Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Kendi Cennetimizden Kovulduk, Cehennem de Kabul Etmiyor Bizi!..

Yazan

Hakan Soytemiz

“Dayanabilirsek kendi kendimizi eleştirelim.”

(Hikmet Kıvılcımlı)

 

Giriş

Türkiyeli devrim ve dolayısıyla Türkiyeli devrimcilik, tam 30 yıldır, yani 12 Eylül 1980 askeri darbesinden beri yaşadığı yenilgiden, yenilgili durumundan çıkışın yollarını, çarelerini arıyor. Bu konuda başarılı olunduğunu söylemek maalesef pek mümkün değil; bilakis yüksek devrimci pratiğin sorunları öteleyen gücünden mahrum kalan devrimci hareket, son on yıldır, epistemolojik problemlerinin yanına ontolojik problemler de eklemiştir.

Devrimimiz 12 Mart ‘71’de de yenilmişti, fakat 71 çıkışının[1] yüksek devrimci pratiği sayesinde, yenilginin nedenleri aranmaksızın, sürecin olumsuz etkileri kolay atlatılabilmişti. ‘80 yenilgisinin ardından da, yenilginin nedenlerini araştırma gereği duymadan, 71 benzeri bir çıkış sabır ve umutla beklendi; ama olmadı.

71 devrimci çıkışı öylesine yüksek bir pratik yaratmıştı ki, onun "bitişini” elbette 12 Eylül’ün sabahına bağlamak doğru olmaz. Dolayısıyla 71 benzeri bir çıkışın beklentisi ve umudunu yaratan şey de, bu yapısallığın (ideolojik-politik-örgütsel bütünlük) ve insan maddesinin, ‘80’lerin ikinci yarısından itibaren yükselttiği mücadeleydi.

Anımsayalım; ‘84 İstanbul cezaevleri direnişi ve yapılan ölüm orucu eylemi, devrimciliğimizin temel insan maddesi olan öğrenci gençliğin derneklerini kurmak için sokaklara çıkıp yeniden mücadelede istihdam edilmesi, ‘86 tahliyeleriyle dışarı çıkan kadroların silahlı mücadele zorlamaları, ‘89 Bahar eylemlilikleri, ‘91 Zonguldak maden işçilerinin Ankara yürüyüşü ve keza Kürt devriminin yüksek devrimci pratiği vb. gelişmeler, devrimimizin kaldığı yerden yürüyüşüne devam ettiği yanılsamasını yarattı. O kadar öyle ki, devrim adeta kapımıza dayanmıştı!..

Ne var ki, Sovyetik sistemin blok halinde çökmesi, gidişatın pek de bu yönde olmadığını gösterdi ama görmek çok zaman alacaktı, zira arada (1990-2000 arası) yaşanılan saman alevi isyanlar, ‘96 1 Mayıs’ı ve cezaevlerinde yürütülen ölüm orucu direnişi ve –düşük seviyede de olsa– devrimci şiddet zorlamaları görmeyi engelliyordu. F tipi hapishanelere geçişte yaşanılan son ölüm orucu süreci, gerçeğin üzerini kaplayan peçeyi fırlatıp attı. Bütün bu gayretlerin ve silkinişlerin, devrimimizin kalıcı anlamda yeni bir çıkış yapmasına vesile olmadığını görmüş olduk. Bu aynı zamanda, devrimimizin son 40 yılını belirleyen devrimciliğin ontolojik açıdan tartışılır hale geldiğinin de resmidir…

Restorasyon süreci ve sürdürülemeyen devrimcilik

Geçen 30 yıl, Kemalist cumhuriyet açısından da yeniden yapılanma/restorasyon süreci oldu. 24 Ocak 1980 ekonomi kararlarıyla başlatılan ve askeri darbenin düzlediği zeminde yürütülen bu süreç, devrimci Kürt hareketinin muazzam direnişi ile karşılaşınca akamete uğradı. 28 Şubat ‘97’de kendi siyasasına operasyon çeken Kemalist rejim, Öcalan’ın yakalanıp teslim edilmesiyle başlayan süreçte restorasyona hız vermiş; AKP-Gülen Cemaati koalisyonuyla ve Kürt hareketinin geri çekilmesinin sağladığı uygun ortamla yeniden yapılanmada bir hayli yol almıştır. 12 Haziran genel seçimleri, bu sürecin artık sonuna gelindiğinin tescili oldu. Ancak unutmamak gerek, Kürt siyasal hareketinin devrimci varlığı, bu süreci alt üst edecek varlığını hâlâ koruyor ve sistem bu nedenle bütün enerji ve dikkatini bu “sorunu" çözmeye ayırmış durumda…

Madem ki restorasyon sürecinin sonuna gelindi, madem ki yeni bir düzen kuruluyor, öyleyse bu ‘yeni düzen’de sosyalizm mücadelesinin araç ve yöntemleri ve bu mücadelenin zemini ne olmalı sorusu üzerine kafa yormak, kayıkçı kavgasıyla yürütülen hegemonya mücadelesinde devrimciliğe zerk edilen liberal ideolojik zehirlerden kurtulmak gerek. Türkiyeli devrimcilik, liberal akıntıya kapılmama adına teoriyi taşlaştırıp, dogmatizm batağına da düşmemelidir. Üçüncü bir yol tutup, Marksist devrimciliği yeniden üretmenin uğraşına girmelidir.

Türkiyeli devrimcilik, bunun için, öncelikle kendi yarattığı cennetinden kovulduğunu ve bir süredir içine düştüğü cehennemde de kabul görmediğini anlamak durumundadır. Hak edeni (Aydınlanmacı-modernist solculuğu) kendi cehennemcil yaşamında bırakıp kendi cennetini yeniden inşa etmek için, 40 yıllık tarihine yönelmeli, kendini belirleyen yapısallığın otokritiğine girişmeli ve bunu yaparken iğne değil, çuvaldız kullanmalıdır.

Bu işlemin ilk ayağı, sistemin restorasyon sürecinin ortaya çıkardığı “düzen içi klikler çatışması" söylemine vurgu yaparak ve bu söylemin böldüğü toplum kesimlerinden Aydınlanmacı-modernist kesime yaslanarak politika üreten solcular açısından değil; ne zamandır bu tez üzerinden ve solcularla aynı toplumsal kesime yaslanarak politika üretmeye çalışan devrimcilik açısından da denizin bitmiş olduğunun farkına varmaktır. Artık bu tespit ve yaslanılan toplumsal zemin üzerinden devrimci politika üretilemez. İki nedenden bu böyle: Birincisi, sistemin kendini yenileme süreci yeni anayasa ile tamamlanacaktır; ikincisi ve daha önemlisi, Aydınlanmacı-modernist kesimler Kemalist cumhuriyet tarihi boyunca sisteme bağlanmış, gelinen noktada yıkıcılıklarını yitirmişlerdir.

71 devrimci çıkışıyla birlikte parlak gök cisimlerinden bir Samanyolu oluşturan Türkiyeli devrimcilik, 1974-80 arası istisna kabul edilirse; neredeyse 40 yıldır kitlesiz bir bünyeyle dirençli bir varlık olmanın yollarını bulmuş; kritik eşiklerden, yenilgilerden geçerek devrimciliğini sürdürmüştür. Ama artık, geleceğe ve tarihe taşınacak olan bütün destansı çıkışlara karşın içinde kulaç atılan su bitmiştir. Devrimcilik açısından çıkılan yer bataklıktır: Ya bu bataklığı kurutacağız ya da onun içine gömüleceğiz…

Farklı gerekçelerle de olsa, politik bir tıkanmanın olduğu saptaması genel kabul görmekle birlikte; bu tıkanmadan çıkış arayışı, öznelerin meşreplerine göre değişik önermeler içermekte. Bizim gördüğümüz mevcut halde Türkiye devrimciliğinin 71 çıkışıyla varlık bulduğu zemin, politik varlığını tamamlamıştır. Dolayısıyla gelinen aşamada, Türkiyeli devrimciliğin hem politik varlığı hem de bu politik varlığı taşıyan sınırlı kitle tabanı da artık tartışma konusu yapılmalıdır. Zira devrimcilik, eksilmeli varoluşu ile içine gömülü olduğunu sandığı toplumsal tabandan da yoksun kalmıştır. Bir başka söyleyişle devrimcilik, aslında derinlerine hiçbir zaman ulaşamadığı, yüzeyindeki köpürmelerle, ama yoğun ve güçlü köpürmelerle ilişkilendiği, ancak mücadele tarihi boyunca kavurduğu kolektif aksiyon güçlerinin[2] dışına itilmiştir.

Devrimciliğin sürdürülememesi karşısında olağan tepki; geçmiş güzel günlerdeki dayanaklara, anılara dönmek, tarihte sayfalar ajitasyonuyla oyalanmak ve daha önce kök salınan topraklardan, mücadele tarihi boyunca kavrulan kesimlerden beslenmenin yollarını aramak şeklinde vuku buluyor. Türkiyeli devrimcilik, sorunlarını tartışmak ve çözüm üretmek yerine, modernizasyon süreçlerinin yarattığı sorunlardan kurtuluşu bu sorunların olmadığı geçmişte arayan sufi'nin bağnaz Müslümanlığı misali, geçmiş söylemlerine dönerek, kendine ait olduğunu düşündüğü alanlara hapsolarak mevcut yenilgili durumdan çıkış arıyor. Bulabilir mi? İmkânsız değilse bile zordur. Zira bir devrimciyi sufiden ayıran en temel fark, geçmişi değil geleceği bugüne çekmesidir. Dolayısıyla, sorunlarını çözmek yerine onların olmadığı geçmişte yaşayan devrimciliğin, yani sufileşen devrimciliğin bugünkü fotoğrafı da, onlarca yıllık sararmış suretlerin yeni çekimlerinin ötesine geçmiyor.

Bu dönem bir şey hep gözden kaçırılıyor. Önceki dönemin toplam etkisiyle ve devrimci pratiğin yol açıcılığıyla ulaşılmaya çalışılan kesimlere, şimdi yeni dönemin etkileriyle ve ayartısıyla yöneliniyor. Bu yönelmede yüz yüze kalınan ilk sorun ise, kök salındığı düşünülen ancak yalnızca yüzeyinde gezinilen arazinin ne zamandır egemenlerce yurt edinilmiş olmasıdır. Artık bu arazi sahiplidir ve anlamamız gereken ilk sorun budur. Bu durum, tıpkı 12 Eylül öncesi devrimci faaliyetinde gecekondu semtleri oluşturan bir devrimcinin, uzun mahpusluk sonrasında inşasında alın teri döktüğü semte uğrayıp bir dizi apartmanla karşılaşması gibidir. Çok hüzün verici bir sahne ama maalesef somut olan gerçektir ve devrimciliğin kendine ait hissettiği araziyle artık politik bağı kalmamıştır. Geriye ideolojik bir bağ kalmıştır, o da devrimci politik bir tarz üreten bağ değil, düzenin müzmin muhalefeti olmaya yönelik ‘yaşam tarzı solculuğu’ üretmeye açık bir bağdır. Tabii bir de, yerlerinde yeller esen gecekonduların harcına damlayan terlerin hatırına yaşatılan duygusal bağ vardır.

Bu bağlamda, yeni bir çıkış arayışı da bir tür devrimcilik dışı kanaldan yaşanıyor. Ne var ki, reformcu/demokrasici tarz bu arayışta galebe çalmıştır. Bu, aynı zamanda, diyalektiğin gereği olayca aşılmayıp nihilistçe inkâr edildiği için varlığını halen sürdürmekte olan 71 devrimci çıkışı öncesi solculuğunun da galebe çalmasıdır. Daha açık ifadelerle söylersek; devrim tarihimizin 40 yıllık zaman aralığını (1960-2000) kapsayan ikinci dönemin pratik devrimciliği bitmiş, yerine başlayan üçüncü dönem (2000-?) neredeyse birinci dönem (1920-1960) gibi yaşanır olmuştur. Birinci dönemin politik öznesi olan TKP’nin pratiksiz, oturgan, işçi sınıfımızın nabzına göre ayarlanmış (TEKEL çadırları kurulunca heyecanlanan, çadırlar sökülüp işçiler evlerine dönünce evine dönen) yapkın politik tarzı yeniden canlanmıştır. Birinci döneme dönüş, yani yenilgi koşullarının getirdiği politik geri çekilmecilik ve yapkın politik tarz, aynı zamanda, sol Kemalizme meyleden, reformcu, demokrasici, savunmacı ve bağnaz bir doktrinarizme de yol açmıştır.

Devletlû iki gericiliğin kör kilidi

Yanıtlanması gereken asıl soru şudur: Devletin iki gerici kanadının verdiği mücadelede, Türkiye solculuğunun yaslandığı, zaman zaman devrimciliğin de üzerinde yoğunlaştığı ‘endişeli modern’in politik sözcülüğüne soyunan bir devrimcilik olabilir mi? Bu soruya, olabilir diyenler vardır mutlaka ama böylesi bir tarzdan çıksa çıksa talepkâr bir düzen siyaseti ile liberalize olmuş legal siyasetin çıkacağı da aşikâr. Bu tarzın işçi sınıfımıza yaptığı gönderme de bu sonuçtan kurtulamaz. Çünkü yıkıcılığını yitirmiş, yığın halinde oturgan, yapkın bir tarzla eleştirel solculuk üreten yerleşikliğin konformizmi, ancak korunaklı adacıklarına yönelik taarruzlara karşı savunmacı refleksler geliştirmeye açıktır; o da, olabildiğince ‘uygar’, olabildiğince ‘efendice’ olmak şartıyla!..

Türkiye solculuğunun bu atmosferde kendini bulduğu kesim, ‘katlanılabilir muhalefet’ olmuştur. ‘Katlanılabilir muhalefet’ marjı, sistemin kendi kendini düzenlemesiyle genişlemiş durumda. Ancak devletin, kendine muhalefet etmenin ‘normal’ yollarını da düzenlediği akılda tutulmalıdır. Beyoğlu eylemciliği artık geçer akçe olmuştur ve devlet, bu süreçte, ezilenlerin önemli bir kesimini kontrol altında tutma başarısını göstermiştir. Bir bölüğünü ‘katlanılabilir muhalefet’ biçiminde sisteme eklemlerken, diğer bölüğünü ise ideolojik soğurmayla eklemliyor kendisine…

İslam ana başlığı altında toplanılabilecek bir kodlamayla (buna geniş muhafazakâr yığını da diyebiliriz) hiç uyanılmayan ve şimdi sistem tarafından içerilen geniş ezilenler yığınının çatışmaya açık alanı var ki bu alan en başından beri ‘gericilik’ olarak addedilmiş ve Aydınlanmacı-modernist saiklerle ıraksanmıştır devrimcilik tarafından. Devrimciliğin pratik olarak var olduğu dönemlerde de bu kesime yönelik tutum, genel olarak solculuğun Aydınlanmacı-modernist saikleri aracılığıyla geliştirilen ret tutumu olmuştur. Devrimciliğin Aydınlanmacı-modernist saiklerle uzak durduğu diğer bir kesim ise, ezilenler cephesinin en dibinde yaşayan; eğitimsiz, işsiz güçsüz, sistemle bağı nerdeyse olmayan, ‘uygarlaşmamış’ insan maddesidir. Kürt siyasal hareketinin diliyle söylersek, ‘Tarlabaşı kişiliği’dir.

Burada bir paranteze ihtiyaç var: Başka bir devrimcilik alanı olarak, ve Türkiyeli devrimciliğin uzak durduğu tüm ezilenlerle ilişki kurarak, kendisine vuruşa vuruşa yer açan Kürt devrimciliğine yönelik ret tutumunu da uzun süre sürdürmüştür Türkiye solculuğu ve devrimciliğinin büyük bölümü. Kemalizmin vuruşları karşısında Kürt isyanlarının kanla bastırılmasını alkışlayan tarihsel TKP'den beri gelen bu tutum, Kürt devrimciliğinin oluşması ve pratik yoğunluk dönemindeki 'kıyıcılığı' karşısında dehşete kapılan bir solculuk türünü de yeniden kategorize etmiştir. Şimdi aynı siyasi coğrafyada birbirine tahvil edilemeyecek ayrılıkta ve farklı bir politik zamansallığın işlediği koşullarda Kürt faktörünün devrimciliği, Türkiyeli ezilen kesimler için de bir devrimcilik örneği ve pratiği olmayı sürdürüyor. Dolayısıyla Kürt devrimciliğine mesafeli durma çabaları bu haliyle eski toplumsal tabanın 'uygar', 'modern' yapısının politik angajmanına uygun olarak gerici bir nitelik taşırken; Kürt devrimciliğine yakın durma ise, özellikle Kürt devrimci hareketinin mevcut politik varlığının etkisinin ve genişliğinin kayıtlı olduğu koşullarda otomatik bir devrimcilik de doğurmuyor. Hatta kimi özneler nezdinde bir tür devrimciliği ikame etme sonucu bile doğuruyor. O kadar öyle ki, Kürt devrimciliğinin parlayan ışığını kendi ışığı sanıyor. Oysa mesele, ne uzak durup gerici konuma düşmekte, ne de devrimciliği oradan ikame etmekte. Asıl mesele, Kürt ezilenlerinin devrimciliğinin yanına Türkiyeli ezilenler devrimciliğini koymakta yatıyor.

Aydınlanmacı-modernist solculuğun Kemalist modernleşme projesine eklemlenerek uzak durduğu, ‘gerici’ olarak konumlandırdığı geniş ezilenler yığını ve onların politik varlığı, bugün sistemin yeniden yapılandırılmasında egemen devletlû gericiliğe enerji transferi yapmaktadır. Ama biliyoruz ki, ezilenlerin devrimciliği aktüelleştirilmediğinde, ezilenlerin yıkıcı potansiyelleri güç halindeki ezenin kendine akacaktır. Bu hep böyle oluyor. Bunun böyle olduğunun belirgin çizgisi Türk devletinin tarihinden de izlenebilir.

Kemalist devletlû zemin, iki gerici kanat olarak, ideolojik ve kurumsal bütünlük oluşturur. Kurumsal Kemalizm, dokunulmazlık altına alınırken, sosyalliğe uzanan ve ezen ideolojisi olarak Kemalizm farklı tonlarda topluma sunuluyor. Devletlû siyaset kanatlarından, özellikle ideolojik Kemalizme mesafeli duran ve bunu İslam başlığı altında geniş muhafazakâr zeminle bir şekilde birleştirmeyi sağlayan kesim, yoğun kitlesel destek almıştır. Diğer kesim ise, ideolojik Kemalizmi revize eden bir başka devletlû siyaset kliği tarafından sisteme bağlanmıştır. Başka bir söyleyişle, devlet karşısında devrimciliğin mayalanamadığı koşullarda, devletin toplumsala nüfuzunun kanalları, devletlû iki gericilik eliyle yeniden oluşturulmuştur.

Peki ama, Türkiye solculuğunun Aydınlanmacı-modernist ideolojik donanımıyla devletlû iki gericilikten birine angajmanı karşısında, Marksist devrimciliğin bu kör kilidi kıracak bir donanımı mevcut mudur? Bu soruyu kolayca mevcuttur diye yanıtlamak zor. Öyleyse Marksizmin politik devrimciliğinin genişleyen hattı ve diyalektiği kendi iç mücadelesini bu alana da taşımalıdır. Keza Türkiyeli devrimcilik, Marksizmin içinde ve alanında, dış mücadeleye koşut bir teorik mücadeleyi de sürdürmelidir.

Aslında Marksizmin iç mücadelesinin bu coğrafyaya yansımaları olmuştur. Birinci dönemin Marksist devrimcisi Hikmet Kıvılcımlı’nın ürettiği ve Aydınlanmacı-modernizme karşıt bir duruş olarak ‘Tarih Tezi’ni anmak gerek. Yine hem Kıvılcımlı’nın hem de 71 devrimci çıkışının figürleri arasında ideolojik-politik kopuşu gerçekleştiren tek örnek olan İbrahim Kaypakkaya'nın ürettiği, Aydınlanmacı Kemalist modernleşmeye karşı politik kopuş örnekleri mevcuttur. Ancak bu tarihsel donanımlar aktüelleştirilmediği ve bütünlüklü olarak değerlendirilmediği sürece, marjda sınırlı kalmaya hatta donanımın kendisine karşı işletilmeye mahkûm kalacaktır.[3]

Beklenen barbarlar

Tüm ezilen kesimlerin düzen tarafından fethedildiği koşullarda ‘politika’nın olanağından ancak özel bir tarzda bahsedebiliriz. Bunun baskın yönü, devrimci politikaya olanak tanıyan ezilenlere yönelik akınlardır. Burada tek bir ölçüt devrededir, o da devletin bütünlüklü varlığına karşı yürütülecek bir yıpratma manevrasıdır. Ama bunu yapabilecek olan tarz, mevcut koşullarda, ideolojik-politik olarak sıkışmış, çökkünleşmiş haldedir.

Kıvılcımlı, ‘Tarih Tezi’ çalışmasında, modern sınıflı toplumlardan önceki medeniyetlerin kuruluş ve yıkılış yasalarını inceler ve bu kuruluş/yıkılış sürecini ‘Tarihsel devrimler’ olarak adlandırır. Kapitalizmle birlikte tarihsel devrimler çağı kapanır ve yerini sosyal sınıf (burjuvazi-proletarya) devrimleri alır. Tarihsel devrimler çağının kadim toplumlarında, medeniyetleri kuran da yıkan da barbar kavimlerdir.[4]

Yaptıkları akınlar sonucu yıktıkları medeniyetin yerine yenisini kuran barbarlar, zamanla yıktıklarına benzeyerek çökkünleşir, yozlaşır. Çünkü yıkıcı devrimci barbarların açtığı kapıdan bezirgan sermaye girer ve yeniyi dejenere eder, bozar. Çökkünleşen ve yozlaşan bu yeni medeniyet de artık eskir ve bir başka devrimci barbar kavim akınıyla yıkılır. Kimi zaman ise, barbarlar medeniyeti yıkamazlar. O zaman akıncı barbarlar eski medeniyete katılarak orada yalnızca “Rönesans"lara neden olurlar, medeniyete barbar aşısı yaparlar. Kıvılcımlı buna "sosyal rezonans" der.

Bu tarihsel olguyu konumuz bağlamına getirdiğimizde ortaya şöyle bir soru çıkıyor: Yıkıcı öğelerinin terbiye edilmesiyle birlikte ‘katlanılabilir muhalefet’ konumuna çekilen ve ‘uygarlık değerlerini’ savunan solun mevcut kitle tabanından devrimcilik çıkar mı? Hiç ikirciklenmeden yanıt verelim: Çıkmaz! Çünkü, 71 devrimci barbarlarının açtığı kapıdan, liberal/reformist solcu bezirganlar geçmiştir ve artık solun mevcut kitle tabanıyla hem ulusalcı sol hem de liberal/reformist sol arasında ‘sosyal rezonans’ vardır ve dolayısıyla her ikisi de devrimcilik üretmekten uzaktır.

Öyleyse gelmesi gerekenler barbarlardır. Gelecek olan barbarlar, ezilenlerin bu bölüğünün dışında kalan diğer geniş bölüğüne akınlar yapmayı, onlarla ‘sosyal rezonans’a girmeyi hedeflemelidir. Gelecek olan barbarların yapacağı devrimci aşı, ezilenlerin ‘uygarlaşmamış’, kapitalist modernitenin değerlerini savunmayan kesimine olmalıdır.

Sonuç önermeleri

Buraya kadar söylediklerimizden kimi sonuçlar çıkartacak olursak…

Bir: Devletin/sistemin restorasyon sürecinin sonuna gelinmiştir. Bu süreç, esasen, tıkanan kurumsal Kemalist ‘uygarlığı’ genişletme ve toplumsala nüfuz etme sürecidir.

İki: Solculuğun da kitle tabanı olan ezilenlerin bir bölüğü, devletlû iki gericilikten biri olan ideolojik Kemalizmin modernleşme projesiyle sisteme bağlanmış haldedir. İdeolojik Kemalizmin modernleşme projesine gönüllü katılmayan, ona direnç gösteren geniş muhafazakâr kesimler, kökleri Abdülhamit’e kadar uzatılabilecek olan ve diğer bir devletlû gericilik kanalıyla (Menderes-Demirel-Özal ve en son AKP-Gülen cemaati koalisyonuyla) yürütülen modernleştirme projesiyle sisteme eklemlenmiştir.

Üç: Devrimcilik, tarihsel ilerlemeci, Aydınlanmacı-modernist sol saiklerle, devletlû iki gericiliğin yürüttüğü hegemonya mücadelesinde taraf olamaz. Böyle bir tarafgirlik, iki taraftan birine politik angajmanı ve ideolojik payandalığı beraberinde getirir. Devrimcilik açısından asıl sorun gerici kliklerin yürüttüğü hegemonya çatışmasında taraf olmak değil, bu iki tarafa toplanmış ezilen kesimlerin hangilerinin devrimcileşme dinamiği taşıdığını ortaya çıkarmaktır.

Dört: Ezilen kesimler, devletlû iki gericiliğin saflarında toplanmıştır. Ve ezilenlerin yurtları mevcut haliyle ezenlerce fethedilmiştir. Artık orası ezenlerin serbestçe at koşturduğu topraklardır. Ancak ezilenlerin ‘uygarlaşmış ezilenler’ ve ‘barbar ezilenler’ olarak ayrılmasına olanak tanıyan gerçek bir yapısı vardır. Uygarlaşma dinamiğinin nesnel etkisi çıkarıldığında, devrimciliğin tüm varlığı boyunca ulaşamadığı kesimlerin ezilenlerinin ‘barbar’ dinamiklerini koruduğu görülecektir.

Beş: Ezilenlerin dış çeperinde dolanmak, onların yurduna uzaktan selam yollamak, belki ilk temas olanaklarını sağlayabilir ancak bunun yetersizliği açıktır. İçine dalınacak olan ezilenler yığını, kendi bünyesine uymayanları tıpkı vücudun iltihaplanması gibi dışarı atacaktır. Doku uyuşmazlığı şimdiye kadar bu alanı kapalı tutmuştur ancak Marksizmin imkânları ve bize ait donanımlar (Kıvılcımlı-Kaypakkaya) ezilenleri bütün olarak kapsamaya açıktır. Yeter ki uygun olarak işletilebilsin.

Altı: Kemalizme atfedilen tarihsel ilericiliğin politik karşılığına eklemlenen, tarihsel ilerlemeciliğe bağlanan; sisteme, kurumsal Kemalizme yani kapitalist devlete karşı olmayı, iktidar partisine karşı olmaya indirgeyen devrimciliğin ezilenlerin yurdunda yerleşmesi olası değildir.

Yedi: Aydınlanmacı-modernist bir ilerlemecilikle malûl solculuk, devrimciliğin varlığı boyunca nüfuzunu ideolojik alanda kurmuştur. Politik alanda ise etkisini sınırlı da olsa hissettirmiştir. Bugün devrimciliği sürdürme çabaları, solculuğun bu etkilerini üzerinde taşıyor ve maalesef devrimcilik, solculukla temas halini solculaşarak kuruyor. Bu durumun en yalın göstergesi, politik alanı kaplayan sivil toplumcu tarz politikalarla ayyuka çıkan ve liberal etkiyle birlikte yürütülen ‘demokrasi’ mücadelesinin varlığına koşullandırılmış ‘devrimcilik’tir.

Sekiz: Kimi kritik konularda komünist devrimcilik ile solculuk arasındaki sınırların belirsizleşmesi, ideolojik politik bağlamda Aydınlanmacı modernizmin nüfuzu altına girilmesinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla solculuk ile devrimcilik artık ayrıştırılamaz zemindedir ve bu ayrıştırma işlemi kaçınılmazdır.

Dokuz: Gerek solculuk gerekse devrimcilik ideolojik politik donanımıyla içine daldıkları ezilen kesimleri ‘uygarlaştırma’ dinamiği izlemiştir. Bu izlemede solculuk türleri devrimciliğe galebe çalmıştır. Devrimcilik ise, kendi pratiğine rağmen bu rolü üstlenmesinin sonuçlarıyla yüz yüzedir.

On: Bu nedenle devrimcilik, her şeyden önce, dönemin ruhuna kapılan ve kimi hallerde döneme ruhunu teslim eden bir karakter kazanmıştır. Başka bir söyleyişle devrimcilik ruh göçü yaşamıştır. Dolayısıyla hem mevcut ideolojik-politik donanımıyla hem de geçmiş deneyimleri aracılığıyla içine gömülü olduğu alandan çıkış dinamiği gösterme olasılığı zayıftır.

On bir: Yeni bir devrimcilik kanalı açılacaksa eğer, geçmiş devrimciliğin nüfuzundan kurtulmak gerekmektedir. Bu eskiyi nihilistçe inkâr değildir, bilakis onu olayca aşmadır. Nasıl ki solculuğun bulaşıklığı yeni bir devrimciliğe engel oluyorsa, geçmiş devrimciliğin mevcut haldeki pratiksiz, çökkün ruhu da yeni bir devrimcilik kanalı açılması girişimlerine ayartıcı etkide bulunmaktadır.

Başka bir devrimcilik, ezilenlerin bütünsel karşılanmasıyla ve kendi alanını vuruşa vuruşa açan bir zeminde olacaktır. Bunun ilk cephesi, mevcut haliyle devrimciliğin pratik varlığının imkânlarının sınırlandırıldığı boşlukta, ideolojik-politik bir varlık olarak konumlanışının sağlanması olmalıdır.

Neredeyse on yıldır, 71 devrimci çıkışının mirasıyla oyalanan üçüncü dönemin pratiksiz ‘devrimciliği’, artık yerini yeni bir devrimciliğe bırakmalıdır. Böyle bir ‘yerini alma’ya çağrı “anlamında ve yukarıda açıkladıklarımızı özetleyerek, ne yapmalı? sorusuna şu kısa yanıtı veriyoruz: Üçüncü döneme son verin!" (Lenin, Ne Yapmalı?)

 

 



[1] 68 gençlik devrimciliğinin kendinden önceki ‘birinci dönem sosyalizmi’nden kopuş yaşadığı tezi, gerçekliğin algılanmasında yanılgılara sebebiyet vermektedir. Yanılsamayı yaratan neden ise gençliğin kendisinden önceki dönemin örgütlenmeleri içerisinde yer alması ve oralardan ayrılarak kendi örgütlenmesini yaratmasıdır. Bunun böyle olması gençliğin kendinden önceki sosyalizm damarının organik parçası olduğu anlamına gelmiyor. Zira bir şeyden kopmak için o şeyin organik parçası olmak gerekir. Ne var ki, ikinci dönemin gençlik devrimciliği, birinci dönemin organik parçası değildir; Bilakis başka bir tarihsel devrimci geleneğin devamcısıdır. Bu anlamda, gençlik devrimciliği, devrim tarihimizde kendi meşrebine uygun yeni bir başlangıç yapmıştır, demek çok daha doğru olacaktır.

Meseleyi bir başka açıdan şu şekilde izah edebiliriz: Gençlik devrimciliği, “ikinci kurtuluş savaşını vermek için” kendi tarihsel geleneklerine uygun tarz olan silahlı mücadele yolunu tuttu. Bu yol tutuşta uluslararası konjonktür de uygun ortamı sağladı. Kominternci komünist partilerin pasifist çizgileri yerine geri ülke devrimcilerinin silahlı mücadele anlayışında bir devrim çizgisi geliştirdi. Ve 71 çıkışı öylesine yüksek bir devrimci pratik ortaya koydu ki, "50 yıllık oportünist-reformist gelenek aşıldı" söylemi üzerinden, kendinden önceki dönemin toptan reddiyesine gidildi. Ama bu söylem hayatı yanlışlamaya yetmedi. Kopuldu, aşıldı denilen gelenek, en kitlesel dönemini 74-80 arası, yani gençlik devrimciliğinin yüksek pratiği koşullarında yaşadı. Bugün de politik tarz olarak varlığını sürdürmekte. Dolayısıyla burada söz konusu olan, iki farklı ‘sosyalizm’ damarı olduğudur ve gençlik devrimciliğinin başka bir tarihsel devrimci damarın devrimciliği olduğudur.

Kopuştan söz edilecekse eğer, İbrahim Kaypakkaya not edilmelidir. Burada da asıl soru, Kaypakkaya’nın esasen nereden koptuğudur? Bize göre Kaypakkaya, birinci dönem sosyalizminden değil, esasen ikinci dönem devrimciliğinden, kendi kuşağından ideolojik-politik olarak kopmuştur...

[2] 71 devrimciliğinin uzun yıllar üzerinde politika yaptığı ve mücadele içerisinde kavurarak kendinden uzaklaştırdığı toplum kesimleri arasında öğrenci gençlik, Alevilik ve Kürtlük sayılabilir.

[3] Bu konudaki çok güncel bir örnek, Kıvılcımlı mirasını kimseye ‘vermeyen’ bir yasal partinin, son genel seçimlerde Cumhuriyet Güçbirliği adayı Org. Çetin Doğan’ı desteklemiş olmasıdır. Demek ki devrimci politik konumlanış, donanım benim demekle değil, politik olarak devrimciliğin olanaklarını izlemeyi gerekli kılıyormuş. Yoksa donanımınız ne kadar sağlam olsa da, gericileşmeniz kaçınılmazdır.

[4] Barbar kavramı, Kıvılcımlı’da, örneğin T. Hobbes’daki gibi ‘uygar’ dünyanın diliyle kötüleyici bir anlamda kullanılmaz.

Okunma 12172 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.