur. Kemalist iddiaların beş paralık hükmü yok, ama Kemalist modernleşme projesi “devrim(cilik)” ise, bu projenin sıkı takipçisi sağ partiler “devrimci”, esasen bürokratik oligarşinin statükosuna yapışıp kalan CHP, –1960 öncesi ve 1990 sonrası vurgulu olmak üzere–karşıdevrimci bir partidir. Salt statükoyu sahiplenmesiyle değil, devrimci saflarda yarattığı tahribatla da karşıdevrimci bir partidir CHP. Hakkaniyetli davranmak için CHP’nin bu günahı tek başına işlemediğini, solun CHP ile flörtünün de yabana atılamayacağını belirtmeliyiz. 1960 ve 70’lerin CHP’si, devrimci yönelimli kitleleri fena halde kafeslemiş ve 12 Eylül yenilgisinde ideolojik ve politik olarak son derece uğursuz bir rol oynamıştır. SODEP ile SHP’nin, 1980-90 aralığında cuntaya düzen içi muhalefeti ve dağınık devrimcilerin kendiliğinden sığındığı saçak altı olmasının diyeti, bugünün ulusalcılığı karşısındaki korunaksızlıktır. Bu parti(ler) 80’li yılların doğasına uygun olarak dünün radikal sol kitlesiyle bugünün ulusalcıları arasında köprü rolü oynadılar. Kemalist ideolojik bulaşıklığın sürmesi gibi bir diyetle ödünlenen “SHP’den faydalanma” köprüsünden geçilerek bugünkü ulusalcılığa ulaşıldı. Tabii bu, “pratik yararlar” köprüsüdür, ideolojik köprü ise çok daha köklü ve eskidir; buna geleceğiz.

Aleviler ve Ordu

Aleviler de çift yönlü bir ideo-politik düzenekle kontrol altına alınarak sisteme bağlandılar. Tekkeleri kapatılıp Diyanet İslamının dışına sürülen Aleviler, dışlanmaları nedeniyle rejime muhalefet ederlerken, şeriat umacısıyla ürkütüldüklerinde Kemalist laisizmde sığınacakları bir saçak altı buldular. Ecevit’in “Karaoğlan” olarak iktidarda olduğu yıllarda Maraş’ta, İnönü’nün hükümet ortağı olduğu yıllarda Sivas’ta kontrgerilla katliamlarına hedef oldular. Faşist rejim, –o yörelerdeki Sünni bağnazlığı da alet ederek– Kontrgerilla eliyle örgütlediği katliamları, Alevi ve Sünni kitleleri birbirine topyekun düşmanlaştırmak için kullandı. Türk-İslam senteziyle yoğrulan (ve belli yörelerde toplumsal tabanı olan) bağnaz Sünni gericiliği, “bölücü-yıkıcı-dinsiz-Kızılbaş tehdide” karşı faşist rejimin toplumsal dayanağı olarak örgütlenirken, Sünni halkın geneline fatura edilen katliamlarla ürkütülen Aleviler ise CHP ve Ordu’nun “kurtarıcı kollarına” itildiler. CHP bu nedenle –özellikle 1960’lardan bu yana– Alevilerin geleneksel partisi oldu. Kemalist resmi ideoloji Alevilerin dışlanmasını, katliamlarla sindirilmesini esas alırken, Kemalizmin resmi partisi laiklik üzerinden Alevileri kendine bağladı.

Kontrgerilla’nın 1995 Mart’ında İstanbul Gazi Mahallesinde tertiplediği kanlı oyun, devrimcilerin müdahalesiyle ilk kez bozuldu, kolluk kuvvetlerinin şahsında katliamın failinin faşist devlet olduğu apaçık gösterildi. Üstelik sözel olarak değil, on binlerin militan eylemiyle... İşte bu kuyruk acısıyla (ve başkaca nedenlerle) bugün devrimcilerin karalanması, mide bulandırıcı bir alçaklıktır. Gazi’de devrimciler Kontrgerilla’nın hedefidir; Ergenekon ile yegane ilişkileri, onun kanlı katillerini Gazi’den can bedeli püskürtmekten ibarettir.

12 Haziran 2009 tarihli Taraf gazetesinde yayınlanan belgelerin gösterdiği üzere, faşist rejimin bu alandaki provokasyonları devam ediyor. Genelkurmay Harekat Başkanlığı’ndan (ki, Özel Harp Dairesi’nin yeni adıdır) Deniz Kıdemli Albay Dursun Çiçek’in hazırladığı 12 Nisan 2009 tarihli belgeye göre, “Fethullahçı ve AKP’lilerin evlerine yapılan baskınlarda, Alevi düşmanlığını körükleyecek belgelerin bırakılması (ve ‘ele geçirilmesi’)” isteniyor. Başka söze gerek var mı? Bütün bu pis düzeneği kimin kurduğu, halkları birbirine kimin kırdırdığı açık değil mi? Faş edilen bir belgeyle pis işlerini apaçık gördük. Peki ya görmediklerimiz? Genelkurmay dairelerinde hazırlanan “görmediğimiz” psikolojik harekat planlarının sonuçlarını Maraş’ta, Sivas’ta, Gazi’de, 1 Mayıs 1977 Taksim katliamlarında kan banyolarında yıkanarak yaşamadık mı? Halklarımız rejimin örgütlediği Alevi-Sünni, laik-şeriatçı, Türk-Kürt sahte saflaşmalarının tarafı olmamalıdır. Bu açık gerçeklerin ışığında, Alevi halkımızı, Ordu’nun (ve CHP’nin) kuyruğuna takılmaktan vazgeçmeye çağırma hakkına sahibiz. Cellatlarını sevmek hiçbir halka yarar getirmemiştir. Çeşitli milliyet, din ve mezheplerden ezilenler faşist rejime karşı birleşmelidir; eşitlik ve özgürlüğe giden başka yol yoktur.

Düzen çarkı

Osmanlı’nın son döneminden beri egemen sınıf klikleri arasındaki kavgalar, geleneksel-dinsel ve modern-Aydınlanmacı (burjuva) ideolojik argümanlarla sürdürülürken, bu ideo-politik akımların her ikisi de halkı düzene bağlamış, toplumsal muhalefetin içini boşaltmış, ezilenleri düzenin sağı ve solundaki burjuva kliklere yedeklemiştir. Egemenler iç kavgalarını düzenin bekası endişesine düşmeden yürütebilmişlerdir; çünkü halkı kendi kavgalarının sahte saflaşmalarına yedeklemişler, bu sayede bağımsız bir ezilenler hareketinin dinamiklerini de dumura uğratmışlardır. Sonuç, her yere sızılması, hemen her şeyin bir şekilde kontrol altına alınması, bağımsız hiçbir odağın yaşamasına izin verilmemesi ya da ideolojik hegemonya ile yönlendirilebilir kıvama getirilmesi oldu.

Din alanını ve bu alanın iki temel mezhebini kendine özgü enstrümanlarla döven, okşayan ve kontrol altına alan düzenek yaklaşık olarak böyle tarif edilebilir. Örneğin, “şeriatçı” AKP eliyle “Alevi açılımı” yapılması çarpıcıdır; bu iki kesim barıştırılarak ya da dövüştürülerek yönetilir ve düzene payanda yapılabilirler. 1968’lerde çeşitli “tehdit” algılamalarıyla kızıştırılarak Komünizmle Mücadele Derneklerinde örgütlenen devlet/Sünni İslamı nasıl faşist rejimin toplumsal dayanağı ve vurucu gücü yapıldıysa; bugün de (AKP eliyle Sünnilerin düzene bağlanması bir yana), Alevi hareketi “şeriatçı AKP” umacısıyla ürkütülerek ulusalcı faşist hareketin ve Ordu’nun toplumsal tabanı olarak örgütleniyor. Çark dönüyor, çifte tuzak işliyor.

Ekonomist, işçici, indirgemeci, ezberci ya da en gelişkin ifadesini dar-pratikçiliğin kerametinde bulan devrimci sola, yukarıda söylenenler vesvese ya da “kadri mutlak” devlet tarifi olarak görünebilir. Halbuki bin yıldır bu topraklar böyle yönetiliyor. Sorun, bizim bu toprakların orijinalitesine yabancılığımızı kırıp, bin yıldır buraları yönetenlerden daha yetenekli olup olamayacağımızdır.

III. Solun tarihsel teorik-ideolojik açmazı

Tarihsel olarak beslendiği teorik-ideolojik kaynak ve dayandığı toplumsal kesimler, Türkiye solunu esasen laikçi-cumhuriyetçi hegemonyanın çekim alanına sokuyor. Modernist-Batıcı bir damardan beslenen diğer akım olan sol liberallerin, soldaki etkisi zayıftır. Sol’un yumuşak karnı, ‘sol liberalizm’den çok ‘sol Kemalizm’dir. Düzen buraya “çalıştığında” öylesine etkili olabiliyor ki, neredeyse “sol”un ruhuna fatiha…

Uğursuz izdivaç

Tarihsel-TKP, Kemalist modernleşme projesini bir ilerleme olarak benimsedi ve kendi rolünü bu ilerlemenin geriye çekilmesini önleme, soldan muhalefetle biraz daha ilerletme olarak tanımladı. (Güncel-TKP ve benzerleri, bu eski trajediyi bugün bir komedi olarak sürdürüyorlar: Çünkü günümüzde “ilerleme”nin emri, “Cumhuriyetin kazanımlarının korunması” için faşist ordunun arkasında saf tutmaktır!) Modernist/ilerici burjuva cumhuriyetin üretici güçleri geliştirmesi ve Kemalist burjuvazinin (isterseniz buna ‘anti-emperyalist milli burjuvazi’ deyin) Aydınlanmacı devrimciliği sayesinde olgunlaşan proletarya ve nesnel şartların sosyalizme geçiş için vazgeçilmezliği (bir bakıma, demokratik devrimin burjuvaziye havale edilmesi) paradigması, TKP’nin teorik platformu oldu. Bu hiç de TKP icadı bir teorik platform değildir. Patent, II. Enternasyonal oportünizmine (ve Batı-merkezci ekonomist sosyalizm anlayışına) aittir.

Komintern, Lenin’in ilk adımlarını sürdürerek bu teorik-ideolojik platformdan kopuşu nihai sonuçlarına götürememiş, TKP türünden partiler de pespaye çizgilerine rağmen KEYK üyeliği gibi önemli görevleri sürdürebilmişlerdir. Zaten bir süre sonra Komintern ve üye partiler dünya devriminin ihtiyaçlarına göre değil, SSCB’nin güvenlik ve dış politika gereklerine göre mevzilenmeye başladılar. Türkiye’nin SSCB’ye düşmanlaşmaması, fazla “sıkıştırılarak” emperyalist kampın kucağına itilmemesi, göreli dostluğun sürdürülmesi ekseni, TKP’nin Kemalizme ve Türkiye düzenine muhalefetinin ve “devrimciliğinin” sınırlarını çizmiştir. Öyle ki 1930’lardaki desantralizasyon döneminde parti nerdeyse tasfiye edilmiş ve CHP’nin solu olarak konumlanmıştır. Bu politikanın SBKP ve Komintern tarafından dikte edildiği şüphesizdir. Kısacası, TKP’nin teorik-ideolojik platformu ile Sovyet dış politikasının izdivacından Türk solunun tarihsel oportünizmi doğdu. Ve bu haliyle Kemalizme “sol”dan eklemlenirken, sınıfsal ve ideolojik olarak paslaşabileceği kesimleri bulmakta da zorlanmadı.

Kürt isyanlarını İngiliz ve şeriatçı oyunu, isyanların bastırılışını Ortaçağ gericiliğinin tasfiyesi, DP ve devamcısı partileri karşıdevrimin yürütücüleri, 1968’deki canlanışı 2. Kuvvayi Milliye olarak tanımlayan, CHP’yi solda (en kötü ihtimalle ehveni şer) gören Türkiye solunun ana gövdesi, bugün Ergenekon kapısına gelip dayanmıştır. Bu, sürpriz değil, solun tarihsel-ideolojik kökleriyle uyumlu bir “evrimdir”. Sınırlı sayıdaki illegal devrimci yapı, kimi yasal sosyalist parti ve çevreler bu tanımın dışındadır; fakat gelinen yerde alabildiğine daralan bu yapılara da –dün taşıdıkları kitleye kıyasla– solun ana gövdesi demek mümkün değildir. Dün bizimle olan, bugün bizi terk edip başka yere giden bir “gövde”den söz ediyoruz.

Sınıfsal yapı ve ideolojik çekim ‘yasaları’

1960-80 aralığında solda mevzilenen ve rejimle şiddetli bir çarpışmaya giren toplumsal kesimler;

1. Rejimle şiddetli kapışmaya girdiklerinde de ideolojik olarak Kemalist-Aydınlanmacı damardan köklü bir kopuş yaşamadılar,

2. Bu, 1980 yenilgisinde alttan alta işleyen dinamiklerden biridir,

3. Modernist küçük burjuvazi, devrim mücadelesindeki yorgunluğu, son 10-15 yılda küreselleşme bağlamında yaşadığı ekonomik-toplumsal yıkım, Kürt savaşına reaksiyon olarak örgütlenen şoven zehirlenme ve rejimin “şeriat” paranoyasını körüklemesi sonucunda bugün, sömürgeci-faşist rejimin çelik çekirdeği Ordu’nun toplumsal dayanağı haline gelme yolundadır.

“12 Eylül’de işkence gördüm, ama bugün Ordu’nun arkasındayım” diyen sol(cun)un evriminin ana çizgileri yaklaşık olarak böyledir. Çok sayıda pratik-politik-iktisadi vb. etken sıralayabiliriz; ancak modern(ist) küçük burjuvazinin 1960-80 aralığındaki en devrimci günlerinde bile kopamadığı Kemalist-Aydınlanmacı ideolojik paradigmanın etkileri anlaşılmadan, bu evrim anlaşılamaz.

Sınıfsal varoluşu, Kemalist bürokratik aygıtın çeperindeki göreli ayrıcalıklı memuriyetle ve modern meslek sahipliğiyle tanımlanan kentli modern küçük burjuvazi, TKP ile Türkiye’ye giren teorik-ideolojik paradigmada (1960’ların sonunda) sınıfsal eğilimlerinin karşılığını buldu. Cumhuriyetin modern kurumları ve hayat tarzının bir parçası olarak şekillenen bu sınıf, borcunu Kemalist resmi ideolojinin toplumsal tabanı/dayanağı olarak ödedi. 1960’lardaki radikalleşme sürecini de geleneksel ideolojisi Kemalizm’in sol yorumu üzerinden yaşadı. TİP’den radikal gençlik hareketlerine kadar, aralarındaki pratik duruş farklılıklarına rağmen, bütün sol/devrimci saha aynı ideolojik-teorik-tarihsel kökten beslendi. Bir ayağı Kemalizmde, diğeri komünizmde melez (modernist-millici-Aydınlanmacı) çizgi, sınıfsal-ideolojik-teorik bağlamlarıyla birlikte böyle şekillendi. Kentli modern küçük burjuvazi devrimcilik macerasını bu bağlamda yaşadı; eylemi ile, ideolojik platformunun sınırlarını nesnel olarak çiğneyip geçtiğinde bile, geri dönüşsüz bir kopuş gerçekleştiremedi, bulaşıklık sürdü. Bu “çiğneyip geçme” yabana atılamaz kuşkusuz; Türkiye Devrimci Hareketi, tam da “zihniyetini aşan eylemi” sayesinde, rejimle sert kapışma zemininde gelişerek var oldu. Deniz’in, mahkemede tepeden tırnağa devrimci bir ruhla yaptığı savunmadaki sözlerinin Kemalizmle bulaşık yönlerine karşın, Denizler kuşağının çığır açan devrimci atılganlığı meramımızı anlatmak için yeterli olsun.

Bugün daralsa da tükenmeyen devrimci hareket, 71 kuşağının uzlaşmaz devrimci eylemi zemininden türedi ve gelişti. Fakat 71 kopuşunun devrimci geleneğini sürdüren sınırlı çekirdekler dışında kalan geniş kesimde Kemalizmin etkileri yıkıcı oldu. “Bulaşıklık”, etkili olduğu yerlerde tekin durmadı ve ideolojik-siyasal alanın çekim yasaları nihai sınırlarına dek işleyerek kentli-Aydınlanmacı küçük burjuvaziyi “kök hücresi” sayılabilecek Kemalist-faşist ulusalcılığa sürükledi. Bu kategori, bütünleşik bir faşist kitle olarak nitelenemez kuşkusuz; fakat Ordu’nun faşist-darbeci-provokatif hesaplarını bu kitle üzerinden götürdüğü muhakkaktır. Aynı kökten beslenen kalkınmacı-modernist damar ise, “Özal devrimciliği” tedrisatından geçerek, günümüzde sol liberalizm olarak sürmektedir.

Kural olarak laisizm-Kemalizmin çekim alanında olan ve bu ideolojinin taşıyıcısı seçkinler ve orta sınıfları izlemeye meyyal Aleviler de benzer bir seyir izlediler. 1960-80 aralığında büyük bedeller ödeyerek devrimci hareketin arkasında saf tutan Alevilerin ezici çoğunluğu, bugün 28 Şubat’a, 27 Nisan “e-muhtıra”sına sempatiyle bakabiliyor, Ergenekon tertibi Cumhuriyet mitinglerinin ana kitlesi olabiliyor.

Yanlış denklem

“Modern(ist) kent küçük burjuvazisi + Aleviler = Sol” biçimindeki geleneksel denklem bugün berhava olmuş durumdadır. Denklemin güncel biçimi (yukarıdaki kategorileri bünyesinde toplayan), “CHP + ulusalcı faşist akım = askeri faşist-sömürgeci rejimin tahkimatı”na dönüşmüştür.

Ampirik olarak “resmedilen”, doğruluğu “alelade bir gerçeklik” olarak benimsenen, “Türk-Sünni-gerici-faşist” kümelenmesine karşılık “Kürt-Alevi-ilerici-devrimci” kümelenmesi tarifleri, Kürt Ulusal Hareketinin devrimci rolü dışında, baştan sona çarpık, saçma, sahte ve zararlıdır. İdeolojik-teorik şekillenmesi ve sınıfsal dayanaklarına bağlı olarak kentli orta sınıflar ve Aleviler arasına hapsolan sol, bu “bileşke” üzerinden Kemalizme eklemlenmiş ve Aydınlanmacı operasyonun nesnesi olarak tanımladığı Müslüman emekçiyi “gerici” görerek karşısına almıştır. Halkın ana damarına yabancılaşıp düşmanlaşan, buna karşın dayandığı kesimin dünya görüşü ve politik eğilimleriyle uzlaşıp örtüşerek Kemalizmin zokasını yiyen bir solla yüz yüzeyiz. Bu ağır sorun, pragmatist-dar pratikçi temelde “Sünni emekçiler arasına da gidelim”, kolaycılığıyla aşılamaz. Sınıf intiharı türünden ideolojik-teorik intihar ve Kemalist-laisist-modernist-Aydınlanmacı burjuva paradigmanın soldaki tüm tezahürleriyle köklü bir kopuşma vazgeçilmezdir. Belirli Marksizm yorumlarının tüm bu bulaşıklığa cevaz verip “yataklık ettiği” gerçeğinden hareketle, bu platformla hesaplaşılmalı ve zamanında Lenin’in II. Enternasyonal Marksizminden kopuşuna benzer bir kopuşla Marksizm alanı yeniden tanımlanıp güncellenmelidir. Bu teorik-ideolojik-programatik sorunun, ‘devrimci teori olmadan devrimci eylem olmaz’ düsturu bağlamında ele alınmasında mahzur yoktur. Devrimci sol, bazı devrimci hasletlerini, böylesi bir teorik-ideolojik-politik silahla taçlandırabilirse, Türkiye düzeninin her yere uzanan ideolojik hegemonya / politik kontrol becerisiyle baş edebilecek bir düzeye ulaşabilir.

IV. Sonuç yerine…

İşçileri, emekçileri, ezilenleri örgütlemek ve devrimcileştirmekle yükümlüyüz. Dindar olduğu ya da şu veya bu dine, mezhebe mensup olduğu için uzak ya da yakın olduğumuz bir emekçi bölüğü olamaz. Bilakis her yere gitmek zorundayız. Ve gideceğimiz her yerin özgüllüğüne bağlı görevlerimiz olacaktır.

Alevi emekçiyi, salt Alevi olduğu için devrimci kabul edemeyiz; onun devrimcileşmesinde bize düşen görevler vardır. Kesimsel-kültürel önyargılarıyla ve Kemalizm-laiklik çıpasının onu düzene bağlayan, Sünni emekçiye, keza Kürt ulusal mücadelesine yabancılaştıran tahribatıyla hesaplaşmak kaçınılmazdır.

Sünni emekçiyle yabancılaşma, devrimci hareketin intiharıyla eşdeğerdir. Salt pratik sebeplerle bile bu böyledir: Kürtler kendi öncülerini bulmuştur. Türk-Sünni emekçinin de düzen kuvveti olduğu (algısı) veri kabul edilirse, geriye Dersim-Erzincan-Malatya dolaylarının Alevi halkı ve bu yörelerin büyük kentlere göç etmiş bölükleri kalıyor; bu dar alan Türkiye devrimini taşıyamaz. Dahası, fazlasıyla yük taşımış ve yorulmuşlardır. Nihayet, bu kesimin geleneksel dinsel, ideo-kültürel şekillenmesi, –devrimci bir işleme tabi tutulmadan olduğu gibi kabul edilirse– fazlasıyla sorunludur, sert kapışmaların yaşandığı isyan hallerinde bile Kemalizmin kapsama alanındadır. Fiziki, ideolojik ve kültürel olarak bu dar alana hapsolmak devrimci hareketin intiharvari kısırlaşması olmuştur, olacaktır. Bu kesim, yurtsever Kürt ve Sünni-Türk ezilenlerle kardeşleşerek ağırlığı oranında rol üstlenmeli ve taşıyabileceği pozisyonda mevzilenmelidir, ötesinde değil.

Türkiye devriminin ana kitlesi/damarı olma potansiyeline sahip kategori Sünni-Türk emekçidir. Kemalist seçkinlerle sürtüşmesinden dolayı bu kesime kerameti kendinden menkul bir devrimcilik atfetmeden, ortak bir dil yakalanmalıdır. Alevilerdeki laiklik zokasına karşılık; Diyanetçi devlet dininin, Sünni emekçiyi terbiye edip düzene bağlayan, edilginleştiren, şovenizmle zehirleyen, düzen sağı ya da solunun oy deposu yapan tüm tarihsel tahribatıyla hesaplaşma kaçınılmazdır. Halkın dini inançlarıyla Aydınlanmacı eksende kavgaya tutuşmak komünistlerin işi değildir. Diyanet İslamının siyasal alana yansıyan tahribatları ve din istismarcısı sağ partilerle mücadele, din ile kavgaya tutuşmak değil, düzen zincirlerini kırma işlemidir. Dini inanç sahibi emekçilerin sosyalizm bayrağı altında toplanmalarında bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da hiçbir engel yoktur, olmayacaktır. Devlet her bir alanı nasıl tutuyorsa; devrimci hareket de her bir alana açılmanın teorik, ideo-kültürel, politik ve örgütsel yollarını bulmak zorundadır. Ezilenlerin kendi sınıfsal çıkarları etrafında, karşılıklı saygı ve eşitlik temelinde kardeşleşip birleşmeleri, düzenin ideolojik hegemonyasının tüm boyut ve tezahürlerinin kırılmasına bağlıdır. Marksizm, bu teorik-ideolojik-politik sorunların üstesinden gelerek, tüm ezilenlerin kurtuluş bayrağı olma potansiyeline sahiptir.

 

 

Okunma 10241 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.