“Din ve Vicdan Özgürlüğü”

Yazan 

Dinsel Düşünüşün Yeniden Üretilmesi Aracı Olarak

“Din ve Vicdan Özgürlüğü”

“Din kalpsiz bir dünyanın kalbi ve acı çeken kitlelerin afyonudur...”

Karl Marx

“İki İsa vardır, biri egemenlerin öteki emekçilerin İsa’sı...”

E.P. Thompson

Selçuk Kozağaçlı

Bauer’in ölümü üzerine kaleme aldığı “Bruno Bauer ve İlkel Hıristiyanlık” adını taşıyan kısa anma yazısında Engels şöyle der; “1800 yıl uygar insanlığın en büyük bölümünü egemenliği altında tutmuş ve Roma dünyasını egemenliği altına almış bir dinden, bu dinin sahtekarlar tarafından yapılmış bir saçmalıklar kumaşı olduğunu söylemekle yetinilerek kurtulunmadı...”[1] Hıristiyanlığın toplum üzerindeki egemenliğinden “kurtulunduğuna” ilişkin tespitin, henüz 19. yy’ın başlarında, “geçmiş zaman” kipinde yazılmış olmasında, hüzün verici bir “gramer sorunu” bulunabilir. Özellikle de yaklaşık yüzyıl sonra; 1948 genel seçimlerinde, neredeyse tüm Avrupa’da “YA İSA YA KOMÜNİZM” sloganıyla büyük başarılar elde eden Hıristiyan Demokrat partilerin amblemlerinin HAÇ olduğu hatırlanınca...

Engels’in devamında; “...Bu dinin üstesinden, ancak bu dinin doğduğu ve egemen din haline geldiği zaman varolan tarihsel koşullardan hareketle kökeni ve gelişimi açıklanabiliyorsa gelinebilir”[2] dediğini biliyoruz. Geçen yüz elli yıl içinde; dinin üstesinden gelmeye ilişkin bu tarihsel ödevin, yani dinlerin tarihsel köken ve gelişimlerinin açıklanması işinin, bizzat sosyalistler tarafından layıkıyla yerine getirildiğinden kimsenin şüphesi yoktur. Ancak dinsel düşünüş ve pratiğin bugün toplum yaşamındaki hala elle tutulur etkileri, anılan reçetenin, hastalığın seyrine denk düşmeyen iyimserlikte bir “erken sağalma takvimi” öngördüğünü göstermiş bulunmaktadır.

“İyimserliğin” boyutları birkaç önemli örnekle belirginleştirilebilir. Alman İdeolojisi’nde Marks ve Engels; “...insanların bilincindeki bu tasarımların çıkarılıp atılması, yineleyelim ki ancak koşulların değişmesiyle gerçekleştirilecektir, teorik sonuç çıkarmalarla değil. İnsanlar yığını için, yani proletarya için bu teorik tasarımlar mevcut değildir, o halde bu yığın için bu tasarımların çözümlenmesine de gerek yoktur ve eğer bu yığının din gibi bazı tasarımları olmuşsa, bunlar da, koşullar dolayısıyla çoktan çözümlenmişlerdir....(vurgu benim) demektedirler.[3]

V.G Kiernan; Marks’ın bu düşüncesini hem ilk denemelerinden olan “Yahudi Sorunu”nda hem de olgunluk döneminde daha bilinçli bir biçimde “Kapital”de izleyebileceğimizi düşünmektedir; “(Marks’a göre) ...Yahudiler o günkü seyyar satıcı hayatından kurtarılabilirlerse Yahudilik de kolayca ortadan kaybolacaktır...”, yine; (Marks); dinsel düşlerin tek işlevinin üretim sisteminin akıldışılıklarının üstünü örtmek olduğunu ve insanlar birbirleriyle rasyonel ilişkilere girdiklerinde ve toplumsal bütünün rahatsızlıklarını tedavi ettiklerinde bunların ortadan kalkacaklarını...tekrarlamıştır”[4]

Marksizmin din sorununa bakışının belli oranda “miyop” olduğu anlamına gelebilecek bu önerme; farklı yönlerde zenginleştirilebilir. Hatta bu arada gücünden de kaybedebilir. (Lenin, Stalin, Buharin, Kautsky, Plehanov, Gramsci, Althusser, Hikmet Kıvılcımlı vs) Ancak bu yazıda niyetim; özellikle XIX. yy’ın ikinci yarısı ve XX. yy’da; ulus devletlerin anayasal rejimlerine yerleşmiş “Din ve Vicdan Özgürlüğü” kavramının, dinsel düşünüş ve pratiğin “yeniden üretilme” mekanizmalarındaki rolü üzerine akıl yürütmek olduğundan bu tartışmadan uzak duracağım. Yazıya ilişkin “monografik” kaygılarla uzak durduğum bu tartışmanın çekiciliği gerçekte heyecan vericidir. Sosyalist devlette dinin zor kullanılarak ortadan kaldırılması potansiyeli ve eleştirisi, devrim öncesi rejim muhalifi dindar “muhtemel” müttefikler ve bu gibi ittifakların sorunları, inanan ve hatta dindar katmanlar üzerinde politik ajitasyon ve propaganda, inananların partiye üyeliği sorunu, dinsel işlerin cemaatlere terki önerisi, bu çekici alanın ilk akla gelen renkli tartışmalarıdır ve muhakkak tüketilmelidirler.

Dinin beklenen “son baharının” gecikmesinde, burjuva ulus-devlet tarafından “Din ve Vicdan Özgürlüğü” kavramının anayasal düzeyde inşasının; ciddi bir rolü olduğu düşüncesindeyim. Haklı olarak denilebilir ki; Marksist önerme; dinsel tasarımın ortadan kalkışına ilişkin vurgusunu “üretim ilişkilerinin” değişmesine yapmıştır. Henüz kapitalizmin tipikleştirilebilir üretim ilişkileri cari olduğuna göre; önermenin sorgulanması için erken değil midir? Hayır. Çünkü dikkatli bir bakış; Marksist teorinin dinin sönümlenişi üzerindeki belirleyici unsuru tanımlarken, vurguyu, “üretim ilişkilerinin” değişmesinden çok; aydınlanma-rasyonelleşme ve kapitalist sanayileşmeyi kapsayacak biçimde “yaşam biçiminin” değişmesine yaptığını görebilecektir. Başka bir deyişle Marks ve Engels; neredeyse salt aydınlanma ve süratli sanayileşmenin dahi “proletarya açısından” -sosyalizmi beklemeksizin- din sorununu ortadan kaldıracağını düşünmek eğilimindeydiler. Yukarıda Alman İdeolojisinden yaptığımız alıntı da ancak bu şekilde yerli yerine oturmaktadır.

Hal böyleyken; “ortadan kalkması” umulan dinsel düşünüşün güçlenerek toplum yaşamını etkilemeye devam etmesinin neden ve koşullarını araştırmak; Marksistlerin önünde ciddi bir ödev olarak durmaktadır. Bu yazı; dinsel düşünüşün yeniden üretilmesi mekanizmalarından önemli birisi olduğunu sandığım “Din ve Vicdan Özgürlüğü” kavramının anayasal görünümünü kendisine konu edinmiştir.

Sıkıcı olmayı göze alarak; “Hıristiyan” Kıta Avrupası’ndan aşağıda çokça örnek verdim. Amacım, gözlere indirilmiş bir perdenin mutlak biçimde kalkmasını sağlamaktır. Bu perde; Yüksek Öğretim Kurumu yönetmeliklerinde veya meclis içtüzüğünde yapılacağı varsayılan bazı düzenlemeleri, “dinin elden gittiği” veya “devletin elden gittiği” yaygarasıyla ulusal sorun haline getiren reel politik kaosun gözlerimize indirdiği bir perdedir. Amacım; farklı ülkelerdeki örneklerden söz ederken “hukuksal istisnalardan” değil, yerleşik ve kapsamlı bir “sistemden” söz ettiğimin yeterince anlaşılmasını sağlamaktır. Mukayeseli Hukuk yönünden yaptığım mütevazı taramanın -küçük bir bölümü hariç- neredeyse tamamı “islamcı-ikinci cumhuriyetçi” yazarların araştırmalarına dayanmaktadır. Belli bir konjonktürde, belli bir sorunsal alanının “kim” tarafından tarif/manipüle edilmeye çalışıldığı önemlidir. Tek başına bu değer-ilgi (value relevant) bile; “Din ve Vicdan Özgürlüğü” kavramının, dinin, özel alanda yeniden üretiminin garanti altına alınması, hatta kamusal alana çağrılması ve yeniden üretilmesi faaliyetinin ne kadar önemli bir aracı olduğunun açık göstergesidir.

Aşağıda önermeye çalıştığım tez şudur; bugün gerçekte tarihsel değil sadece kuramsal bir varlık olduğu dahi iddia olunmaya başlamış olan “burjuva devrimler çağının” kısa ilkbaharı bir yana bırakılırsa; her hangi bir sınıflı toplumda Din ve Vicdan Özgürlüğü’nü düzenleyen anayasal normların, “laik-köktendinci” dikotomisi ile hiçbir gerçek bağı yoktur. Başka bir deyişle bu normlar; rejime, dinsel iktidara karşı “kapalılık” faydası sağlamadıkları gibi, inanç ve ibadetlerin serbestçe yürütülmesini garanti altına alma yetenekleri de bulunmamaktadır.

Öyleyse niye vardırlar? Din ve Vicdan Özgürlüğünü düzenleyen anayasal normların, gerekçelerinde gösterilen -sözde- normatif fonksiyonlarından tamamen farklı, üç temel tarihsel fonksiyonu bulunmaktadır. İlki Hobbes’çu “Devlet Dini” fonksiyonudur. Tipik olarak Anglikan kilisesine ve bizde de Diyanet İşleri Başkanlığına işaret eden bu veçhede, bir yandan dinsel düşünüş ve davranışın burjuva iktidarını örseleme yeteneği elinden alınmakta diğer yandan ise iktidar bu yolla “konsolide” edilmektedir. İkinci Fonksiyon, ilkinin yürüttüğü “yukarıdan aşağı” jakoben iktidar pratiğinin gözden kaçırdığı bir alana yönelmiştir; aydınlanma ve sanayileşme tarafından dahi çözülememiş “geleneksel dinsel pratiğin” (halk dininin) yeniden üretimini kontrol altında tutmak. Genellikle devlet dini tarafından nüfuz edilemeyen bu potansiyelin ciddi bir “sağ” seçmen tabanını yeniden ürettiği, yine güçlü bir anti-komünist doku inşa ettiği unutulmamalıdır. Nihayet üçüncü fonksiyon; bu özgürlüğün tamamen anakronik hale geldiği, başka bir deyişle ihlali konusunda on yıllardır hiçbir ciddi şikayetin bulunmadığı ülkelerde dahi eğitim, aile, tüketim ve kamuoyu konusunda yarattığı “verimli” etkilerden yararlanmak üzerinedir. Dinsel düşünüşün, en düşük yoğunlukta bile; kürtaj, boşanma, eşcinsellik, askerlik, vergi, zorunlu hizmet vb. sorunlarda çatışmalara yönetici sınıf lehine çizdiği çerçeveden vazgeçilemediği ortadadır. Yine dinsel kültür; tüketici tabanında, dinsel turizmde, kültürel ve sanatsal etkinlikler üzerinde küçümsenmeyecek talep arttırıcı etkiye sahiptir. Yani aslında durum; ezenler ve ezilenler arasındaki gerçek ilişkinin gayet modern ve başarılı dolayımlarından birisidir.

Oysa, Laik/Köktendinci kutuplaşmasının; problem alanını ancak oldukça dar ve yüzeysel biçimde kavrayabildiği söylenmelidir. Çünkü; taraflar gerçek kişiler olmaktan çıkartılıp “lirik” tiyatro karakterlerine dönüştürülmüşlerdir. Sahnenin bir tarafında; başta din ve vicdan özgürlüğü olmak üzere, örgütlenme, düşünceyi ifade, hatta seçme ve seçilme haklarını “kötüye kullanarak”; laik rejimin değiştirilemez niteliklerine yönelik bir “suikast” içerisinde olan; bu amaçla dernek, öğrenci yurdu, vakıf, siyasi parti, şirket, holding ve hatta koalisyon hükümeti kurdukları “kabul edilen” bir kısım “vatandaş” bulunmaktadır. Bu vatandaşlarımızın ideolojik veçhesi de bir bütün olarak tarif edilmeyip bir kısmının “iç ve dış mihraklarca kandırılıp en saf duygularıyla oynanan dindar vatandaş” ve kalan kısmının ise “menfur iç mihrakın ta kendisi şeriatçı vatandaş” olduğunun altı çizilmektedir.

Sahnenin diğer tarafında ise; “geçmişte bir gün” batılılara uyup azıtarak dinden çıktığı anlaşılan, mazlum Ümmet-i Muhammede eziyet peşinde olduğu için başına durmadan felaketler gelen, deprem geçiren, AİDS kapan; başörtüsü ve kuran kursu ile uğraşmaktan bir türlü enflasyonu düşüremeyen ve “ağır kalkınma hamlesini” yarım bırakmış zalim “tağuti rejim” bulunmaktadır.

Taraflarca; enstrüman olarak; Anayasa’nın 4 ve 24. Maddeleri, Kur’an, siyasi partiler kanunu, meclis içtüzüğü, tevhid-i tedrisat kanunu, belediye seçimleri, nihayet mehter ve onuncu yıl marşları. kullanılmaktadır. Yine bir enstrüman olmaktan çok şef çubuğuna benzeyen Silahlı Kuvvetler İç Hizmet Yönetmeliğinin ‘durumdan vazife çıkarmakla ilgili’ maddesi ise; “sahneyle salonun sınırını” iyi çizmek ve oyuna gereksiz seyirci katılımını engellemek maksadıyla her daim gündemde tutulmaktadır.[5]

Kanaatimce oyunun; siyasi parti kapatmak, muhtıra vermek, bombalı suikast yapmak, şiir okumak, cihat çağrısı başlatmak gibi; teatral değeri oldukça yüksek bir çok perdesi bulunmakla birlikte gerçeklik duygusu oldukça zayıftır. Özellikle hukuk normlarının; taraflar arasında, mücadele alanı gibi gösterilmesinin yanıltıcılığına dikkat çekilmelidir.

Zira aşağıda gösterilmeye çalışıldığı gibi sorun, “...kutsal metinler üzerine yemin etmek, tanrı adına para basmak, kamusal alanda dinsel simgeler taşımak, anayasal ayrıcalıklara sahip dinler tanımlamak...” yahut “laik olmak” ve hatta “...dinin toplumsal hayattan uzaklaştırılması için ateist propagandayı desteklemek....” türünden “teknik hukuksal” etkinliklerle sınırlanamayacak boyuttadır. Din ve Vicdan Özgürlüğü üzerinde konuşmaya değer asli sorunsalın (problematique); dinin, en geniş anlamda egemen blok ve siyasal iktidar tarafından, hegemonyasının tesisi ve yeniden üretilmesi amacıyla doğrudan (müspet veya menfi) tasarruf alanı olarak kavranması olduğu belirtilmelidir.

* * *

Din ve Vicdan Özgürlüğü’nü düzenleyen anayasal normlar üzerinde yapılacak yüzeysel bir “ilk okuma” dahi; bu özgürlüğün yalın normatif ifadesi hakkında bir fikir elde etmemizi sağlayabilir.

Bu, yaklaşık olarak şöyle olsa gerektir;

“Herkes , din olduğunu iddia ettiği bir inanç sistemine sahip olmak, bu sisteme ve vicdan diye isimlendirdiği kişisel eğilimlerine uygun kanaatler oluşturmak ve bu inanç ve kanaatleri açıklamak ve yaymak özgürlüğüne sahiptir.

Herkes, anılan inanç ve kanaatlerinin gerektirdiğini varsaydığı simgeleri taşımak ve kullanmak, ibadet olarak isimlendirdiği düşünsel ve bedensel pratikleri tek başına yahut topluca gerçekleştirmek, bu amaçlarla örgütlenmek, mekanlar inşa ve araçlar imal etmek, dini ve vicdani kanaatlerince yasaklandığına inandığı eylem ve işlemlere katılmamak özgürlüğüne sahiptir.

Herkes, anılan inanç veya kanaatlerden biri veya hiçbirisine mensup veya tabi olmadığını düşünmek, simgelerini kullanmamak, örgüt, ibadet ve ayinlerine katılmamak ve bu düşüncesini açıklamak[6] özgürlüğüne sahiptir.”[7]

Bu üç unsur; Din ve Vicdan Özgürlüğü’nün “yalın hali” ne, başka bir deyişle “sürtünmesiz” bir ortamda alacağı normatif forma işaret etmektedir.

Ancak, Özgürlük, bu haliyle sadece didaktik bir tasarım olup, hiçbir asli kurucu iktidar; anayasa hazırlama meşruiyetini veya kendisini iktidarda tutan gücü (hatta bazen her ikisini birden) aldığı toplumsal sınıfların, dini inançlarına ve vicdani kanaatlerine karşı bu kadar kayıtsız olmayı başaramayacaktır.

Bir diğer yandan, anayasal düzeyde yasama faaliyeti (yahut bu kapsamda düzenleme yapma imkanı) genellikle bir iç veya dış savaşın, sınıf savaşının geçici bir konağının[8], kısaca toplumsal menfaatler dengesindeki ciddi bozulmaların, kısmen yada tamamen sona erdirilmeye çalışıldığı barış (uzlaşma)[9] dönemine ilişkindir. Yani; toplumsal alan bu dönemde, atlatılmış yahut doğacağı varsayılan “tehditler”, yakın ve uzak “tehlikeler”, “tedbirler”, karşılıklı “tavizler” gibi siyasal spekülasyonlarca meşgul edilmektedir.[10]

  Böylece normun yalın ifadesine eklenmesi kaçınılmaz olan “dışsal” kategoriler belirmeye başlar. İlk kategori, Din ve Vicdan Özgürlüğü’nün düzenlendiği normatif bütünün (anayasanın)[11] baskın bir din benimsemiş olmasıdır. Bunu aşağıda açıklamaya çalışacağım. İkincisi ise asli kurucu iktidarın kendisini bağlı hissettiği sınıfsal/tarihsel aidiyete yahut iş başına gelmesini (kalmasını) mümkün kıldığına inandığı toplumsal ihtiyacın türüne göre çeşitlenebilir. Aslında ikinci kategorinin tamamı “Özgürlüğün Kötüye Kullanılması Yasakları” üst başlığı altında incelenebilecek olmakla birlikte, bunları iki ana grupta toplamak mümkündür;

1. Özgürlüğün; yine aynı maddede tanımlanan özgürlüğü ortadan kaldıracak biçimde kötüye kullanılması. -Tek bir özgürlüğün “aşkın” kullanımı- (Bir dinin, mezhebin, tarikatın diğerleri yahut dinsizler üzerinde veya dinsizlerin herhangi bir din veya tüm dinler üzerinde tahakkümü gibi...)

2. Özgürlüğün; başkaca anayasal normlar ile tanımlanmış özgürlükleri ortadan kaldırmaya, kendisi ile (en azından) eş değerde kabul edilen kuralları çiğnemeye yahut yasakları aşmaya yönelik kullanımı. (Yaşam, vücut bütünlüğü, mülkiyet gibi hakların ihlali, Genel ahlaka, adaba, sağlığa, güvenliğe yahut kamu düzenine ait olduğu kabul edilen kuralların çiğnenmesi, anayasal rejimin değiştirilemeyeceği öngörülmüş niteliklerine[12] ilişkin olumsuz faaliyet yürütülmesi gibi...)

Özellikle “Baskın Din” meselesi, girişte sunduğumuz temel önermemizi açıklamakta çok verimli olacağından üzerinde dikkatle durmalıyız.

1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 1923 değişikliği ile getirilen 2. Maddesinde; “Türkiye Devleti’nin dini, dini İslam’dır. Resmi lisanı Türkçe’dir.” düzenlemesi yer alır.[13]

1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda ise aynı konuda üç ayrı dönem düzenleme yapılmıştır. Maddenin ilk hali; “Türkiye Devleti’nin dini, dini islamdır; resmi dili Türkçe’dir; makarrı Ankara şehridir” şeklindedir. 10 Nisan 1928 tarihli değişiklikle; “Türkiye Devleti’nin resmi dili Türkçe’dir; makarrı Ankara şehridir” şeklinde düzenlenmiş ve nihayet 1937 değişikliği ile; “Türkiye cumhuriyeti, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılapçıdır. Resmi dili Türkçe’dir. Makarrı Ankara şehridir” düzenlemesi getirilmiştir.[14]

Bir din isminin, “kayrılmış” olarak, anayasada geçmesi aslında sanıldığı (yahut sanılması istendiği) gibi teokratik rejimlere özgü bir durum değildir. İtalyan Anayasasının 7. Maddesi; “Devlet ve Katolik Kilisesi her biri kendi sınırları içerisinde bağımsız ve hükümrandır. Bunların münasebetleri Laterano anlaşmaları ile belirlenmiştir. Bir anayasal revizyonu gerektirmeksizin bu anlaşmalar üzerinde değişiklik yapılması her iki tarafça da kabul edilmiştir...”[15] demektedir. Halklarının belirgin çoğunluğu Katolik, Ortodoks veya Protestan olan başka ülkelerde de temel olarak XIX. yy’ın ikinci yarısında çeşitli ağırlık ve düzeyde benzer maddeler anayasalara geçmiştir.[16]

Katolik nüfus yoğunluğu bulunan ülkelere genel olarak göz atıldığında; tablo daha iyi anlaşılabilecektir. Portekiz Anayasası’nın 42. Maddesinin 3. Bendinde, devletin, geleneksel prensipler ve Hıristiyan moral ve doktrini doğrultusunda bir gelişme sağlamak durumunda olduğu belirtilirken, aynı anayasanın 45. Maddesi “Devlet Tanrıya ve insanlara karşı olan sorumluluklarının bilincindedir...” hükmü getirilmiştir. Portekiz Anayasasının 46. Maddesi, her türlü tereddüde son verecek açıklıktadır; “Katoliklik Portekiz milletinin geleneksel dini olarak kabul edilir. Katolik Kilisesinin hukuki bir varlık olduğu kabul edilir. Devlet ve dini itikatlar arasındaki ilişkiler sistemi Papalık ile yapılmış mevcut anlaşmalara halel getirmeksizin ayrılık esasına dayanır...”[17]

Aslında bu ve benzeri hükümlerin değişik ağırlıklarda tüm hukuk sistemine nüfuz etmiş oldukları[18] ve özellikle Katolik nüfusun yoğun olduğu ülkelerde açıkça “dinsel düşünüşü” kayırıcı bir forma büründükleri görülmektedir. Yine bağımsız ve hükümran Vatikan Devleti’nin (Roma Katolik Kilisesi’nin-Papalığın) bu devletlerle olan ilişkisinde kendisine birtakım özel statüler tanıyan anayasal normları takip ederek, hukuk sistemine nüfuz etmiş olan ilkeler sayesinde bazı haklar ve yükümlülükler sahibi olup olmadığı konusu da ayrıca incelenmeye muhtaçtır. Nitekim Portekiz Anayasası’nın 47 Maddesi hükmü; “Devlet dini bir kuruluşa ait, bina veya eşyayı başka bir maksada tahsis edemez...” ifadesi ile bu duruma örnek teşkil etmektedir.[19] Anlaşılacağı üzere dini bir konuda kurulmuş gibi duran ilgi; mülkiyetten zilyetliğe birçok farklı hukuksal kuruma sirayet edebilir ve sonuçlar doğurabilir.

        Gerçekte bu kadarı bile, din konusunda, aydınlanmanın yüzündeki müstehzi Voltaire’ci gülümsemenin, son virajda yerini nasıl bir “pis sırıtmaya” bıraktığını göstermeye yetmelidir. Burjuva hegemonyasının, dini bir enstrüman olarak kullanmaya ısrarla devam etme kararının tarihsel kökenleri yahut Marks’ın bu konuda neden yeterince öngörülü davranmadığı incelenmeye muhtaçtır. Sanayileşmenin proletaryanın düşünsel ve ahlaki yaşamında yapacağı umulan değişikliğin yahut ilkel aydınlanmacı materyalizmin dinsel düşünüş karşısındaki gücünün abartıldığı anlaşılmaktadır. Devam edildiğinde meselenin boyutu daha ciddi anlaşılacaktır;

İspanya’nın Anayasası diyebileceğimiz Milli Hareketin Prensipleri Kanunu’nun 1. Maddesinde; “Ülkenin kanunlarının ilham kaynağı, milli şuurun vazgeçilmez ve doğru inancı olan Roma Katolik Kilisesi doktrinine göre, Tanrı’nın kanunlarına saygı göstermenin bir şeref vesilesi olarak görüldüğü...” belirtilir.[20] Yine Monako Anayasası’nın; 9. Maddesi buna göre sade kabul edilebilecek bir ifadeyle; “Devletin dini Katolik’tir” demektedir. İrlanda Anayasası 44. Maddesinin 1. Bendinde oldukça şiirsel bir biçimde; “ Devlet, halkın ibadet etmesinin her şeye kadir Tanrı’ya karşı bir vazife olduğunu şükranla tasdik eder” düzenlemesine yer verilmiştir.[21]

Bu tip şiirsel ifadelerin anayasaların “Başlangıç” adı verilen bölümlerinde, yahut bu iş için eklenmiş sonuç bölümlerinde olduğu kadar anayasal normların yazılması tekniğinde de kullanıldıkları görülmektedir. Örneğin, 1909 tarihli Anayasasının giriş bölümünde yer alan “Bu yasa, 1909 Güney Afrika Anayasası olarak adlandırılır” ifadesi yetersiz ve sade bulunarak kaldırılmış ve yerine metnin sonuna eklenmiş “Birliğin halkı her şeye kadir olan Tanrı’nın her konuda yapacağı rehberliği ve egemenliği kabul eder” ifadesi geçirilmiştir.[22]

Yoğunluklu nüfusu Protestan mezhebine tabi olan Avrupa ülkelerinde de durum daha farklı değildir. İzlanda Anayasası’nın 62. Maddesi; “Devletin dini Lutherci-Evangelist Hıristiyanlık anlayışıdır ve böylece Devlet tarafından desteklenir ve korunur.” ifadelerine yer verir. Finlandiya Anayasası’nın 83. Maddesi; “Lutherci-Evangelistik Hıristiyanlık mezhebinin organizasyonu ve yönetimi Dini kanunlara göre düzenlenir” der. Yine, Danimarka Anayasası’nın 4. Maddesi, “Lutherci-Evangelik Hıristiyanlık anlayışı Danimarka’nın dinidir ve devlet tarafından desteklenir” dedikten sonra 6. Madde, “Kral, Lutherci-Evangelik Hıristiyan anlayışına mensup olmalıdır” demektedir. Anayasasının II. Bölümünün tamamı din ve devlet ilişkilerine ayrılmış olan Yunanistan’da, bu bölümün 3. Maddesinin 1. Bendi; “Yunanistan’da egemen din Ortodoksluk inancıdır...” şeklinde düzenlenmiştir.[23] Milletvekillerinin göreve başlamadan önce kutsal kitap (İncil) üzerine yemin etmeleri bir zorunluluktur.[24]

Katolik nüfusa sahip Belçika ve Lüksemburg anayasalarında bu türden düzenlemeler olmamakla birlikte hiçbir yerde “laiklik” yahut aynı anlama gelebilecek bir kavram geçmez.[25]

Alman Anayasasında ve Arnavutluk Anayasasında; eğitimden, Portekiz anayasasında da sadece mezarlıklarda yapılacak ayinlerden söz edilirken laik kavramı kullanılmıştır.[26]

Keza, yoğunluklu merkez nüfusu ve yönetici sınıfı Anglikan mezhebini benimsemiş olan Birleşik Krallık (United Kingdom of England) düzenlemelerinde, TAÇ hem siyasi hem de dini iktidarı temsil eder. İngiliz Kralı olmak için Protestan olmak gerekir (Anglikan kilisesi ilke olarak bir Protestan kilisesidir ancak Katolik kilisesine benzeyen yönleri de vardır) ve bu zorunluluk kralın eşini de kapsar. Dini hukuk; yaşayan, ve kilise tarafından üretilen bir hukuk olmakla kalmaz, mahkemeler tarafından uyuşmazlıkların çözümünde kullanılır. Sadece Anglikan kilisesine karşı yönelmiş saldırı ve hakaretler suç olarak kabul edilir. Başka bir dinin bu şekilde korunması yasal olarak mümkün değildir.[27]

Yine son olarak Kilise ve Devlet(ler)’in ayrılması konusunda düzenleme; Amerika Birleşik Devletleri Birinci Anayasa Değişikliği Gerekçesi’nde; “Kongre herhangi bir dinin resmen kabul ve tesis edilmesi veya serbest bir şekilde faaliyet göstermesini engellemeye dair kanun yapamaz...” şeklinde ifade edilmiştir. Kongre’ye ve dolayısıyla federal hükümete hitap eden bu ifade, federe devletlerin bir süre kendilerine resmi devlet dini tanımlamalarına izin vermiş ise de bugün Federal Yüksek Mahkemenin yerleşmiş içtihadı ve federe anayasalar göz önünde bulundurulduğunda değişiklik gerekçesinin tam ve mutlak bir kabul gördüğü anlaşılmaktadır.[28]

Bu durumda; açık birer anayasal ilke olarak “laikliği” seçmiş olan Fransa ve Türkiye ile bir zamanlar anayasalarında “devletin dinsiz olduğu” açıkça belirtilmiş sosyalist örnekler[29] dışında hemen hemen tüm Avrupa ülkeleri ve ABD[30] dışarıda tutulmak kaydıyla nüfus yoğunluğu Katolik, Protestan ve Ortodoks olan neredeyse tüm sair ülke anayasalarının baskın bir din tanımladığı anlaşılmaktadır.

Nüfus yoğunluğu Müslüman olan ülkelere gelince, yine Türkiye dışında devlet dini olarak İslam’ı benimsememiş olanı yoktur. Mısır, İran, Irak, Ürdün, Kuveyt, Pakistan gibi ülkelerin anayasalarının 2. Maddelerinde birbirlerine çok yakın ifadelerle; “İslamiyet devletin dinidir ve İslami Şeriat kanun yapmanın temel bir kaynağıdır...” denilmektedir.[31]

Sonuç olarak; anayasada baskın bir din belirtilmiş olması, yahut bir dinin diğerlerine nazaran anayasal rejim tarafından kayrılması, yahut rejimi temsil eden kamusal tören ve simgelerde belli bir dine ait motiflerin kullanılması, Din ve Vicdan Özgürlüğü’nü düzenlemesi beklenen “yalın norma” müdahale eden birinci dışsal kategori olarak kendisini göstermektedir. Oysa; Nüfus yoğunluğu Hıristiyan olan ülkelerde 16.yy’dan itibaren belirginleşerek artan mezhep çatışmaları ve Kilise-Devlet çekişmesinin doğal sonucu gibi duran bu durum; bugün, temel olarak Din ve Vicdan Özgürlüğü kapsamında değerlendirilmemekte ve bilindiği üzere ait oldukları ülkelerde bu özgürlüğün sürekli ve ciddi ihlali olduğu yönünde herhangi bir şikayet bulunmamaktadır. Bu dikkat çekici bir durumdur. Neredeyse “teokratik” olarak tanımlanmak zorunda kalınacak kadar ağır anayasal düzenlemelerin, gerçekte artık, “din özgürlüğü” kavramına yahut “dinin kamusal alandan çıkarılması” çabasına karşılık gelmiyor oluşuna rağmen, yaşamaya ve gelişmeye devam etmeleri önemlidir. Durumun tamamen açıklığa kavuşması için; tüm Avrupa’da adında “Hıristiyan” bulunan dernek, vakıf, siyasal parti ve ticari şirketlerin büyük bir serbesti ile kurulabildiği, hemen tüm Hıristiyan Demokrat partilerin amblemlerinin HAÇ olduğu eklenmelidir.[32]

Bu olgu; dinsel tasavvurların bizzat Marks tarafından beklenen sonbaharının, ne tür bir “pastırma yazı” ile ertelendiğinin en ciddi göstergesidir. Burjuva hegemonyası hem “dini kamusal alandan kovmak” adına yaptığı düzenlemelerle hem de “din ve vicdan özgürlüğünün korunması” amacına yönelik düzenlemeler ile zıt yönlü bir paralellik içinde “dinsel düşünüşü” yeniden üretmeyi başarmıştır.

Emperyalist “merkez” için anakronik hale gelmiş “özgürlük” sorunu, yeni rolünü şikayet etmeden benimsemiş ve çağdaş bazı sorunların ezenler lehine uyuşturulması mekanizmasına eklenmiştir. Neredeyse tüm Avrupa’da sorun; Din ve Vicdan Özgürlüğü’nün -ekonomik ve sosyal hakların ihlali ile sonuçlandığı iddia olunan- yürütülmesine ve yorumlarına ilişkin kavranmaktadır. Örneğin Fransa’da mesele tarihsel olarak vergi ile ilişkilidir. “Hiç kimse bir inanca yönelik harcamalara katkıda bulunmaya zorlanamaz” (1795) ifadesi, “İbadetlerin serbestçe icrası yasaklanamaz” (1793) hükmü ile birlikte tarihsel kilise-devlet ayrışmasını belirginleştirmektedir.[33] (Oysa güncel sorun farklıdır. Fransa’da öğrencilerin 1/7’si kilise okullarında olup; devlet, bu okullara -miktarı kanunla tespit edilmiş olan- bir yardım yapmaktadır.) Amerika Birleşik Devletleri için de sorun benzerdir; “Hukuki problemler iki kategoride ele alınabilir; 1. Devlet, dinin serbest bir şekilde yerine getirilmesine müdahalede bulunabilir mi? 2. Dini okullara ve pratik dini faaliyetlere doğrudan veya dolaylı devlet yardımı yapılabilir mi ?..” [34]

* * *

İslam dininin diğer tüm dinlerden farklı olarak “siyasal iktidara talip olma” niteliği taşıdığı sıkça öne sürülen bir iddiadır. Erken dönemi bir yana bırakılacak olursa tüm Kıta Avrupası’nın bin yıla yakın bir süre Hıristiyanlığın siyasal gücü ile şekillendiği ve Museviliğin bugün İsrail’de adeta teokratik bir biçimde siyasal iktidarda olduğu göz önünde bulundurulursa bu tespitin abartılı olduğu kabul edilecektir. Gerçekte tüm dünyaya yayılmış üç büyük dinin de (Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Hinduizm) çeşitli oranlarda benzer siyasal taleplere ve kamusal hayatı düzenleme iddiasına sahip olduğu söylenmelidir. Sorun dinlerin siyasal iktidar talep etme potansiyellerinden çok siyasal iktidarların dini bir enstrüman olarak kullanma alışkanlıklarında yatmaktadır.

Aslında dinlerin hatta mezheplerin “ekonomik tasavvurlarındaki” farklar üzerine çokça konuşulmuştur. Weber’in meşhur “Protestan Ahlakı” hatırlatılabilir. Marksın Hegelin Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Önsöz’de; Hıristiyanlığın insana ve insan ruhuna özel bir önem veren yapısı ve özelde PROTESTAN türünün; hiç kimsenin adını taşımayan bir meta değişimi ekonomisine en uygun inanç olduğunu söylediğini biliyoruz. Engels de Ütopik Sosyalizm Bilimsel Sosyalizm içerisinde “...Calvinizm, en atılgan ve tutkulu burjuvaziye (ilk kapitalistlere) en uygun inançtır. Kentsel karakterli ve cumhuriyetçidir. Calvinist kader doğması köklerini iş yaşamındaki başarı veya başarısızlığın (müteşebbis riskinin) önceden görülemezliğinde uzatmıştır...” tespitini yapar.

İslama ilişkin naiv bir ekonomik zihniyet analizi denemesi de ülkemizde yapılmıştır. Dr. F. Sabri ÜLGENER’in; İktisadi İnhitat Tarihimizin Ahlak ve Zihniyet Meseleleri adlı çok ilginç çalışmasında; İslam zihniyetinin kapitalizme elverişsizliği öne sürülerek, “Maddeleşmemiş dünya görüşü ve cemaat şuuru”, “Kapanma ve Ahlâkileşme”, Mesafe şuuru”, “Durgun atıl hayat ve büyüme korkusu”, “El İşçiliği (Esnaf ve Lonca ahlakı) Değeri”, “Durgun-Kapalı sanat anlayışı”, “Fütüvvet-Lonca yapısı”, “Sakin ve Kanaatkar hayat”, “Asıl ve nesep iddiası”, “Altın ve gümüş iptilası”, “Tabii Yollar dışına sarkma ve boşalma” gibi özgün kavramlaştırmalarla kapsamlı bir Weber’ci analiz yapılmıştır.[35]

Siyasal özdeşleşmenin ve bağlılığın (loyalty) dinsel inanç aracılığıyla betimlenişi, ya da daha doğru bir ifadeyle, dinsel bağlılıkla belirlenmesi yalnızca köktenciler için geçerli değildir. Aksine bu artık geleneksel değil modern bir siyasal bağlanma biçimidir....(Y)ıllardır kırkı aşkın Müslüman ülkenin Birleşmiş Milletler’de ve birçok başka kuruluşta bir araya gelip İslam Ülkeleri Bloğu denilen topluluğu oluşturduklarını biliyoruz. Bu İslam Ülkeleri Topluluğu’nda monarşiler de, cumhuriyetler de, tutucular da, radikaller de, kapitalizm yanlıları da, sosyalizm yanlıları da, Batı Bloğundan yana olanlar da, Doğu bloğunun yanında olanlar da ve türlü çeşitli tarafsızlar da yer almakta. Bu ülkeler uluslar arası nitelikte birçok danışma kurulları oluşturmuş, birçok konuda birlikte hareket edebilmiş; yüksek düzeyde düzenli toplantılar düzenleyebilmiş; yapıları, ideolojileri, siyasetleri ayrı ayrı da olsa, önemli birçok konuda aralarında görüş birliği oluşturabilmiş, ortak eylemler gerçekleştirmişlerdir”[36]

Laik (!) Türkiye’den, Şeriatçı (!) Suudi Arabistan’a kadar geniş bir siyasal yelpazenin “müslüman ülke” kategorisi ile gönüllü olarak uluslararası bir siyasal organizasyona bağlanabilmeleri, din-siyaset ilişkisinin pratik manevra alanlarının geleceğine de işaret etmektedir. Dini söylemin ulus devleti konsolide etme yeteneği kalmadığında, yahut pazar ortaklıkları nedeniyle bu ihtiyaç azaldığında dahi “dinsel düşünüş” supranasyonel bir açılım kazanacak modern yeteneğe sahiptir.

* * *

Üç tespit yapılmaya çalışılmıştır;

1. Burjuva ulus-devletlerin anayasalarında; siyasi iktidarı köktendinciliğe kapatmak adına yapıldığı öne sürülen düzenlemeler ve Din ve Vicdan Özgürlüğü’nü teminat altına alma iddiasındaki düzenlemeler zıt yönlü bir paralellik taşır. Her ikisi de kendisinden beklendiği öne sürülen faydayı yerine getirmekte ya yeteneksiz ya da gereksizdir. Örnek olarak incelenen “Baskın Din” sorunu bunun iyi bir göstergesidir.

2. Buna rağmen bu düzenlemelerin varlıklarını geliştirerek sürdürmelerinin nedeni hegemonya sürecinin yeniden üretilmesinde üstlendikleri modern fonksiyondur.

3. Marksizm; dinsel düşünme biçiminin ve pratiğinin sönümlenişinde aydınlanmanın ve “vahşi kapitalizmin” rolünü abartmıştır. Tarihsel kökenleri araştırılmaya muhtaç olmakla birlikte, umulduğunun aksine, burjuvazi dini bir enstrüman (belki ideolojik aygıt) olarak kullanmaktan vazgeçmemiş veya vazgeçememiştir.

Bu durumda bizim açımızdan üç önemli noktada yoğunlaşılması zorunludur.

1. Laik-köktendinci dikotomisi manipülatif bir “kurmacadır”. Bu ikili karşıtlığın, sosyalistlerin dahil olabileceği gerçek bir tarafı bulunmamaktadır. Böyle bir diskur derhal terkedilmelidir; çünkü içerisinde “tarihsel” ya da “taktiksel” olarak ne bir düşman ne de bir ittifak bulmak söz konusudur.

2. Dinsel düşünüşün yarattığı yeni ve modern siyasal bağlanma biçiminin doğru bir biçimde çözümlenmesi gerekmektedir. Refah Partisi’nin cumhuriyet tarihinin neredeyse tek gerçek siyasal partisi olması tesadüf değildir. Ezilen sınıfların anılan bağlanma biçimi ile ilişkisinin ortadan kaldırılması ancak karşı hegemonyanın doğru bir biçimde inşası ile mümkün olabilecektir. “Dinsizliğin meşruiyeti” gibi kaybedilmiş argümanların, karşı hegemonya inşasındaki önemli rolü tekrar dikkatle gözden geçirilmelidir. Bunun tam karşısında görünmekle birlikte, “inançlı ezilenler” üzerinde, -bu niteliklerinin ön kabulü ile- ajitasyon ve propaganda yapılması imkanı aynı madalyonun diğer yüzüdür.

3. Cumhuriyetin kuruluşuna içkin olduğu öne sürülen “evrenselci-pagan” anlayışın, Türk-İslam sentezine dönüştürülmesindeki dinamik iyi çözümlenmelidir. Burjuvazinin dini “kullanmaktan” vazgeçmeme-vazgeçememe açmazının, ülkemizdeki tarihsel kökenleri ancak bu şekilde ortaya çıkarılabilecektir.

 

 

KAYNAKÇA

  1. 1.ANAYURT, Ömer, “Fransa’da Klasik Geleneksel Laikliğin Çözülüşü ve Modern Laikliğe Geçiş”, Türkiye Günlüğü, sayı 29, Temmuz-Ağustos 1994
  2. 2.BENHABİB, Sayla,Kamusal Alan Modelleri”, Cogito, Yaz, 1996
  3. 3.ENGELS, F., “Bruno Bauer ve İlkel Hristiyanlık”, Makale, ‘Din Üzerine’ içinde, Sol Yayınları, Ankara, Nisan 1976
  4. 4.FENDOĞLU, Hasan Tahsin, Önceki Hukukumuzda ve Batıda Din Özgürlüğü Teori ve Uygulaması, Türkiye Günlüğü, Sayı 21, Kış 1992
  5. 5.İLSEVER, Ferit, Cumhuriyet Devri Kanunları, Kaynak Yayınları, İstanbul 1997
  6. 6.KARA, İsmail, “Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi İçin Bir Çerçeve Denemesi”, Makale, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi, İstanbul 1986
  7. 7.LEWIS, Bernard, “İslam’ın Siyasal Söylemi”, Çev. Ünsal OSKAY, Cep Kitapları A.Ş. (Düşün), İstanbul 1992
  8. 8.MACRİMİDİS, R.C., BROWNE, ROCHE, “Amerika Birleşik Devletlerinde Laiklik, Çev. Münir KOŞTAŞ, Türkiye Günlüğü, sayı 29, Temmuz-Ağustos 1994
  9. 9.MARKS, K., ENGELS, F., “Alman İdeolojisi (Feuerbach)”, Çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, İkinci Baskı, Ankara, Kasım 1987
  10. 10.ÖZEK, Çetin, Siyasal İktidar Düzeni ve Fonksiyonları Aleyhine Cürümler (Doçentlik Tezi), İÜHF yayını, İstanbul, 1967
  11. 11.ÖZER, Atilla, “Gerekçeli ve 1961 Anayasası ile Mukayeseli 1982 Anayasası”, Bilim Yayınları, Hukuk Dizisi, Ankara, 1984
  12. 12.ÖZYAVUZ, Tuncer, “Osmanlı Türk Anayasaları (sözlüklü)”, Alkım Yayınevi, 1997,
  13. 13.TANÖR, Bülent, Siyasi Düşünce Tarihi ve 1961 Türk Anayasası, (Doktora Tezi), Öncü Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1969
  14. 14.TANÖR, Bülent, Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu, BDS yayınları, İstanbul 1990
  15. 15.TURAN, Ömer, “Avrupa, İslam Ülkeleri ve Türk Anayasalarında Laiklik”, Türkiye Günlüğü, Sayı 29, Temmuz-Ağustos 1994
  16. 16.TÜRKÖNE, Mümtaz’er, “Türk Siyasetinin Eskimeyen Kilidi: Laiklik”, Türkiye Günlüğü, sayı 21, Kış 1992
  17. 17.VERGİN, Nur, “Din ve Devlet ilişkileri: Düşüncenin Bitmeyen Senfonisi”, Türkiye Günlüğü, Sayı 29, Temmuz-Ağustos 1994
  18. 18.WHEARE, K.C, “Modern Anayasalar”, Değişim Yayınları, Ankara, 1985

 

 



[1] Engels, F., “Bruno Bauer ve İlkel Hristiyanlık”, Din Üzerine, Sol Yay., Ankara 1976, s. 191 vd.

[2] A.g.e, s. 191.

[3] Marx-Engels, Alman İdeolojisi (Feuerbach), Çev.: Sevim Belli, Sol Yay., Ankara 1987, s. 66 vd. (her iki baskıda önemsiz çeviri farkı var)

[4] Kiernan, V. G., ‘din’, Marksist Düşünce Sözlüğü, Çev.: Levent Köker, İletişim Yay., İstanbul 1993, s. 138 vd.

[5] Eskiden oyunun sahneye asker çıkan perdeleri “pandomim” biçiminde oynanırdı. Muhtıralar kısa tatsız tuzsuz yazılır; gazeteciler Genel Kurmay Başkanlarına yanaşmazdı. Oysa günümüzde “esbak” veya “muvazzaf” darbeci generallerin konuşmayı da gayet sevdiği görülebilmektedir.

[6] “Uhrevi” bir yaşam olmadığını veya insan üstü güçlerin bulunmadığını söylemenin din duygusunu rencide edeceği ve bu nedenle “sıradan” bir düşünce açıklaması gibi korunmaması gerektiği çeşitli şekillerde söylenmektedir. Açıkçası aydınlanma bu konudaki vaadini yerine getirememiştir.

[7] İlk iki paragrafın öznesi olan “Herkes” terimi ve üçüncü paragrafın öznesi olan “Herkes” terimi, etimolojik nitelik olarak birbirinden farklıdır. Oysa tümel bir önerme olan “Herkes” iki tane olamaz. Böyle düşünüldüğünde; yasa koyucuların, ikinci özne için tercih ettiği olumsuz “Kimse” ifadesi daha doğru bir önermedir. Yani Din ve Vicdan Özgürlüğü teknik olarak iki olumlu ve bir olumsuz önermeden oluşmalıdır. Böylece özne sayısı teke indirilebilecektir. “Herkes” x’i yapabilir, (aynı herkesin içinde) “Kimseye” y yaptırılamaz. Buradaki “Kimse” bir kötüye kullanma tehlikesinden çok negatif sınır biçiminde okunmalıdır.

[8] Tam da burada, sınıf savaşının; “sınıfların var olmasının ta kendisi” dışında her hangi bir anlama gelmediği hakkındaki şiirsel açıklaması nedeniyle “John Lewis’e Cevap”ın selamlanması gerekmektedir.

[9] 1982 Anayasası’nın kabulüne ilişkin şaibeli halkoylaması düşünüldüğünde Hannah ARENDT’in ünlü çekincesi hatırlatılabilir; “Uzlaşmayı, boyun eğmeden ayırmak genellikle imkansızdır” BENHABİB, Sayla,Kamusal Alan Modelleri”, Cogito, Yaz, 1996, s.117 vd. Aslında; ‘RIZA’ nın burjuva hegemonyasındaki kurucu rolü; ‘uzlaşma’ kavramının gerçekte hiçbir toplumsal konumu açıklamaya elverişli olmadığının kanıtıdır.

[10] Örneğin 82 Anayasasının önsözünde yer alan “...Hiçbir düşünce ya da mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;...” ifadeleri bu minvaldedir. Yine 17 Ekim 1982 tarihinde Milli Güvenlik Konseyine sunulan Anayasa Komisyonu Raporunda, 12 Eylül Askeri Darbesi’nin amacını; “...ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı önlemek, Devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mani olan sebepleri kaldırmaktır...” şeklinde özetleyen 1 Numaralı Milli Güvenlik Konseyi Bildirisi, hazırlanmakta olan anayasanın “tasarısının tetkik, metin düzenlenme çalışma ve tartışmaları” sırasında doğrudan yararlanılan kaynaklar arasında sayılmıştır. ÖZER, Atilla, Yard. Doç. Dr., “Gerekçeli ve 1961 Anayasası ile Mukayeseli 1982 Anayasası”, Bilim Yayınları, Hukuk Dizisi, Ankara, 1984, s.5 vd.

[11] Şüphesiz anayasaların sadece dinler konusunda değil vicdani kanaatler konusunda da normatif bütünler olmayıp gerçekte “palyatif” metinler olduğu da iddia olunabilir.

[12] Bahri SAVCI’ya göre bunlar; Türk toplumunun birleşik moral ve spirituel değerlerini ifade eden ve birleşik inancını teşkil eden müesseseler” dir. “Mahfuz Kurumlar;...I) Cumhuriyet, II) Laiklik, III) Genel-Devri oy, IV) Çok partili hayat, V)Devletin Bütünlüğü, VI) Mülkiyet, VII) Miras, VIII) Şahsi (özel) teşebbüs...” aktaran, TANÖR, Bülent, “Siyasi Düşünce Tarihi ve 1961 Türk Anayasası”, (Doktora Tezi), Öncü Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1969, s.11

[13] Özyavuz, Tuncer, “Osmanlı Türk Anayasaları (sözlüklü)”, Alkım Yayınevi, 1997, s.293.

1921 Anayasası 1923 değişikliğine kadar böyle bir madde içermiyordu. Başka bir deyişle 1923 değişikliği; bir madde üzerinde değişiklik değil fakat yeni bir madde düzenlemesidir. 2. Maddenin ilk hali şöyleydi; “İcra kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegâne ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder”

[14] A.g.e., s. 294.

[15] Turan, Ömer,Avrupa, İslam Ülkeleri ve Türk Anayasalarında Laiklik, Türkiye Günlüğü, S. 29, s. 146.

[16] İtalyan Anayasası’nın özel durumunun altı çizilmelidir. İtalya’da Kilise Hukuku ayrı bir hukuk dalı ve anayasal bir kurum olarak kabul edildiğinden mahkemelerce doğrudan uygulanır. İtalyan Ceza Yasasının 402. Maddesi uyarınca sadece Katolik inancına karşı saldırı ve hareketler suçtur. Ceza yasası kapsamında Papa, devlet başkanı statüsünde korunur. İtalyan Anayasa mahkemesi anılan hükümleri Anayasaya aykırı bulmamış ve bu yönde bir başvuruyu reddetmiştir. Yine zaten, Kilise ve Devlet arasında imzalanmış Laterano Sözleşmeleri’nin anayasaya aykırılığı iddia olunamaz. Fendoğlu, Hasan Tahsin, “Önceki Hukukumuzda ve Batıda Din Özgürlüğü Teori ve Uygulaması”, Türkiye Günlüğü, Sayı 21, s.114 vd.

[17] Turan, a.g.m., s.146.

[18] Katolikliğe karşı eylemler suçtur, başka bir dine bu ayrıcalıklar tanınamaz. Yapılan evlilikler ancak Katolik mezhebine uygun olduğu takdirde geçerlidir. Boşanmak yasaktır Emredici olan bu düzenlemenin aksine sözleşmeler batıldır. Fendoğlu, a.g.m., s. 109.

[19] Turan, a.g.m., s.146.

[20] 1936 yılında çıkarılan bir yasa ile Katolik Kilisesi milli din olarak benimsenmiştir. Bu yasa 1851 yılında Papalık ile imzalanan Concordat ‘ın dört temel ilkesini yeniden kabul etmiştir;

  1. 1.İspanya’nın dini Katolik'tir. Allah sadece bu dine ayrıcalık tanımıştır,
  2. 2.İspanyadaki tüm okullarda, Katolik dini esaslarına göre öğrenci yetiştirilecek, bunu Katolik din adamları denetleyecektir.
  3. 3.Katolik dinine karşı olan tüm yaygın görüşler devletçe engellenecektir. Herkes Katolik din adamlarına saygı göstermek zorundadır. Din adamlarına bazı konularda bağışıklık (muafiyet) tanınacaktır.
  4. 4.Dini kuralları savunmak ve yürütmek (icra) konusunda din adamları özgürdürler.

Bunun yanı sıra devlet memuru olmak, dini yayın ve propagandada bulunmak, kilise açmak, alenen ibadet etmek sadece Katolik mezhebine tanınmış ayrıcalıklardır. Daha da çarpıcı bir örnek; Katolik Din Adamları’nın kontrolü dışında kıyılan nikahlar geçersizdir! Neredeyse FENDOĞLU’nun “TEOKRATİK İSPANYA” tespitine katılmamak elde değil gibi görünmektedir. Fendoğlu, a.g.m., s.114.

[21] Turan, a.g.m., s.146.

[22] Wheare, K.C, Modern Anayasalar, Değişim Yay., Ankara 1985, s. 44.

[23] Turan, a.g.m., s.146.

[24] Fendoğlu, a.g.m., s.116.

[25] Turan, a.g.m., s.147. “Belçika Anayasası’nın 14. Maddesi her çeşit ibadet ve ifade hürriyetinin masuniyetini ve devlet görevlilerinin bu hürriyete katiyetle müdahale edemeyeceklerini ve yine 16. Maddesi; Devletin herhangi bir inancın mensuplarının tayinine veya memuriyete geçirilmesine, onların üstleriyle haberleşmelerine karışamayacağını teyit eder.”

[26] Wheare, a.g.e., s. 49; Turan, a.g.m., s. 147.

[27] Fendoğlu, a.g.m., s. 118 vd.

[28] Macrimidis, R. C., Browne, Roche, “Amerika Birleşik Devletlerinde Laiklik", Çev.: Münir KOŞTAŞ, Türkiye Günlüğü, sayı 29, s.174 vd.

[29] “(mülga) Arnavutluk Sosyalist Cumhuriyeti Anayasası 36. Maddesinde devletin dini tanımadığı ve ateist propagandayı desteklediği belirtilir.” Turan, a.g.m., s.147.

[30] Amerika Birleşik Devletleri Anayasasında yer almamakla birlikte; ulusal para üzerinde, başkanlık yemininde ve benzeri bazı kamusal alanlarda çokça dinsel motiflere rastlanılmaktadır. 11 Temmuz 1955 tarihinde çıkarılan bir yasa ile bütün paralar üzerinde “we trust in god” (Biz ancak Allah’a güveniriz) yazılması zorunlu hale getirilmiştir. Kururcu belgelerden (bugün federasyonun hukuksal çatısını oluşturan) Viginia Haklar Demeci'nin 16. (son) maddesinde; “...Din veya Allah’a borçlu olduğumuz vazife...Başkalarına karşı Hıristiyan hoşgörüsü, sevgi ve şefkat göstermek...”denilmektedir. Ünlü 4 Temmuz 1776 bildirisinin son cümlesi şöyledir; “...Bu demecin müdafaası için, Allah’ın himayesine tam bir güvenle inanarak, hayatlarımız, servetlerimiz ve mukaddes şerefimiz üzerine karşılıklı olarak ant içiyoruz.” Fendoğlu, a.g.m., s.113.

[31] Turan, a.g.m., s.147. “Hatta Suudi Arabistan’ın yazılı bir anayasası yoktur ve Kuran’ın bu işlevi gördüğü kabul edilmektedir.”

[32] Fendoğlu, a.g.m., s. 117.

[33] Anayurt a.g.m., s.169.

[34] Macrimidis, a.g.m., s.176.

[35] Ülgener, Dr. F. Sabri, İktisadi İnhitat Tarihimizin Ahlak ve Zihniyet Meseleleri, İstanbul 1951, (İst. Üniv. Yay. No: 480; İkt. Fak. Yay. No:55).

[36] Lewis, Bernard, İslam’ın Siyasal Söylemi, Çev.: Ünsal Oskay, Cep Kitapları Yay., İstanbul 1992, s.9 vd.

Okunma 4978 defa