Rejimin Restorasyonu ve Kürt Devriminin Seyri

Yazan

Agâh Akyazıcı

“Kürt açılımı” ya da “demokratik açılım” olarak adlandırılan süreç, aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin restorasyon hamlesinin bir ifadesidir. Bu süreçte Kürt Hareketinin devrimci dinamiği çok önemli hale gelmiştir.

Bu yazıda, güncel gelişmeler ortamında, Cumhuriyetin, kurumsal ve ideolojik olarak Kemalizm adını taşıyan ‘kurucu temel’inin halledemeyip bugüne taşıdığı ve bugün egemenler siyasetinde yoğunlaşarak öne çıkan çatışma zeminine değinilecektir. Esas olarak, süreç içsel dinamikler üzerinden ele alınacak, bir etki, yönlendirme ve müdahale olarak uluslararası ilişkiler ve güçler –örneğin, çok söylenen ABD yönlendirmesi tartışması– parantez içine alınacaktır. Yine toplumsalın ekonomik-politik-ideolojik bütünlüğünde ekonomik temel verili kabul edilecek, politik-ideolojik çatışmalar öne çıkarılacaktır. Ayrımlar teorik-politik bir sınırda ortaya konulmuştur.

Temel önermemiz, Türkiye Devleti’nin bir restorasyon sürecinden geçtiğidir. Restorasyondan kastımız, ‘kurucu temel’in, ana bileşenlerinin korunması kaydıyla, politikanın güçler dağılımındaki farklılaşmalarla yıpranan yönlerinin aslına ‘sadık’ kalınarak yeniden düzenlenmesidir. Bu düzenleme, tüm yeniden düzenlemeler gibi kurucu temelde biçim değişikliklerine neden olabilir. Burada bir değişim olduğu açıktır, ancak bu değişimde ‘reform’ olarak ele alınacak bir yan görülmemektedir. Restorasyonun çatışmalı yapısı içinde, süreci dışarıdan bir reforma evrilmeye zorlayan özneler ve politik özne konumunda olmayan merkezler vardır.

Ezilenler restorasyon sürecinden ezilen konumlarının daha sıkı zincirlerle sarılmasının ötesinde bir beklenti taşıyamazlar. Ezilenlerin ‘kurucu temel’ ile hesaplaşması, politik devrimcilik aracılığıyla ‘kurucu temel’in ilgası, yani paradigma değişimi anlamına gelir. Bu tek kelime ile ‘devrim’dir. Restorasyon sürecinde esas olan, egemenlerin yönetsel siyasetinin aktörlerinin ve kurumsal yapısının ezilenlerin konumunun süreğenliği yönünde düzenlenmesidir.

‘Kurucu temel’

Egemenliğin oluşma sürecinde tarihsel/toplumsal koşulların toplam etkisiyle beliren ‘kurucu temel’, hem ezenlerin politik pratiğini, hem de ezilenlerin konum, hal ve pratiklerinin olanaklarını belirlemektedir. Politik olanın konjonktürelliği her durumda dolaysız bir köken okumasına izin vermese de, temel çatışma dinamikleri açısından yerleşik güç dağılımları, egemenlerin politika cephesinin tasnifini kapsayıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Bu noktada, Türkiye Devleti’nin ‘kurucu temel’inin iki başlıkta belirginleştiğini öne sürebiliriz: Türk milliyetçiliği ve Aydınlanmacı laiklik. Bugün restorasyonun konusu bu iki başlıktır.

Türk milliyetçiliği reaksiyoner ve devletlü bir tarihsel arka planda belirmiştir. Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyıl boyunca çok uluslu bir imparatorluk olarak ulusal hareketler sonucu parçalanma rotasına girmesi, özellikle Balkan ulusçuluğu, Osmanlı subaylarını devlet ‘kurtarıcılığı’ rolünü oynamaya sevk etti. Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün korunması ve siyasal egemenlik alanının sürdürülmesi için ilk plan ‘Osmanlı Ulusu’ tasarımıysa da ‘pan-Osmanlıcılık’ denilen bu eğilim pratik sonuçlar doğurmadı. Parçalanmanın Ortadoğu’ya kaymasıyla İslam bütünleyici bir faktör olması gayesiyle kullanıldı. Ancak sınırın en geriye çekildiği noktada Türkçü milliyetçilik, özellikle İttihat ve Terakki ile birlikte, ana devlet kurtarma projesi olarak öne çıktı. ‘Ulusun inşası’ diyebileceğimiz özelliğini reaksiyoner yapısından alan bu dönem, çatışmalar ve savaşlarla çevrilidir. Bugünkü devletin siyasal coğrafyası içindeki demografik yapının katliamlarla düzenlenmesinin ilk adımları bu dönemde atılmıştır. 1915 Ermeni katliamı ve Cumhuriyet dönemindeki nüfus mübadelesi, ‘ulus’ temelli bir devletin olanağını yaratmak için izlenen program dahilindeki pratiklerdir. Ancak burada hesap dışı olan Kürt ulusu ‘kurucu temel’in yumuşak karnını oluşturagelmiştir.

Türkiye Devleti, ‘kurucu temel’ini, devraldığı reaksiyoner milliyetçilikle sürdürür. Özellikle 1930’ların genel ideolojik atmosferinde bu milliyetçiliğe ‘ırkçılık’ aşısı yapılmış ve bünye bu aşıyı hızla özümsemiştir. Başından itibaren kırılma zemini taşıyan bu yapı sürekli olarak Kürt ulusunun fiili varlığıyla yüz yüze kalmıştır. Kürt uluslaşması ile Türk uluslaşması yaklaşık aynı tarihlere dayanır. Türk uluslaşması, Osmanlı Devleti’nin kurtarılması anlayışı, ardından işgale karşı savaş koşullarının da etkisiyle Kürt ulusunu ‘kurucu temel’e ‘İslam’ tutkalıyla paradoksal bağlarla eklemiştir. Bu süreç hep sıkıntılı ve çatışmalı işlemiştir. Kürtler, sürece, Kurtuluş Savaşı içindeki kısa bir dönem dışında hiçbir zaman rıza göstermemiştir. Bunun karşılığı sürgünler, katliamlar, bastırma hareketleridir. 1930’ların sonunda biten isyan dalgasından epeyce bir zaman sonra, 1960’larda bile, 27 Mayıs darbesinin başlıca icraatlarından biri sürgünler ve ardından gelen yıllar boyu Kürt köylerine yönelik komando zulmü olmuştur.

Kürt faktörü Türkiye Cumhuriyeti açısından, başlangıcından itibaren ‘kurucu temel’e yönelik potansiyel yıkım riski taşımış ve bu risk her dönemde ulusal baskı olarak karşılanmıştır. İlk isyan dalgası sonrası geriye çekilen Kürt Ulusal Hareketi, 1960’lı yıllarda yeniden uyanış sürecine girmiş, 1978’de çıkışı ve 1984’te “atılım”ı ile PKK’de somutlanan kuşatıcı ve bütünleştirici öznesini bulmuştur. Böylece, ‘kurucu temel’e yönelik potansiyel risk devlet açısından aktüele dönüşmüş, ‘tek ulus’ paradigması dağılmıştır. Devletin tüm içerme çabaları, şiddeti bütünleşmiş bir öznenin politik devrimci varlığıyla karşı karşıya gelmek durumundadır artık. Kurucu temelde esaslı bir kırılmaya yol açan bu durum zayıf birtakım restoratif önlemleri de gündeme getirmiştir.

Oldukça girift, özneleri geçişli olan bir ‘kurucu temel’ ve restorasyon konusu ise Aydınlanmacı laikliktir. Türkiye Devleti, pratiğini, ilk başından itibaren toplumsal alanda ideolojik bir yarılmanın varlığı üzerine inşa etmiştir. ‘Batılılaşma’nın, II. Mahmut’a kadar geri çekilebilecek Osmanlı Devleti temeli süreklilikle Kemalist ideolojiye ulaşır. Devlet kurtarıcılık olarak hayat bulan ideolojik temel Osmanlı’daki saray/reaya yarılmasını Cumhuriyet’te kurumsal devlet/toplum olarak yeniden inşa etmiştir. Bir ara kesit olarak II. Abdülhamit dönemi, devletlu eksenin İslam ile tazelenmiş bir bağlantı kurmasını, dolayısıyla ‘Batıcı’, ‘Aydınlanmacı’ biçime mesafeli olmayı öne çıkarır. Buradaki ayrımdan yola çıkarak iki temel ‘devlet kurtarıcılığı’ formunun olduğu ifade edilebilir. Kurucu temel ile belirginleşen, kökünü, Osmanlı’nın son döneminden alan Kemalist Aydınlanmacılık ve İslamın devletlü muhafazakar edinimi. Başka bir boyutta, politik sonuçları henüz belirginleşmemiş olan devletin İslam’ı ve toplumun İslam’ı ayrımı kayda geçmelidir. İlk ayrımın İslamcı muhafazakarlığı, toplumun İslamına nüfuz etme kanallarıyla öne çıkmıştır.

Türkiye Devleti kuruluşuyla birlikte merkezinde kurumsal devletle özdeşleşen parti-devlet olarak CHP ile ifade edilmiştir. Yönetsel siyasetin uzun bir aralığının tek merkezi olarak öne çıkan CHP kurumsal devlete yönelen tepkilerin de direkt hedefi konumundadır. Aydınlanmacı laiklik, genel kabul sınırına yaklaşmasa bile ‘karşı çıkılamaz’, ‘dokunulamaz’ olarak benimsenmek, gözetilmek durumundadır. Lehimci toplum mühendisliğinin tipik bir örneği olan ‘kurucu temel’, toplumsalı yönetsel aygıtlarla kuşatmaya girişir. Kurulan mekanizma toplum ile formel siyasetin egemenlik ilişkilerini olabildiğince yeniden üretmesini sağlamaya yöneliktir. Bu tarzın eksik kaldığı oranda ve bu tarza eşgüdümle, devlet işleyişi, kurumsal şiddet aracılığıyla sağlamlaştırılır.

Çok partili ‘siyaset’e geçiş denemeleri (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Cumhuriyet Fırkası) göstermiştir ki, partiler, karakterleri ve ifade biçimleri ne olursa olsun, merkezi ‘kurucu temel’ karşısında merkezkaç eğilimiyle kitle çekim merkezleri olarak işlev görmüşlerdir. Çok partili ‘siyaset’e fiili geçiş de aynı sonucu doğurmuştur. CHP ve ‘kurucu temel’in türevi olan, ideolojik donanımını bu temelden alan kesimlerin kurduğu DP ve izleyicisi partiler, kendi yapılarından bağımsız çekim merkezi olmuşlardır. İdris Küçükömer’in Düzenin Yabancılaşması’nda ezilenleri eksik bırakarak yaptığı tasnif dikkat çekicidir. Meşrutiyet’ten itibaren siyasal öznelerin sağ/sol olarak tasnifi merkezi alanda yaşanan yarılmada kitlelerin yoğunlaştığı merkezler ve kurumsal devlet ayrımına göre yapılmıştır. Belirtilmelidir ki bu dağılımda kitle çekim merkezi olarak beliren kesim, devletin kurucu temelinin ekseninde topladığı kitleleri muhafazakarlaştırmış, statükonun süredurumuna payanda yapmıştır. İslam’ın kurucu temele dışarıdan teğellenmesi siyaseti yürütülmüştür. Devletin İslamı denilen alan burada belirginleşir ve kurumsal yapı kazanır. Devletlü olan ancak kurucu temele alternatif akım olarak II. Abdülhamit tarzı devletlü İslam, tasnifin ‘sol’ kısmından çıkarak ‘siyasal İslam’ın muhafazakar kanadını oluşturmuştur.

Sonuç itibariyle, devletlü siyasetin ‘kurucu temel’ dışındaki versiyonları güçler dengesindeki dalgalanmalara göre belirginleşmiştir. Egemenler siyasetinde uzun bir periyodda kurucu temel dışındaki devletlü yaklaşımlar için ideolojik içerme, melezleme ile alan ayrımları yapıldı, politik olarak dışlama, sınırlama öne çıktı.

Bu gerilimli politik sınıflandırma kurumsal dayanaklarını da yarattı. 1950-60 arasındaki DP’nin devletlü pratiğine ve ‘kurucu temel’e bağına rağmen izlediği siyaset 27 Mayıs darbesiyle sonuçlanan momentte kurumsal sonuçlar doğurdu. Anayasa Mahkemesi ve Milli Güvenlik Kurulu kuruldu, ordunun kurumsal gücü arttırıldı.

Bu arada, toplumsal alanda gücü seferber eden, devlete sadakatini kimi çekincelerle ifade eden ‘siyasal İslam’ın muhafazakar kanadı uzun bir ayrışma periyoduyla kendi politik merkezlerini oluşturmuş, dönem dönem gücü yoğunlaştığı oranda iktidardan pay isteğine yönelmiştir. 1990 sonrası dönemin bu ana çatışma ekseni, devlet nezdinde bir iç çatışma olarak yürütülmüştür.

Restorasyon döneminde gerçek çatışma

Kürt faktörü, politik öznesinin belirginleşmesiyle ve bu öznenin hiç olmadığı ölçüde Kürt ulusunun politik ve ideolojik öncülüğünü kazanmasıyla, ‘kurucu temel’in olduğu haliyle sürdürülebilirliğinin sorgulanmasını gündeme getirdi. Türk milliyetçiliğinin, mevcut reaksiyoner yapısıyla, Kürtlere yönelik milli baskının ideolojisi olduğu sabitlenmiştir. Kürt ulusal hareketinin, hem içeriden restorasyonun sınırını aşan reformlara zorladığı, hem de dışarıdan devrimci pratiğiyle müdahalede bulunduğu ‘kurucu temel’ sürdürülemezlik sınırına dayanmıştır. Sürdürülemezlik, kendini, ‘yıkılış’/’devrim’ olarak değil ‘düzenleme’ ihtiyacı olarak ifade ediyor bugün. Verili güçler dağılımında devlet, Kürt faktörünü içermenin yollarını aramaktadır. Restorasyonun işlediği haliyle en canlı görünümünü sunan bu kesim, tarafların açık müdahaleleriyle geçişlere uç vermektedir.

İslam faktörü politik özneler aracılığıyla bütünlüklü bir ifadeden yoksundur. Çatışmada daha çok toplumsal etki olarak zorlayıcı bir içsel gerilim faktörüdür. Kürt faktörünün devletlü içerilmesinde araçsal yanı bir yana bırakılırsa İslamın konjonktürde öne çıkan politik potansiyelinin yıkıcı etkileri karşısında risk algısı belirginleşmiştir. Türkiye Devleti İslamın politik ifadesini sınırlandırmıştır, buna karşın muhafazakar temelde oluşan ve bugün birçok ‘ılımlı İslam’ modelinde ‘kurucu temel’e alternatif olarak öne çıkarılan ‘II. Abdülhamit’ sembolünde beliren devletlü siyaset bölgesel anlamda ‘yeni Osmanlıcı’ ideolojiyle de eklemlenmektedir. Egemenler siyasetinin iki ucundan biri olan Aydınlanmacı laiklik baskın yan iken, devletlü İslamın muhafazakar damarı ayna aksi konumundadır. Ancak bu ideolojik plan belirli güçler dağılımında gerçek bir çatışma olarak yaşanmaktadır. Kurumsal devletin merkezde yoğunlaşmış gücüne karşı muhafazakar devletlü eğilim, hükümet ötesinde, iktidar alanında gücü oranında ‘hak’ talep etmektedir. Bu düzeyde İslam politik ifade tarzı bulmamış, genel olarak daha önceki dönemlerde yaşanan biçimiyle DP, AP, ANAP’ın devamcısı rolündeki AKP’nin siyasetinde toplumun kurumsal devlete teğellenmesi olarak hayat bulmuştur. AKP, bir farkla, ‘politik İslam’dan 28 Şubat sürecinde devlet müdahalesiyle kopan ve devlet nezdinde kabullenilmeyi amaçlayan bir kesimce kurulmuştur. Bu karakteriyle İslamın muhafazakar devletlü kesimlerince hem desteklenmekte hem de basınç altında tutulmaktadır. Restorasyon, bu güç dağılımında, toplumsala nüfuz etmenin gücü aracılığıyla, devlet ekseninde yürütülmektedir.

Devletin ‘kurucu temel’inin zayıf karnı olarak toplum içinde ideolojik nüfuzunun gerilimli kuruluşu, sürekli paradokslar üretmek durumundadır. Aydınlanmacı laik ideoloji kitlelere nüfuz edemediği oranda devletin İslamı devreye sokulmuştur. Militan Aydınlanmacılık karşısında burjuvazinin reel politik, yönetsel siyaseti toplumla yüz yüze geldiği koşullarda İslamı yönetsel siyasetin saflarında muhafazakar konuma teğellemiştir. Güç dengesinin izin verdiği sürece bu statüko korundu ve devletlü olanın kapsayıcılık iddiası için basamak yapıldı. Gelinen noktada kurucu ideoloji önemli bir çatışmanın birikmiş enerjisiyle yüz yüzedir.

Konumlar

Politikanın toplumsal pratiğin içindeki aktörlerle işlediğini biliyoruz. Politik aktörler, belirli güçlerle eylem gücüne sahip oluyorlar ya da eyleme gücünden yoksun olarak ideolojik pozisyon alıyorlar. Türkiye Devleti’nin ‘kurucu temel’indeki çatışma ve çatışmanın getirdiği birikimin sonucu olan restorasyon devrimci politik pratiğin etkisiz olduğu dönemde açığa çıkmıştır ve egemenler cephesinde içsel bir olgu olarak yaşanmaktadır. Kürt faktörü ve PKK tarafından temsil edilen gücü bu belirlemenin dışında tutmak gerekir. Restorasyonun kabul edilmiş düğüm noktasını ulusal sorunun çerçevesini çizdiği alan oluşturmaktadır. İslam faktörüyle de çevresel bağları mevcuttur.

Kürt ulusal hareketi, bir ayağı restorasyonun içine dahil olma eğiliminde olan, diğer ayağı fiili devrimci politika içinde işleyen çoklu politikasıyla, devlete yönelik müdahaleleriyle devrimi zorlayamadığı oranda egemenler açısından restorasyonu zorunlu kılmıştır. İzlenen restorasyon programı, tarihsel olarak ileri ama politik olarak gerici adımlarla, Kürt yurtsever devrimciliğini olabildiğince dışlayan tutumuyla ve ‘kurucu temel’e mümkün olan en sınırlı müdahalelerle mevcut dönemi aşmaya yönelmiştir. Bu yaklaşım, özellikle PKK ile yüz yüze kaldığı oranda kırılmaya açıktır. Politik taktikler açısından yurtsever devrimciliğin etkin pratiği yaşanan süreci canlı kılmaktadır.

Aydınlanmacı laiklik politik olarak sistem dışı bir özneyle çatışmıyor. Her ne kadar İslam’ın devrimci dinamik olarak uluslararası alanda yükselişi ve El Kaide’nin Türkiye’yi “Darül-harp” ilan etmesiyle yerel seksiyonlarının oluşmasına paralel bir politik etkileşim yaşansa da, bu sınırlıdır. ‘Kurucu temel’in Aydınlanmacı laiklik kesimine yönelik müdahale, dışarıdan devrimci bir etkiyle olmadığı gibi, esas olarak sistem içi iktidar mücadelesinde, radikal olmayan, egemenliğin toplumsala nüfuzunu derinleştirmeye yöneliktir. 28 Şubat’ın ‘kılıç artığı’ olan ve kurumsal devletle ilişki kanalları bulan AKP cinsi muhafazakarlık, İslamcı bir politik eğilim olmanın uzağındadır, ancak ‘kurucu temel’in sınırladığı toplumsal dinamiği, restorasyonla birlikte sisteme sunmaya adaydır. Temel meselelerde AKP’nin her adımda geriye çekilmeci pratiği, restorasyonun yürürlükte oluşunu geçersiz kılmıyor.

Restorasyonun itici faktörlerinden biri, belirli bir sosyo-ekonomik güç haline gelen, ancak politik kurumlarda gücü oranında temsil edilmediğini gören bir kesimin iktidardan pay talep etmesidir. Demokrasi söylemi bu ortamda öne çıkmaktadır. Kurumsal devletin her adımda karşısına dikildiği koşullarda, AKP’nin ‘devlet-demokrasi’ denklemi, bu çatışmada devlet kısmına meyleden bir ‘demokrasi’ retoriği olarak ifade ediliyor. Ezilenler, verili yığınsal varlığıyla, çatışmada ancak toplumsal taban veya dayanak olarak konumlandırılmaktadır. Restorasyonun puslu havada yürütülen çatışmalı ilerleyişi devletle barışık İslamın siyasete içerilmesinde kırılmalar yaratma olasılığını da gündeme getiriyor.

Sistemin restorasyonu birincil aktörlerin yanında etki ve sonuçlarıyla yanal konumlar da oluşturmaktadır. Bu konumların öne çıkanı ‘liberal’lere ait olandır. Restorasyon sürecinin sürtünmeli yapısında çatışma noktaları olarak “Ergenekon davası”, “cumhuriyet mitingleri” gibi konularda aldığı tutumla aktif bir ajitasyon yürütüyor bu kesim. Devlet-sivil toplum ayrımı üzerinden oluşturulan politika algısıyla hareket eden liberaller, devlete karşı sivil toplumun güçlendirilmesi yönünde tutum belirliyor. Bu noktada ‘sivil’in içeriği, formel siyasetin öne çıkarılması, AB eksenli politik reformların hızlandırılmasında beliriyor. Restorasyonu gören ve buna göre konum geliştirmeye çalışan liberallerin güçler dağılımına yönelik ana yaklaşımı ‘sivil’in temsilcisi olarak çalışmada vasıflandırdıkları AKP’yi AKP’ye rağmen iteklemek biçiminde ironik bir hal alıyor. Kendinden menkul demokrasi ve daha yoğun ‘AB’cilik vurgusu etrafında örülen bu politika tüm ağırlığını yönetsel siyaset ve bu siyasetin burjuva aktörleri üzerine kurduğu için devrimci kanal açısından özel bir değerlendirme ya da ortak zemin tartışması yersiz bulunmaktadır. Politik bir özne olmayan liberallerin konumu güçlerinin ötesinde bir etki alanı oluşturuyor. Bu yönüyle dikkate değer.

Yine de Taraf gazetesinin ‘sol’ ile girdiği polemik dikkat çekicidir. Daha çok muhatabı reformist kesim olsa da Türkiye devrimciliğinin çıkışını sorgulaması (eksikli, eklektik ve anti-devrimci liberal ruh haliyle) önemli bir tartışma noktasıdır. Liberaller açıkça restorasyonu gördükleri oranda reformistlere yüklenmektedirler; “Madem bu süreçte ‘reform’lar oluyor ve siz de demokrasi, haklar, siyasetin öne çıkması gibi değer algısı üzerine konuşup politika yapıyorsunuz, öyleyse bu alana dahilsiniz ve taraf olun” diyorlar. Reformist ve radikal demokrat alanın konumu ideolojik çekilmecilikle sınırlı kaldığı oranda taarruz güçleniyor. Liberaller, konjonktürel sıçramalarla genel bir tartışmaya denk getirilerek 68 devrimci önderlerinin ‘kurucu temel’den ideolojik kopamamışlıklarını hatırlatıp devrimciliğin total mahkumiyetini amaçladılar. Liberal liberalliğini yaptı ve politik özne olmamasına rağmen politik konum aldı! Restorasyon döneminde reform zorlayıcılığı, alkışçılığı...

Sol/sosyalist hareket ise genel olarak politika altı bir konumdadır. Sol hareket, ideolojik çekilmecilik ve paralelindeki emeğin müdahilliğe çağrısı bir yana bırakılırsa, restorasyonun etki ve sonuçlarıyla ilgili herhangi bir tutum alma sınırında bile değil. Sürece, genel sloganlar ve çağrılarla müdahil olunmaya çalışılmaktadır. Etki, sonuç ve pratiği bakımından bu bir politik eyleyiş içinde olmamaya denk düşüyor.

Sol/sosyalist hareket, mevcut güç ve potansiyeliyle politik müdahilliğin sınırına yaklaşamasa da ideolojik pozisyonuyla tartışmalı bir konumda. Özellikle Aydınlanmacı/laik çizgiye ideolojik olarak eklemlenmeye açıklık taşıyor. İdeolojik bağ dolaysızca politik eklemlenmeye yol açmıyor, ancak özellikle Alevi kitlesinin ‘kurucu temel’e sahip çıkması ve sosyalist/sol hareketin tabanını bu zeminde bulması kimi yönleriyle iç bulandırıcı bir rüzgarın esmesine neden oluyor. Genel birlikçi havaya bağlı olarak, politik güç olmayanların birleşerek güç haline geleceği ya da sınıfa, emekçilere dönmenin bu problemi çözeceği, dahası tüm çatışmanın ‘gerçek bir çatışma olmadığı’, aslında burjuva siyasetinin kandırmacası olduğu, bu yüzden bu süreçten kirlenmeden, tertemiz çıkmak gerektiği vazediliyor. Belirli noktalarda devlet karşıtı konum, bu belirlemeler ışığında, siyasette güç olma dönemine uygun araçlar varmış gibi hükümet/AKP karşıtlığı olarak ifadesini buluyor. Devletin total karşılanmasının atlandığı moment, çatışmada ‘nesnel pozisyon’ alarak, geriye çekilmeci bir radikalliği gündeme getiriyor.

Devrimci Kürt ve İslam dinamiği

Ezilenlerin devrimci politik pratiğinin etkisiz olduğu koşullarda egemenler arası çatışma görece daha derinlere doğru inebilir. Türkiye Devleti ‘kurucu temel’ini uzun bir dönem kurumsal devletin yoğun etkinliği sayesinde ‘korudu’. Kemalizmin bu versiyonunun elden geçirilmesi, yeni döneme uydurulması ve birikmiş problemlerinin devlet merkezinde yeniden kalıplanması mevcut güç dengeleri açısından gerilimli bir durum oluştursa da ‘varoluş’ sorunu olarak yaşanmamaktadır. Bu nedenle çatışma daha çok devletlü ile özdeşleşmiş ancak devlet dışına çıkarılmış kesimlerce öne çıkarılmaktadır. Mevcut haliyle bile restorasyon süreci ezilenler siyaseti açısından birtakım etkiler yaratacak veya sonuçlar doğuracak niteliktedir:

• Ezilenlerin devrimciliğinin egemenlerin istikrarını alkışladığı, ezenlerin huzurunda huzur bulduğu görülmemiştir. Biliyoruz ki ezenin rahatı ezilenin sımsıkı bağlarla bağlanmasıyla gerçekleşir. Devletlü kesimde istikrar arayışının, –Cumhuriyetin kazanımları ve kurumlarının korunması, bir iç savaştan kaçınılması, gibi– devrimci konum ile ilişkisizliği kesindir. Reformist tahayyül istikrar arayışının ezilenler cephesine sızmasıdır. Sorun, ezilenlerin, istikrarsızlıkta ezenin boşluğuna yumruğunu indirememesidir. Daha ötesi, ezenin restorasyonunun ezilenin tepesine inecek daha güçlü bir yumruğa dönüşmesidir.

• Restorasyonun çatışmalı yapısı kurumsal devletin hiç olmadığı oranda çıplak yüzüyle sergilenmesine neden olmuştur. Koruyucu halenin dağıldığı bu kısa kesit dikkatle değerlendirilmelidir. Hesap dışı aşınmanın değerlendirilmesi öne çıkmıştır.

• İslam faktörü, restorasyona, politik bir kimliğe kavuşmadan dışarıdan ideolojik içerme olarak dahil edilmektedir. ‘Kurucu temel’in Aydınlanmacı laiklik anlayışı, militan koruyuculuk kalkanının arkasından dışarı çıkarılmıştır. Devletin İslamıyla toplumun İslamı arasında kanallar oluşturulmaya çalışılmaktadır. Devlet koruyuculuğun İslam eksenli eski ve köklü temeli Kürt faktörüne karşı devrededir.

• Restorasyon dinamiği, aktüel varlığını ve başarısını Kürt faktörünü gerici temelde içermeye hasretmiştir. Devlet, devrimci konumla yüzleştiğinde kırılmalar yaşansa da restorasyonun ana eksenini bu temele oturtur. Bu durumda, Kürt yurtsever hareketinin kendi özgül tarihsel devrimci misyonunun acil önemi açığa çıkmakta ve bu hareketin, rejimi, ilerici reformlar ve giderek devrimsel zorlamalarla yırtması seçeneği belirmektedir.

• Devlete karşı devrimciliğin ezilenlerle bağlar kuramaması, her durumda devlet lehine ideo-politik bir güç anlamına gelmektedir. Restorasyona karşı ‘devrimci fitne’ için kanallar aranmalıdır. Kürt ve İslam dinamiği, devletle birleşme halinde restorasyonu zorlayan, devlete karşı devrimcilikte ise devrimi zorlayan olarak, ezilenler politikasında öndeliğini sürdürmektedir.

 

 

Okunma 9563 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.