Tamil Kaplanlarının Akıbeti ve PKK

Yazan

Garbis Altınoğlu

Önsöz

Her şeyden önce, 26 yıldır süregelen ve geçtiğimiz günlerde dramatik bir yenilgiyle yüzyüze gelen Tamil ulusal direnişi hakkında gerek yerli ve gerekse uluslararası devrimci basında bu kadar az şey yazılmış olmasını tuhaf ve üzüntü verici bulduğumu belirtmek istiyorum. Türkiye ve dünya burjuva medyasının çok daha az önemli konular üzerinde haftalarca yaygara koparmasını ve Sri Lanka’da “kendi” gerici ve emperyalist hükümetlerinin desteğiyle sürdürülmüş olan kan banyosunu gözlerden gizlemeye çalışmasını, hatta neredeyse açıkça Sri Lanka militaristleri ve faşistlerinin yanında yer almasını anlamak olanaklı; ancak devrimci basının, ulusal ve demokratik hakları için bu denli büyük özverilerde bulunmuş, kız ve oğullarının kanını böylesine cömertçe akıtmış ve bu savaşım süreci içinde önemli deneyimler edinmiş bir halkın ve ona önderlik eden örgütün tarihi ve akıbetine gerçek bir ilgi göstermemesi anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir şey değil. Bu yazı biraz da bu boşluğu bir ölçüde doldurmak amacıyla kaleme alındı.

Giriş

1983’ten bu yana Sri Lanka gericiliği ve ordusuna karşı başarılı bir direniş sergileyen Tamil İlam Kurtuluş Kaplanlarının (= TİKK) geçtiğimiz günlerde çok ağır bir yenilgiyle karşılaşması, örgütün son kalesinin de 18 Mayıs’ta çökmesi, çok sayıda ikinci düzeydeki kadro ve militanının yanı sıra Velupilay Prabaharan başta gelmek üzere liderlerinin de öldürülmüş olması, dünyada ve Türkiye’de başta en gerici, en militarist ve en şovenist temsilcileri gelmek üzere burjuvazinin iştahını kabarttı. Daha çok adının İngilizce versiyonuyla bilinen, yani LTTE (= Liberation Tigers of Tamil Eelam) olarak anılan TİKK, bir zamanlar bu ada ülkesinin üçte birini denetimi altında bulunduran ve emperyalist ülkelerin istihbarat birimlerinin “dünyanın en tehlikeli terörist grubu” olarak tanımladığı bir örgüttü. Bu örgüt, Sri Lanka ordusuna sık sık ağır kayıplar verdirebiliyor, yaklaşık 15,000 kişilik gerilla ordusunun yanı sıra, Deniz Kaplanları adlı küçük bir deniz kuvvetine, hatta küçük uçaklardan oluşan ilkel bir hava kuvvetine sahip bulunuyor, çok etkili suikast eylemleri gerçekleştirebiliyordu. Bu bakımdan TİKK’nın, Sri Lanka ordusunun son aylardaki, sivilleri de hedef alan kanlı operasyonlarının ve yoğun kara-hava bombardımanlarının ardından 2009 Mayısında yenilgiye uğratılması, pek az kimsenin beklediği bir gelişmeydi. ABD tekelci burjuvazisinin, bu gelişmeden ötürü duyduğu sevinci gizlemeye çalışmayan sözcülerinden The Wall Street Journal 20 Mayıs’ta yayımlanan konuya ilişkin bir yazısında (“A Terrorist Defeat: After Negotiations Failed, Sri Lanka Pursued a Military Solution”/ “Teröristlerin Bir Yenilgisi: Müzakerelerin Başarısızlığa Uğramasının Ardından Sri Lanka Askeri Çözüm Yolunu İzledi”) şöyle diyordu:

“Bu hafta sonu Sri Lanka ordusunun savaş meydanında terörist Tamil İlam Kurtuluş Kaplanları’nı yenmesiyle teröre karşı savaşta büyük bir zafer kazanıldı. Bu 11 Eylül’ün, siyasal bir uzlaşma sağlanabilmesinin genellikle teröristlerin askeri olarak yenilmesinden geçtiği yolundaki en önemli derslerinden birini doğrulamaktadır.”

Sri Lanka gericilerinin “zaferi”, Türk gericileri katında da sevinçle karışık bir şaşkınlığa yol açtı. Son aylarda AKP hükümetinin, Genelkurmayın, burjuva muhalefet partilerinin ve köşe yazarlarının, bir siyasal uzlaşmadan –ya da uzlaşma karikatüründen- önce PKK’nın silahlarını bırakması gerektiğini papağan misali yineleyip durmalarında bu Güney Asya ülkesinde yaşananların belli bir payı olduğu yadsınamaz herhalde. Kürt-Türk sorununun zor yoluyla çözüme kavuşturulmasını ve PKK’nın savaş yoluyla tasfiyesini savunanlar seslerini, eli Tamil halkının kanlarıyla lekeli Sri Lanka Devlet Başkanı Mahinda Rajapaksa’nın 19 Mayıs’ta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e telefonla bilgi vermesinden hayli önce yeniden yükseltmeye başlamışlardı. Örneğin Sabah yazarı Erdal Şafak daha 4 Şubat 2009’da “PKK ve Tamil Kaplanları” başlıklı köşe yazısında şöyle buyuruyordu:

“Hiç kuşkunuz olmasın, PKK'yı da Tamil Kaplanları'nın sonu bekliyor. İki bölücü terör örgütü de 25 yıl boyunca ortak senaryoyu uyguladıklarına göre, final sahnesinin de aynı olması kaçınılmaz. Dağdakiler farkındalar mı bilmiyoruz ama, altlarındaki halı çekilmeye başladı bile.” 18 Mayıs 2009’u izleyen günlerde bu konuyu ele alan köşe yazarlarının sayısı artmaya başladı. Vatan gazetesi yazarı Ruşen Çakır ise 19 Mayıs tarih ve “Tamil Kaplanları ve PKK” başlıklı köşe yazısında, bir yandan aynı stratejinin Türkiye Kürdistanı’nda uygulanmasının olanaklı olmadığını belirtirken bir yandan da PKK’ya aba altından sopa gösteriyordu. Yazısında, “…‘halkla teröristi ayrıştırma’ hassasiyetinin terk edildiği noktadan itibaren Tamil Kaplanları’nın tasfiyesi”nin “söz konusu olabildi”ğinin altını çizen Çakır sözlerine şu üstü örtülü tehditle son veriyordu:

“Öcalan ve PKK yöneticilerinin, devletin içinde bulunduğu bu zor durumu sömürmekten bir an önce vazgeçmesi ve Tamil Kaplanları’ndan ders çıkararak bir an önce silahlarını bırakıp yasal siyasi sisteme eklemlenmenin önünü açmaları hem kendileri, hem tüm Türkiye için fazlasıyla hayırlı olacaktır.”

Öte yandan Radikal yazarı Erdal Güven, 22 Mayıs tarih ve “Aydınlık Yol’u Hatırlayan Var mı?” başlıklı yazısında PKK’nın da pekala savaş yoluyla tasfiye edilebileceğini şu sözlerle ima ediyordu:

“Sri Lanka Devlet Başkanı Rajapaska’nın, Fujimori’nin (Peru eski devlet başkanı Alberto Fujimori - G. A.) izinden gittiğine kuşku yok. Hafta içinde ‘zafer’ ilan edilmesiyle noktalanan askeri harekâtın, Tamil Kaplanları’nı neredeyse tamamen tasfiye ettiği anlaşılıyor. Dolayısıyla, ‘Silahlı örgütler askeri yöntemlerle dize getirilemez’ kuralı, yeni bir istisnayla karşı karşıya. Yalnızca silahlı örgütlerin değil, silahlı örgütlerle mücadele eden devletlerin de kafa yorması gereken bir istisna.”

Gene 22 Mayıs’ta bu konuyu ele alan MHP eğilimli Yeniçağ gazetesinin ağzı salyalı şovenist yazarı Behiç Kılıç da benzer bir öngörüde bulunuyordu:

“Sonuçta Tamil’in finalinde, hep olan olmuştur. Taşeron örgüt, son kullanma tarihi geçince, kendisini kollayan eller tarafından terk edilmiştir ve yok edilişi sağlanmıştır... PKK’yı bekleyen akıbet farklı değildir.”

Son olarak, Güney Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Ali Şahin’in 30 Mayıs tarih ve “Tamil örneği, Kürt sorunu için fırsat mı?” başlıklı yazısından şu bölümü aktarmak istiyorum:

“Şüphesiz, IRA, ETA ve son olarak LTTE'nin karşı karşıya kaldığı tasfiye süreci PKK üzerinde psikolojik bir baskı yaratacaktır. Sri Lanka'da Tamil Gerillalarının 26 yıl süren mücadelelerinin başarısızlıkla sonuçlanması özellikle örgütün askeri kanadında ve dağlarda aktif durumda bulanan militanlar üzerinde ciddi güven kaybına yol açacaktır. Yaklaşık LTTE kadar bir mücadele geçmişi olan PKK'nın politik ve örgüt kadrosu da bu süreci ciddi olarak değerlendirerek stratejilerini belirleyeceklerdir. Sri Lanka'daki mevcut durumun fay hattı etkisiyle PKK üzerinde de bir kırılma etkisi yaratması kuvvetle muhtemeldir.”

Ben bu yazıda, Türk devletini açık ya da üstü örtülü bir biçimde Kürt-Türk sorununu geleneksel sopa ve zor politikası yoluyla çözme çizgisinden sapmamaya, PKK’yı da teslim olmaya ve kendisini tümden tasfiye etmeye çağıran bu ve benzer düşünce sahiplerinin yaklaşımlarının gerçek durumla ne ölçüde örtüştüğünü ve Sri Lanka-Tamil ulusal direnişi örneğinin Türkiye-Kürt ulusal direnişi örneğine ne ölçüde uyduğunu ve ışık tuttuğunu incelemeye çalışacağım.

Sri Lanka’da Ulusal Sorunun ve İç Savaşın Kısa Tarihi

Önce, Sri Lanka’daki ulusal sorun ve bu ülkenin yakın tarihi üzerinde kısaca duralım. Hindistan’ın hemen güneyinde yer alan bu ada ülkesinin 2008 nüfus sayımına göre 21 milyon olan nüfusunun yüzde 70’ini Sinhallar, yüzde 20’sini Tamiller, yüzde 7’sini hemen hemen tümü Müslüman olan Sri Lanka Mur’ları, geri kalanını da diğer etnik grupçuklar oluşturuyor. Egemen etnik grup olan Sinhallar genel olarak Budist. Çoğu Hindu ve küçük bir azınlığı Katolik olan Tamillerin bir bölümü eskiden beri bu adada yaşıyor ve “Seylan Tamilleri” olarak biliniyor. İngiliz sömürgecilerinin çay ve kahve plantasyonlarında çalıştırmak için 19. yüzyılın ortalarından itibaren adaya getirdiği Tamiller ise “Hint Tamilleri” diye anılıyorlar. Daha önceleri Portekiz’in ve Hollanda’nın, 1796’dan itibaren de Britanya’nın sömürgesi olan Sri Lanka (= “Kutsal Seylan”), Sinhal işbirlikçi burjuvazisi ile Londra arasında yapılan pazarlıklardan sonra bağımsızlığına kavuştuğu 1948’den 1972’ye kadar Seylan olarak anılıyordu.

Her ikisi de adanın eski sakinleri olan Sinhal ve Tamil halkları yüzyıllar boyunca ekonomisi, dili ve dini ayrı ve birbirinden kopuk iki oluşum halinde ve ayrı krallıkların yönetimi altında –Sinhallar adanın güneyi ve ortasında, Tamiller ise kuzeyi ve doğusunda– yaşamış ve bu iki halk ancak İngiliz sömürgeciliği döneminde tek bir yönetim altında birleştirilmişti. İngiliz egemenliği döneminde çay, kahve ve kauçuk plantasyonlarının kurulması, yeni limanların ve yolların inşası ve kentlerin büyümesine paralel olarak yavaş yavaş bir Tamil ve Sinhal burjuvazisi de oluşmaya başladı. İngiliz sömürgecileri, geleneksel “böl ve egemen ol” yönetim ilkeleri uyarınca, çoğunlukta olan Sinhalları denetim altında tutabilmek için Tamillere bazı sınırlı ayrıcalıklar tanımışlardı. Bu, Tamil burjuvazisi ve küçük burjuvazisinin sömürgeci devlet aygıtı içinde Sinhallara kıyasla görece üstün bir konum edinmesine olanak verdi. Sinhal gericiliği bağımsızlık-sonrası dönemde bu tarihsel olguyu, Sinhal şovenizmini kışkırtmak ve iki halk arasında aşılmaz duvarlar örmek için kullanacaktı.

Seylan, 450 yılı bulan bir sömürge yaşamından sonra 1948’de bağımsızlığına kavuştuğunda, adada önemli ayrıcalıklarını koruyan İngiliz emperyalizmi iktidarı Sinhal işbirlikçi burjuvazisinin partisi UNP (= Birleşik Ulusal Parti) ile Tamil işbirlikçi burjuvazisinin partisi TC (= Tamil Kongresi) arasında paylaştırmıştı. TC, daha 1949’da “Hint Tamilleri”nin oy verme haklarının gaspedilmesini onayarak Sinhal şovenizmine yeşil ışık yakacaktı. Ancak Sinhal milliyetçiliği ve şovenizminin şahlanması, esas olarak 1950’lerin ortalarından itibaren gerçekleşecekti.

1956 seçimlerini Sinhal milliyetçiliği platformu temelinde yürüten SLFP (= Sri Lanka Özgürlük Partisi), seçimi kazanmasının ardından çıkarmaya başladığı bir dizi yasayla Tamil azınlığı siyasal yaşamdan ve kamu yaşamından dışlamaya ve ülkede Sinhal ulusunun üstünlüğünü kurmaya girişti. Tarih kitaplarında Tamilleri “Hindistan’dan gelmiş işgalciler” olarak tanıtan Sinhal gericiliği, yüceltmeye giriştiği Budizmi zorunlu din ve Sinhal dilini zorunlu dil haline getirmeye ve Tamil azınlığa ülkenin Budist ve Sinhal niteliğini dayatmaya[1] kalkıştı; buna, Tamil gençlerinin eğitim kurumlarına girmelerini güçleştirme, Tamilleri kamu görevlerinden uzaklaştırma, onların topraklarına el koyma, polisin ve Budist rahiplerin yönlendirdiği güruhları kullanarak Tamilleri terörize etme, onların yoğun olarak yaşadığı kuzey ve doğu bölgelerine Sinhal göçmenler yerleştirme, Tamillerin evlerini, okullarını, dükkanlarını, tapınaklarını, kitaplıklarını,[2] hastanelerini gasp ya da tahrip etme, “Hint Tamilleri”nin bir bölümünü özellikle 1960’ların ilk yarısında zorla Hindistan’a geri gönderme türünden uygulamalar eklendi. Sri Lanka burjuvazisi, 1950’li, 1960’lı ve 1970’li yıllarda Tamil halkının ulusal ve demokratik haklarını Tamil burjuvazisinin önderliği altında ve barışçı metotlarla savunma çabalarına daha büyük-ölçekli bir devlet terörü ve pogromlarla yanıt verdi. Bunların en önemlileri 1956, 1958, 1961, 1974, 1977, 1979, 1981 ve Temmuz 1983’te gerçekleşti. Bu bağlamda, 1958’de patlak veren ve 300 kadar Tamil’in yaşamını yitirdiği pogrom Sinhal ve Tamil halkları arasındaki ilişkilerin bozulmasında önemli bir dönemeç noktası oluşturacaktı.

1960’lı yıllar, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Seylan’da da işçilerin, köylülerin ve gençliğin güçlü ve militan kitlesel eylemlerine sahne oldu. Ancak varolan revizyonist, Trotskist ve Maoist sol örgütlerin, bu kitlesel devrimci potansiyeli kucaklayabilecek ve yönlendirebilecek kapasiteye sahip olmadıkları ortaya çıkacaktı. Bunun son derece önemli bir istisnası 1960’ların sonlarında biçimlenmeye başlayan JVP (Janatha Vimukhti Peramuna = Halk Kurtuluş Cephesi) adlı küçük-burjuva devrimci örgüt oldu. Esas olarak Sinhal asıllı kent ve kır küçük-burjuva gençliğine dayanan ve kendisini Marksist bir örgüt olarak niteleyen JVP Nisan 1971’de ülkenin güney ve orta bölgelerinde önemli bir devrimci ayaklanma gerçekleştirdi. Sinhal yoksul köylülüğünü devrimin temel gücü sayan bu örgüt, etkisi altında bulunduğu Sinhal milliyetçiliği nedeniyle Tamil plantasyon işçileriyle Sinhal yoksul köylülüğünün bir birleşik cephesini kurmayı başaramadı. Sri Lanka ordusunun daha çok bir tören ordusu niteliği taşımasından ötürü JVP, gücünü –bir yere kadar haklı olarak– küçüksediği Seylan gericiliğini uzun süreli bir gerilla savaşıyla değil, bir silahlı ayaklanmayla devirebileceğini hayal ediyordu. Seylan ordusu, JVP’nin yeterli siyasal ve örgütsel hazırlık yapmadan girişmeye zorlandığı ve 5,000 ila 10,000 kişinin yaşamını yitirdiği bu ayaklanmayı yaklaşık iki hafta süren çatışmalardan sonra kanlı bir biçimde bastırabildi. Sadece emperyalist ABD, gerici Hindistan ve revizyonist/ sosyal-emperyalist Sovyetler Birliği değil, o günlerde devrimci bir çizgi izlediği varsayılan ve “sağcılara” karşı gerçekleştirildiği ileri sürülen “Büyük Proleter Kültür Devrimi” sürecinden yeni çıkmış olan Mao Zedung’un Çini de bu ayaklanmanın ezilmesi için başında Sirimavo Bandaranaike’nin bulunduğu SLFP hükümetine destek verdi.[3] Bu tarihten 38 yıl sonra, yani Mayıs 2009’da bir başka ayaklanma, yani Tamil ulusal direnişi de benzer bir uluslararası karşı-devrimci koalisyonun çok önemli düzeye varan katkısıyla ezilecekti. Bu konuyu daha “ilginç” kılan bir başka husus da şu: İlk oluşumu sırasında Marx’ın, Mao Zedung’un, Che Guevara’nın görüşlerinin ve Sinhal milliyetçiliğinin eklektik bir sentezini esas alan JVP’nin, zamanla milliyetçilikle Marksizmi, ikincisinin zararına bağdaştırmaya çalışan, 1980’lerde ise sözcüğün tam anlamıyla şovenist ve sosyal-faşist bir burjuva/ küçük-burjuva partisine evrilmiş olmasıdır. Sinhal gericiliğinin Tamil halkına karşı gerçekleştirdiği beyaz terörün savunucusu, hatta uygulayıcısı haline gelmiş olan JVP artık, 1971’de kendisine karşı ayaklanmış olduğu Sri Lanka devletiyle aynı çizgiye gelmişti. Aşağıda da göreceğimiz gibi bu, 1980’lerin sonlarına doğru hükümete karşı bu kez gerici bir ayaklanma gerçekleştirecek olan JVP’nin objektif, hatta –burjuva devlet aygıtı içinde artan nüfuzuna bağlı olarak– bir ölçüde subjektif olarak da Sinhal gericiliğinin bir fraksiyonu haline geldiğini gösteriyordu.[4] Devam edelim.

Tamil halkının, Sri Lanka devletiyle sorunlarının barışçı yoldan çözülmesinden yana olan burjuva-demokratik temsilcileri esas olarak 1970’lerin sonlarına kadar ön planda gözüküyorlardı. 1977 seçimlerinde, Tamillerin kendi yazgılarını belirleme hakkını savunan TULF (= Tamil Birleşik Kurtuluş Cephesi) adlı örgüt Sri Lanka parlamentosuna 17 milletvekili sokmayı başardı. Ancak Sri Lanka şovenistleri iki halkın barış içinde birarada yaşamasına fırsat tanımamakta kararlıydılar: Aynı yıl Sri Lanka gericiliği yüzlerce insanın ölümüne, 40,000’den fazla Tamil’in her şeylerini geride bırakarak adanın doğu ve kuzey bölgelerine ve Hindistan’a kaçmasına ve 100 kadar Hindu tapınağının tahrip edilmesine yol açan bir başka katliam düzenlediler. 1978’de ise ordu, Sri Lanka parlamentosunun çıkardığı “Terörizmi Önleme Yasası”na dayanarak Tamil halkına ve gençliğine karşı sistemli bir terör uygulamaya başladı. Bu gelişmeler, bardağı taşıran damla işlevi gördü. Barışçı direnişin herhangi bir olumlu sonuç vermemesi, Tamil halkını ve gençliğini daha radikal savaşım metotları benimsemeye itti. 1970’lerin sonlarından itibaren, daha sonra aralarından TİKK’nın sivrileceği ve Tamil halkının ulusal kurtuluşunun esas olarak silahlı savaşım yoluyla sağlanabileceğine inanan Tamil örgütleri işte bu koşullarda oluşmaya başladı. Prabaharan, 27 Kasım 2008’de yaptığı bir konuşmada şöyle diyecekti:

“Halkımız başlangıçta adalet uğruna barışçı ve demokratik bir savaşım yürüttü. Irkçı Sinhal devleti, Tamil halkının siyasal hakları için yürüttüğü barışçı savaşımı bastırmak için silahlı ve hayvani bir şiddete başvurdu. Bizim özgürlük hareketimiz, devlet zulmünün bütün kuralları çiğnediği ve halkımızın çıplak terörizmle yüz yüze kaldığı koşullarda tarihsel sürecin doğal sonucu olarak doğdu. Biz, halkımızı ırkçı Sinhal devletinin silahlı terörizminden korumak için silaha sarılmak zorunda kaldık. Silahlı şiddet yolu bizim seçimimiz değildi.”

1977’de kurulduğu tahmin edilen TİKK eylemlerine esas olarak Temmuz 1983’de, adanın kuzeyinde 13 askerin yaşamını yitirdiği saldırıyla başladı. Hükümet buna başkent Colombo’da ve diğer kentlerde “güvenlik” kuvvetlerinin ve şoven Sinhal sürülerinin Tamilleri hedef alan ve “Kara Temmuz” olarak anılan geniş-ölçekli bir katliamıyla yanıt verdi. Sri Lanka çapında 2,000 kadar ve sadece Colombo’da 1,000 dolayında sivil Tamil’in öldürülmesi, Tamillere ait binlerce işyerinin yağmalanması/ yakılması ve 100,000’den fazla Tamil’in evlerini terketmesiyle sonuçlanan ve Sinhal burjuvazisinin 1950’lerden başlayarak sistemli olarak kışkırttığı Sinhal şovenizminin doruk noktası olan bu pogrom iki ulusal topluluk arasındaki güvensizlik ve düşmanlığı daha da arttırdı. 1983 pogromunun ardından binlerce Tamil genci TİKK saflarına akın etti. Gerilla savaşı hızla yaygınlaştı.

1980’lerin ortalarına gelindiğinde TİKK, Hindistan’ın Güney ucundaki Tamil Nadu eyaletinde yaşayan Tamillerin aktif ve Hindistan burjuvazisinin ikiyüzlü desteğinin de yardımıyla adanın kuzeyi ve doğusunu denetimi altına almıştı. Hint gericileri bu dönemde Sri Lanka üzerinde kendi hegemonyalarını kurmak, Sri Lanka’nın Çin, Pakistan ve ABD’ye yaklaşmasını engellemek ve Sri Lanka Tamillerine sempati duyan Tamil Nadu eyaleti halkı ve kamuoyunun üzerlerindeki baskısını hafifletmek için Sri Lanka’daki Tamil direnişine sınırlı bir destek sunuyor ve/ ya da Tamil gerillalarının Tamil Nadu eyaletindeki lojistik destek üslerinden yararlanmalarına müdahale etmiyorlardı.

Ancak Hint gericileri, Sri Lanka’da bağımsız bir Tamil yurdunun kurulmasının gerek Tamil Nadu eyaletinde ve gerekse –birçok ulus ve milliyetten oluşan– Hindistan’ın diğer eyaletlerinde bağımsızlıkçı eğilimleri güçlendireceğine inandıkları için uzun erimde Sri Lanka’nın toprak bütünlüğünden yanaydılar. Hindistan Başbakanı Rajiv Gandi’nin Temmuz 1987’de, Yeni Delhi ile Colombo arasında imzalanan anlaşma uyarınca TİKK’nın egemen olduğu bölgeye 60,000 kişilik bir askeri kuvvet (IPKF= Hint Barış Koruma Kuvveti) göndermesinin esas nedeni de buydu. Anlaşma uyarınca Hindistan bundan böyle Tamil gerillalarına yardım etmeyecek, Tamil direniş örgütleri silahlarını teslim edecek, adanın, Tamillerin yaşadığı kuzey ve doğu bölgelerine özerklik tanınacak, Tamil dili Sinhalca ve İngilizce ile eşit statüye kavuşturulacaktı. Taraflar arasındaki güvensizlik nedeniyle bu anlaşma ancak kısmen uygulanabildi. Çatışmalar ilk başta bir süreliğine de olsa azaldı; ancak kısa bir süre sonra gerek adanın kuzeyinde ve gerekse güneyinde çatışmalar yeniden yoğunlaşmaya başladı.

1977 seçimlerinden sonra çıkarılan afla kadrolarının cezaevlerinden çıkmalarına izin verilen JVP, aktif rol oynadığı 1983’teki Tamil-karşıtı pogromdan sonra yeniden yasaklanmış ve yeraltına çekilmişti. 1987-89 yıllarında, çoktandır şovenist ve sosyal-faşist burjuva/ küçük-burjuva bir partisine dönüşmüş olan ve Hint askerlerinin ülkeye gelmesine karşı olan JVP ile Sri Lanka “güvenlik” kuvvetleri arasında Sri Lanka’nın orta ve güney bölgelerinde küçük-ölçekli bir başka iç savaş yaşandı. Hükümeti “Hint emperyalizmine” ödün vermekle suçlayan ve onu devirmek için, sadece devlet görevlilerini değil, sağ ve sol partilerin üyelerini, sendikacıları, Budist rahipleri vb. hedef alan JVP, sistemli bir kör terör kampanyası başlatmıştı. Hükümet ise JVP’ne devlet terörüyle karşılık verdi; insan hakları kuruluşlarının rakamlarına göre gözaltında kayıpların, ölüm mangalarının, yerinde infazların damgasını vurduğu bu üç yıllık sürede yaklaşık 30,000 kişi yaşamını yitirdi.

Kuzeyde ise, bir süre sonra TİKK ile onu silahsızlandırmak ve etkisizleştirmek isteyen “Hint Barış Koruma Kuvveti” arasında binlerce kişinin ölümüne yol açan çatışmalar yaşanacaktı. Sözkonusu çatışmalar, bu sözümona barış koruma misyonuna karşı gerek Hindistan’da ve gerekse Sri Lanka’da varolan muhalefeti daha da güçlendirdi. Sri Lanka’nın, 19 Aralık 1989’da yapılan seçimlerden sonra işbaşına gelen yeni devlet başkanı Renasinghe Premadasa Hint askerlerinin Temmuz 1989 sonuna kadar ülkeden çekilmesini istedi. Hint askerlerinin Sri Lanka’dan kademeli olarak çekilişi Mart 1990’a kadar sürdü.

JVP’nin ezilmesi ve Hint birliklerinin ülkeden çekilmesinden kısa bir süre sonra TİKK ile Sri Lanka ordusu arasındaki çatışmalar yeniden başladı. İç savaşın bu döneminde daha sert ve vahşi metotlara başvuran Sri Lanka ordusu bir yandan savaş uçaklarıyla TİKK mevzilerini ve sivil Tamil yerleşim birimlerini bombalar ve sivil Tamilleri katlederken bir yandan da Müslüman azınlık saflarından korucu birlikleri oluşturmaya girişti. TİKK buna ülkenin orta ve güney bölgelerinde sadece öndegelen politikacıları ve komutanları değil, sivil halkı da hedef alan terör eylemleriyle ve kuzeydeki Jafna yarımadasındaki Müslümanları topraklarından kovarak yanıt verdi.

1991-1993 yıllarında adanın kuzey ve doğu bölgelerinde yaşanan şiddetli çatışmalarda Sri Lanka ordusu TİKK’nın mevzilerini ele geçiremediği gibi ağır kayıplar da verdi. Çandrika Kumaratunga’nın devlet başkanlığına geldiği 1994 seçimlerinden sonra Ocak 1995’de sağlanan ateşkes de uzun süre devam etmedi. 1990’ların ikinci yarısında birbirine karşı üstünlük sağlayamayan iki taraf arasında şiddetli çatışmalar sürerken yüzbinlerce sivil evlerini ve topraklarını terketmek zorunda kalıyordu.

11 Eylül 2001’de ABD’de meydana gelen terör eylemlerinin ardından TİKK, adadaki çatışmaların barışçı metotlarla sona erdirilmesinden yana olduğunu açıkladı. 19 Aralık 2001’de Norveç’in çabalarıyla ilan edilen 30 günlük bir ateşkesin ardından iki taraf 22 Şubat 2002’de kalıcı bir ateşkes anlaşması imzaladılar. Sri Lanka hükümetini bu anlaşmayı imzalamaya zorlayan, TİKK’nın 2000-2001 yıllarındaki askeri başarıları olmuştu. TİKK, Nisan-Mayıs 2000’de 17 yıl aradan sonra Jafna yarımadasını adanın güneyinden ayıran stratejik Elephant Pass (= Fil Geçidi) askeri kompleksini ele geçirmiş, Sri Lanka ordusuna ağır darbeler indirmiş, Temmuz 2001’de Bandaranaike Uluslararası Havaalanına karşı gerçekleştirdiği başarılı bir intihar saldırısında Sri Lanka hava kuvvetlerine ait sekiz savaş uçağı ile Sri Lanka Havayolları’na ait dört uçağı tahrip etmiş ve Colombo hükümeti ve onun ordusu karşısında önemli bir moral üstünlük kazanmıştı.

Eylül 2002’de başlayan görüşmelerde –bağımsızlık talebini bir kenara bırakan– TİKK ile Sri Lanka hükümeti ülkede federal bir yapının oluşturulması üzerinde anlaştılar. Hükümet Tamillerin oturduğu bölgelere uyguladığı ambargoya son verdi ve iki taraf ilk kez tutsak değişimi yaptılar.

2003’de devlet başkanlığı koltuğunu elinde tutan SLFP ile UNP hükümeti arasındaki gerilimin büyümesi üzerine Başkan Ç. Kumaratunga parlamentoyu askıya aldı; olağanüstü durum ilan etti ve TİKK ile barış görüşmelerini sürdüren bakanları görevden aldı. 8 Nisan 2004’te yapılan parlamento seçimlerini, UNP hükümetini TİKK’ya gereğinden fazla ödün vermekle suçlayan SLFP-JVP bağlaşması kazandı. Kasım 2005’te yapılan ve TİKK’nın boykot ettiği devlet başkanlığı seçimlerini ise, adanın kuzeyi ve doğusundaki Tamillere özerklik vermeyi reddeden Mahinda Rajapaksa’nın SLFP’si kazandı.

Bu arada 2004’te, iç savaşın ve Tamil halkının yazgısı üzerinde önemli etki yapacak bir gelişme yaşanacaktı: TİKK’nın iki numaralı ismi ve Doğu bölgesi komutanı Albay Karuna (Vinayagamurti Muralidaran), TİKK lideri V. Prabaharan’ın bu bölgedeki Tamillere yeterli söz hakkı tanımadığı gerekçesiyle, buyruğu altındaki 5,000 dolayında savaşçıyla birlikte örgütten ayrıldı. Tahmin edilebileceği gibi bu, TİKK’nın adanın Doğu bölgesindeki konumunu büyük ölçüde zayıflattı. Bu savaşçıların sadece küçük bir kısmı daha sonra TİKK’ya geri dönerken Albay Karuna’ya sadık kalan kuvvetlerle TİKK arasında çatışmalar sürdü. Adanın kuzeyindeki Tamillerle adanın doğusundaki Tamiller arasındaki güvensizliği ve V. Prabaharan’ın kişisel yönetim tarzına duyulan tepkileri kullanan Karuna’nın ve ona bağlı kuvvetlerin TİKK’dan ayrılması, uzun yıllardır devam eden savaştan belli ölçülerde yorulmuş olan Tamil halkının morali üzerinde de olumsuz bir etki yaptı.

2005’in ikinci yarısında ateşkes bozulmaya ve çatışmalar yeniden tırmanmaya başladı. Sri Lanka ordusu, ciddi bir hazırlık sürecinden sonra Temmuz 2006’da, artık Kuzey bölgesine sıkışmış gözüken TİKK’ya karşı yeni bir saldırıya girişti. Karuna kuvvetlerinin ihaneti ve hükümetten yana tutum alması nedeniyle adanın doğusu 2007 yılında Sri Lanka ordusunun eline geçecekti.

Kasım 2005’de devlet başkanlığı koltuğuna oturan Mahinda Rajapaksa, savunma bakanlığına getirdiği kardeşi Gotabaya Rajapaksa ve ordunun başındaki Korgeneral Sarath Fonseka, “Tamil sorunu”nu radikal bir tarzda, yani savaş yoluyla çözme konusunda kararlı bir ekip oluşturmuşlardı. Rajapaksa kliği, El Kaide’yle kıyasladığı Tamil direnişine karşı savaşımı, “terörle savaşım” çerçevesine sokuyor, 11 Eylül sonrasının siyasal atmosferinde zaten son derece zayıf ve ikiyüzlü bir nitelik taşıyan uluslararası tepkilere aldırmıyor ve devletin bütün olanaklarını Sri Lanka ordusunun buyruğuna sunuyordu. ABD başta gelmek üzere dünya gericiliğinin tam desteğini alan, ateşkes sürecini hiçe sayan ve ülke içindeki her türlü eleştiriyi ve muhalefeti yasaklayan ve demir bir yumrukla ezen bu faşist klik, Tamillere ve TİKK’ya karşı giriştiği saldırıda ana muhalefet partisi UNP’nin yanı sıra, sosyal-şovenist JVP ve dinci-gerici JHU (Jathika Hela Urumaya= Ulusal Miras Partisi) adlı burjuva partileri tarafından da destekleniyordu. ABD, Çin, İsrail, Hindistan, Pakistan, İngiltere gibi ülkelerin[5] askeri, mali ve diplomatik desteğini arkasına alan ve TİKK’nın, siyasal ve askeri hatalarından da yararlanan Sri Lanka gericiliği, savaşın, yoğun hava ve kara bombardımanının eşlik ettiği ve yaklaşık 2.5 yıl süren bu evresinde başarılı oldu. Ordu 2007’de ülkenin kuzeyinde mevzilenmiş TİKK kuvvetlerine karşı kapsamlı bir saldırıya girişti. Hükümet 2008 başında ateşkes anlaşmasından resmen çekildiğini açıklarken Sri Lanka ordusu 2 Ocak 2009’da TİKK’nın başkenti Kilinoçi’yi ele geçirdi. 17 Mayıs 2009’da ise TİKK yenildiğini ve silahlarını indirdiğini açıkladı.

BM’nin tahminlerine göre sadece Ocak-Mayıs 2009 döneminde 7,000 kişinin yaşamını yitirdiği Sri Lanka’da onyıllardır süregelen iç savaş ve çatışmaların bilançosu ise son derece ağır. Eldeki –çok da güvenilir olmayan– rakamlara göre, bazı kesintilerle 1983’ten günümüze kadar süren bu çatışmalarda toplam 100,000 dolayında insan yaşamını yitirmiş bulunuyor.[6] Bu ülkenin 21 milyon dolayında olan nüfusunun Türkiye’nin 75 milyona yaklaşan nüfusunun yüzde 29’u kadar olduğunu ve 1984’ten bu yana Türkiye’de meydana gelen çatışmalarda 40,000 kadar insanın yaşamını yitirdiğini gözönüne aldığımızda bu, Türkiye ölçeğine göre neredeyse 360,000 insanın yaşamını yitirmesine denk düşmektedir. Çatışmalar yüzbinlerce insanın yaralanmasına ve sakat kalmasına, milyonlarca insanın evlerini, işyerlerini ve topraklarını terketmesine, 1 milyona yakın Tamil’in Kuzey Amerika, Avustralya, Güneydoğu Asya ve Batı Avrupa’ya göçmesine, ülke ekonomisinin neredeyse tümüyle çökmesine ve Sinhal ve Tamil işçi ve emekçileri arasında derin bir uçurumun açılmasına yol açtı.

PKK’yı Tamil Kaplanlarının akıbeti mi bekliyor?

Artık, yazının başlığında saklı olan soruya geçebilir ve PKK’yı Tamil Kaplanlarının akıbetinin bekleyip beklemediği sorusunun yanıtını vermeye çalışabiliriz. Bu sorunun yanıtını verebilmekse Tamil ulusal direnişinin yenilgisine yol açan faktörleri irdelemekten ve bu faktörlerin PKK, Türkiye ve Kürdistan için ne ölçüde geçerli olduğunu ya da geçerli olup olmadığını saptamaktan geçmektedir.

Her şeyden önce Sri Lanka’nın Tamil nüfusunun sayıca hayli küçük olduğunu anımsamamız gerek: Tamiller, ülkenin 21 milyon olan nüfusunun aşağı yukarı yüzde 20’sini (4 milyon kadar) oluşturuyorlar. Bu nüfusun tahminen dörtte üçü (3 milyon) adanın kuzey ve doğu bölgelerinde yaşamaktadır. Tamillerin yaşadığı bölge, toplam yüzölçümü 65,610 kilometrekare, yani Türkiye’nin yüzölçümünün sadece yüzde 8’i kadar olan Sri Lanka’nın en fazla üçte birini, yani yaklaşık 22,000 kilometrekarelik bir alanı kapsamaktadır. Aşağı yukarı Türkiye’nin Trakya bölgesi büyüklüğünde ve sadece bir kısmı ormanlık olan bu bölge genel olarak düz ve ovalık olması nedeniyle gerilla savaşına pek de uygun değildir.

Kürtler ise, Türkiye’nin 75 milyona yaklaşan nüfusunun –kesin olmayan rakamlara göre– yüzde 20’sini (15 milyon kadar) oluşturmakta, bu Kürt nüfusun tahminen yarısından biraz fazlası (8 milyon) Türkiye Kürdistanı’nda yaşamaktadır. Buna Kürt nüfusunun Türk nüfusuna oranla daha hızlı büyümesi nedeniyle demografik dengenin ezen Türk ulusu aleyhine değişmekte olduğu olgusunu da eklemeliyiz.[7] Birçok yeri dağlık ve dolayısıyla gerilla savaşına elverişli olan Türkiye Kürdistanı’nın yüzölçümü ise (kabaca 200,000 kilometrekare), Türkiye’nin yüzölçümünün dörtte birini bulmaktadır. Bir başka deyişle, Türkiye Kürdistanı’nın Kürt nüfusu, Sri Lanka’nın kuzey ve doğu bölgelerinde yaşayan Tamil nüfusunun 2.5 katından biraz fazladır; daha da önemlisi, Türkiye Kürdistanı’nın yüzölçümünün Sri Lanka’nın Tamil bölgesinin yüzölçümünün tam 9 katı olmasıdır. Demek oluyor ki, Kürt ulusal direnişi savaşımını, Tamil ulusal direnişine kıyasla derinliği çok daha fazla, çok daha geniş ve çok daha elverişli bir stratejik ortamda sürdürmektedir.

İkincisi; Tamil ulusal hareketinin Sri Lanka’nın bir ada ülkesi olmasından kaynaklanan önemli bir dezavantajı vardır: Sri Lanka Tamillerinin yaşadığı bölgenin dışarıyla tek ya da en önemli bağlantı noktasının, bu ada ile Hindistan arasındaki, en dar yeri 64 kilometre olan Palk Boğazı olması, Tamil savaşçılarının manevra yapma (geri çekilme, dinlenme, yeniden saflaşma) ve lojistik destek alma olanaklarını büyük ölçüde kısıtlamaktadır.

Oysa Türkiye Kürdistanı; İran, Irak ve Suriye’ye, hem de bu ülkelerin Kürt bölgelerine bitişiktir. Bu, bölge devletlerinin Kürt ulusal hareketine karşı ortak bir politika güttükleri zamanlarda bile Kürt ulusal hareketinin savaşçılarına manevra yapma ve hemen hemen her zaman komşu ülkelerdeki Kürt aşiretleri ve halkından en azından pasif destek alabilme olanağı sağlamıştır ve sağlamaktadır. Bu bağlamda, Sri Lanka’nın bir ada ülkesi olmasının, gerici rejimin Tamil halkına karşı etkili bir yiyecek vb. ambargosu uygulamasına olanak verdiğini belirtmek gerekir. Anımsanacağı üzere Türk devleti de geçmişte Kürt halkına karşı zaman zaman bu türden ambargo uygulamalarına girişmişti. Ancak, Türkiye Kürdistanı’nı Türkiye’nin geri kalan bölümünden izole etmenin son derece zor olması ve görece büyük bir yüzölçümüne sahip bulunan Türkiye Kürdistanı’nın İran, Irak ve Suriye Kürdistanı’na bitişik olması, böylesi ambargo girişimlerinin etkili olmasını önlemiştir ve gelecekte de önleyecektir.

Üçüncüsü; Sri Lanka emperyalist devletler ve gerici bölge devletleri arasında yaşanan rekabet ve çekişmeler bakımından asla Türkiye ve Kürdistan kadar büyük bir önem taşımamaktadır. Son yıllarda Çin ile ABD ve Çin ile Hindistan arasındaki ilişkilerin, başta ABD gelmek üzere bu devletlerin yayılmacı politikalarına bağlı olarak gerginleşme eğiliminde olması, Afganistan ve Pakistan’ın yanı sıra Hindistan’ın bazı bölgelerinde sıcak savaş ve çatışmaların yaşanması, Ortadoğu’dan Çin, Japonya, Kore’ye vb. yakıt taşıyan tankerlerin yolu üzerinde bulunması vb. Sri Lanka’nın stratejik değerini belirli ölçülerde arttırmıştır. Ancak bu, paragrafın başında yapılan değerlendirmeyi değiştirmemektedir.

Türkiye Kürdistanı, öteden beri sömürgeci ve emperyalist devletler ve bölgenin burjuva devletleri arasında keskin rekabet ve çelişmelerle nitelenen Ortadoğu’da yer almaktadır. Bu bölgenin yoğun bir rekabetin konusu olan petrol ve doğal gaz kaynaklarını barındırması, askeri strateji açısından önemi ve kökeni 1920’lere kadar uzanan bir Arap/ Filistin-İsrail çekişmesinin sahnesi olması, bir yandan Kürt ulusal hareketi açısından bazı güçlüklere yol açmakta, ama bir yandan da bu harekete önemli bir avantaj sağlamakta, onun bu bölgeye damgasını vuran çelişmelerden yararlanma ve siyasal manevra yapma olanaklarını Tamil ulusal hareketininkiyle karşılaştırılamayacak ölçüde arttırmaktadır.

Dördüncüsü; öncelikle ve esas olarak Tamil düşmanlığı temelinde yükselen Sinhal şovenizmi bu ülkede nisbeten güçlü ve yaygın bir kitle tabanına sahiptir. Öncelikle ve esas olarak Ermeni ve Rum düşmanlığı temelinde yükselen Türk şovenizmi ise yaygın ve köklü bir Kürt düşmanlığıyla nitelenmemektedir. Burada bunun tarihsel ve kültürel nedenlerini tartışacak değilim; ancak açık ve çıplak Kürt düşmanlığının nisbeten yeni bir olgu olduğu, özellikle 1990’lı ve 2000’li yıllarda ortaya çıktığı ve Türk emekçilerinin geniş kesimlerini etkilemediği unutulmamalıdır. Bunda, Kürdistan’da kapitalizmin ve dolayısıyla Kürt ulusal bilinci ve hareketinin oldukça geç gelişmesine bağlı olarak Kürt halkının uzun bir süre Osmanlı-Türk egemenliğine karşı başkaldırmamış ve –A. Öcalan’ın sık sık övgüyle söz ettiği gibi– geçmişte “kendi” egemen sınıflarının yönetimi altında başka halklara ve diğer “ortak düşmanlara”, yani Bizans’a, Memluklulara, Ruslara, Ermenilere, Greklere vb. karşı birlikte savaşmış olmasının çok önemli bir payı vardır. Tabii bunda, Budist Sinhallar ve Hindu Tamillerin durumundan farklı olarak Kürt halkıyla Türk halkının dinsel inanış bakımından birbirine yakın olmalarının da belli bir payı vardır.

Türk gerici egemen sınıflarının ana gövdesi, ABD ve İsrail’in Ortadoğu’daki stratejik çıkarları uyarınca bir Kürt-Türk çatışmasını kışkırtmak için, özellikle 2005’ten bu yana hayli fazla mesai yapmıştı. Ancak PKK’nın, yasal Kürt partilerinin ve Kürt halkının serinkanlı, hatta belki de fazlasıyla “barışçı” tutumu ve ABD-İsrail-Britanya ekseninin Ortadoğu’yu yeniden biçimlendirme projelerinin bölge halklarının direnişi nedeniyle kayalara toslaması, bu Kürt-karşıtı kampanyanın tansiyonunun bir ölçüde düşmesine yol açmıştır. Egemen sınıfların bir bölümünün ve özellikle AKP hükümetinin, geleneksel yadsıma ve yoketme politikasına tümüyle angaje olmaması da aynı doğultuda bir etki yapmıştır ve yapmaktadır. Peki, Ankara Sri Lanka gericiliğinin izinden gitmeyi ve PKK’ya ve Kürt halkına karşı Sri Lanka usulü bir katliama girişmeyi göze alabilir mi? Bence hayır. Böylesi bir girişim, sadece Türkiye Kürdistanı’nda değil, Türkiye’nin büyük kentlerinde de sonunun nereye varacağını hiç kimsenin kestiremeyeceği ve statükoyu ve egemen sınıfların genel konumunu sarsabilecek toplumsal çalkantılara neden olabilir. PKK’nın askeri gücünün ve Kürt halkının direniş potansiyelinin iyi-kötü farkında olan Türk burjuvazisinin, halihazırda ülkenin bölünmesine yol açabilecek böylesi geniş-ölçekli bir etnik çatışmayı göze alamadığını ve görünür gelecekte de göze alamayacağını söyleyebiliriz. Bu bakımdan o, karşı-devrimci zorun yanı sıra birtakım cılız ödünler ve ürkek ve yarım-yamalak reformlarla Kürt halkını rejime bağlamaya çalışma çizgisini sürdürecektir.

Bunlara beşinci bir faktörü, yani son yıllarda uluslararası konjonktürde meydana gelen önemli değişiklikleri eklemek gerek. 11 Eylül 2001’de New York’ta meydana gelen terör eylemlerinin ardından ABD’nin yanı sıra AB, Hindistan, İsrail, Çin, Pakistan vb. daha net bir biçimde Sri Lanka gericiliğinden yana tutum aldılar.[8] Bu dönemde genel olarak silahlı sınıfsal ve ulusal kurtuluş hareketlerinin “terörle savaşım” kapsamına alınması eğilimi güç kazandı. Bellibaşlı emperyalist devletlerin Tamil ayaklanmasının bastırılmasını Güney Asya’nın “istikrarı” bakımından gerekli görmeleri, ABD-İsrail ikilisiyle Hindistan arasındaki bağların güçlenmesi, Doğu Asya ile Ortadoğu arasında önemli bir geçiş noktasında bulunan Sri Lanka’nın –eskiden İngiliz sömürgecilerinin ve ABD emperyalistlerinin kullandığı– bazı limanlarının askeri öneminin artması vb. Colombo’nun elini bir ölçüde güçlendirdi. TİKK’nın kadro ve askeri donanım aktarımı için kullandığı Hindistan’daki lojistik destek noktalarını yitirmesi, Hindistan’ın TİKK’ya deniz ambargosu uygulaması, hatta Sri Lanka ordusuna istihbarat desteği vermeye başlaması, ABD ve İsrail askeri danışmanlarının Sri Lanka ordusunun eğitimine katılmaları, Çin, Pakistan ve İsrail’in Sri Lanka ordusunu silahlandırmaları, önde gelen emperyalist devletlerin TİKK’yı terör örgütleri listelerine almaları ve TİKK yanlısı Tamil diyasporasının para ve silah toplama kampanyasını yasaklamaları vb. güç dengesinin Sri Lanka gericiliği lehine bozulmasına katkıda bulundu.

Bu dönemin Kürt ulusal hareketi bakımından da bazı zorluklar yarattığı söylenebilir. Ortadoğu’yu ele geçirme ve bölgenin haritasını yeniden çizme gibi emperyal ihtirasları ağır bir darbe yiyen ve stratejik konumu zayıflayan ABD emperyalizmi, gerek Irak’ta ve gerekse Afganistan ve Pakistan’da desteğine daha fazla gereksinim duyduğu Türk gericilerinin PKK’yı sınırlama ve denetim altına alma yolundaki taleplerine karşı biraz daha duyarlı hale gelmiş durumda. Türkiye’yi tam üye sıfatıyla kendi bünyesine alacak olmasa da onunla ilişkilerini derinleştirerek sürdürme eğiliminde olması, Avrupa Birliği’nin PKK’ya ve Kürt davasına daha uzak durmasına yol açmaktadır. Buna karşılık, ABD kuvvetlerinin Irak’tan kademeli olarak çekilmesine bağlı olarak Irak devletiyle Kürdistan Bölgesel Hükümeti arasında bir dizi konuda zaten varolan sürtüşme ve çekişmelerin daha da yoğunlaşacak olmasının, KDP ve KYB gibi burjuva-feodal Kürt partilerinin PKK’ya karşı bir harekata girişmeleri olasılığını zayıflattığı da pekala ileri sürülebilir. Her halükarda PKK’nın –burada ayrıntısına girmeyeceğim– sorunlarının Tamil ulusal hareketinin karşı karşıya bulunduğu zorluklarla hiçbir biçimde karşılaştırılamayacağı açıktır.

Saydığım bu objektif faktörlere, Tamil ulusal direnişini zayıflatan subjektif faktörler, yani TİKK önderliğinin işlediği ağır siyasal ve askeri hatalar eklenmiştir. Bunları şöyle sıralayabilirim:

Birincisi; TİKK’nın uzun süreli gerilla savaşı perspektifini yitirmesi ve adanın egemen olduğu kuzeyi ve doğusunda polisi, mahkemeleri, yasaları, vergi yönetimi, eğitim ve sağlık hizmetleri, radyo ve TV istasyonları, bankası, gümrük yönetimi gibi öğeleri de bulunan bir devlet yapılanmasına gitmesidir.

TİKK önderliği güçlü bir motivasyona sahip gözüpek savaşçılardan oluşan etkili bir askeri aygıt inşa etmiş ve Sri Lanka gericiliğine karşı yıllardır başarılı bir direniş sergilemiştir. Ancak belki de elde ettiği önemli başarılardan başı dönen TİKK, gerek iç ve gerekse uluslararası konjonktürün, kazandığı zaferleri pekiştirmesine henüz olanak vermediğini ve uzun bir süre de izin vermeyeceğini unutmuştur; o tam da bu koşullarda, artık daha güçlü ve daha iyi donanımlı hale geldiğini hesaba katmadığı Sri Lanka ordusuna karşı pek çok kez, toplar, zırhlı araçlar ve binlerce kişiden oluşan birlikler kullandığı mevzi savaşlarına girişmeye devam etmiştir. Yukarda da değinmiş olduğum gibi, 11 Eylül 2001 sonrası dönemde bellibaşlı emperyalist devletlerin yanı sıra gerici bölge devletleri de Colombo’ya giderek artan ölçüde –içinde savaş uçaklarının da bulunduğu– askeri donanım ve istihbarat yardımı sağlamış ve TİKK’nın lojistik destek ağlarını etkisizleştirmişlerdir. Bu da, böylesi mevzi savaşlarının TİKK’ya –savaşçı ve savaş malzemesi bakımından– maliyetini katlanılamayacak düzeye yükseltmiştir. (TİKK’nın ciddiye alınabilecek bir hava savunma kapasitesinin bulunmaması ve/ ya da ambargo nedeniyle uçaksavar füzeleri edinememesi/ bu tür silahlarını yenileyememesi, savaşın son döneminde Sri Lanka hava kuvvetlerinin Tamil direnişinin top bataryaları gibi sabit mevzilerini ve Tamil yerleşim bölgelerini nisbeten kolay bir biçimde bombardıman ve tahrip etmesine olanak verecekti.) Hızla büyüyen ve 2006’da 200,000 kişilik bir kuvvet haline gelen Sri Lanka ordusunun ABD ve İsrail tarafından eğitilmiş, görece küçük özel kuvvet birimleri halinde örgütlendiği, güçlenen Sri Lanka donanmasının Hint donanmasının da yardımıyla deniz ambargosunu etkili bir biçimde uygulamaya başladığı ve Tamil gerillalarına kadro, silah ve donanım taşıyan birçok tekneyi batırdığı koşullarda TİKK, esneklikten yoksun bu katı tutumuyla, yaşanan yenilginin yolunu kendi elleriyle döşemiştir. Savaş sanatının ustası Sun Tzu, bütün savaşların rakibi aldatmaya dayandığını söylüyor, güçlerini yoğunlaştırdığında ona karşı hazırlık yapmayı, güçlü olduğunda onunla çarpışmaktan kaçınmayı, onun komutanlarını öfkelendirmeyi ve şaşırtmayı, ona olduğundan daha zayıf gözükmeyi ve onu kibirli olmaya teşvik etmeyi, birleşik durumda olduğu zaman onun saflarını bölmeyi, ona hiç ummadığı zamanlarda saldırmayı vb. salık veriyordu. TİKK, Sun Tzu’nun bütün savaşlar ve özellikle de gerilla savaşları için geçerli olan bu yaklaşımını, en azından belli bir güç düzeyine eriştiği dönemde reddediyor ve kurtarmış olduğu alanları üstün düşman kuvvetlerine karşı inatçı bir biçimde savunma perspektifiyle hareket ediyordu. Oysa gerilla savaşının ustalarından Mao Zedung bu konuda şöyle diyordu:

“Kitleleri uyandırmak için kuvvetlerimizi dağıtır, düşmana saldırmak için kuvvetlerimizi yoğunlaştırırız.

“Düşman ilerler, biz geri çekiliriz; düşman konaklar, biz onu taciz ederiz, düşman yorulur, biz saldırırız; düşman geri çekilir, biz onu kovalarız.”[9] Murat Karayılan, geçenlerde Fırat Haber Ajansında yayınlanan mülakatında, TİKK ile PKK arasındaki benzerlik ve farklılıklara ilişkin bir soruyu yanıtlarken ana çizgileriyle doğru olan şu saptamayı yapıyordu:

“İkincisi; Tamil Kaplanlarının yapılanması gerilla yapılanması değildi. Dış güçlerin desteği ile kurtarılmış alan yaratmışlardı. Onlar da aynı bir devlet gibi kendilerini organize etmişlerdi, yaşam kurmuşlardı, yozlaşma gelişmişti, savaşma ruhu tükenmiş ve bitmişti. Zaten Sri Lanka devleti bunu gördüğü için yürütülen diyalog sürecini yarıda kesip ateşkesi bozarak saldırı başlatmıştır. Çünkü Tamil Kaplanları yozlaştılar. Kurtarılmış alanlarda kendi bireysel yaşamlarını kurmaya başladılar. Bir de dış destek kesilince, öyle dayanacakları sert ve sarp bir arazileri de yoktur, ormanlıktır ama düz bir ormanlıktır. Yine onların gerilla geleneği yoktur. Daha çok kurtarılmış alan ve daha büyük ölçekli hareketlerle eylem yapma tarzları vardır.”[10]

Uzun süreli gerilla savaşı ya da hareketli savaş perspektifine göre hareket etmeyi sürdüren, Türk ordusuna karşı mevzi savaşı metotlarını kullanmaya kalkmayan, erken devletleşme hayalleri kurmayan ve lojistik destek olanakları bir ölçüde daralsa da ortadan kalkmaktan uzak olan PKK’nın konumu bu açıdan da TİKK’nın konumuyla kıyaslanamaz. Dahası PKK’nın “erken devletleşme hayalleri” kurmak bir yana, en azından teoride herhangi bir devletleşmeyi kesinkes reddeden anarşist ve sivil toplumcu bir konuma sürüklendiğini kaydetmek de gerekir.[11] Tabii bu PKK’nın pratikte bir devlet gibi, hem de despotik bir devlet gibi hareket etmesine hiç de engel olmamaktadır.

TİKK’nın ikinci bir önemli hatası onun, Sinhal işçi ve emekçilerini kazanmayı ya da en azından tarafsızlaştırmayı öngören bir perspektiften yoksun olmasıdır. Bunda, Sinhal işçi ve köylülerinin büyük ölçüde Sinhal şovenizminin etkisi altında bulunmalarının önemli bir payı vardır elbet. Ve tabii, Sinhal kökenli devrimci örgütlerin zayıf düşmelerinin ve/ ya da Sinhal burjuvazisinin bağlaşık ve uşakları durumuna gelmelerinin de... Ufku, Tamil halkının ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkıyla sınırlı olan TİKK’nın, değişik uluslardan işçilerin ve diğer sömürülen emekçilerin anti-kapitalist özlemlerini savunan bir sosyalist programla ortaya çıkması beklenemezdi; bu sadece saflık olmakla kalmaz, aynı zamanda nesnelerin doğasına aykırı olurdu. Ne var ki TİKK, Tamil-olmayan halkların (Sinhallar, Sri Lanka Mur’ları) saflarındaki çeşitli demokratik muhalefet hareketleriyle bağ kurmak, Sinhal işçi ve emekçilerinin barış ve demokrasi özlemine sahip çıkmak, Sinhal toplumundaki hoşnutsuzluklardan yararlanmak için de hemen hemen hiçbir ciddi çaba harcamamıştır. Oysa; Sri Lanka gericiliğinin çürümesine, devlet bütçesinin önemli bir kısmının “savunma” harcamalarına ayrılmasına ve TİKK’ya ve Tamil halkına karşı yürütülen haksız savaşta onbinlerce oğlunu yitirmesine bağlı olarak Sinhal emekçileri saflarında anti-militarist ve savaş-karşıtı bir hareketin büyümesinin objektif koşulları belirli ölçülerde olgunlaşmıştı. Sri Lanka’da güçlü bir barış hareketinin oluşturulabilması ise, Sri Lanka gericilerinin manevra alanını daraltırken Tamil ulusal hareketininkini genişletecekti. Lenin’in proleter devriminin zaferi için mutlak bir gereklilik saydığı şu yaklaşım, ana çizgileriyle ulusal kurtuluş hareketleri için de geçerlidir:

“Kendinden daha güçlü olan bir düşman, ancak en son kertesine varan bir çaba gösterilerek ve düşmanlar arasındaki en küçük çatlaktan, ayrı ayrı ülkeler burjuvazileri arasında, her ülkenin içindeki burjuvazinin çeşitli grupları ve kategorileri arasında en küçük çıkar çelişkilerinden ve aynı zamanda geçici bir müttefik olsa da, sallantılı olsa da, koşula bağlı bulunsa da, pek o kadar sağlam ve güvenilir olmasa da, sayıca güçlü bir müttefiki kendi tarafına kazanmak için, en küçük olanaktan en büyük özen ve uyanıklıkla, en ustaca ve en akıllıca yararlanıldığı takdirde yenilgiye uğratılabilir.”[12]

TİKK’nın bununla bağlantılı üçüncü önemli hatası, sistemli sayılabilecek bir biçimde sivil Sinhalları ve hatta diğer etnik azınlıkları hedef alan terör eylemlerine girişmesidir. Devrimci terör tamamen meşrudur; tüm tutarlı demokratlar ezilen sınıfların ve ezilen ulusların kendilerini ezenlere karşı silahlı savaşım ve savunma hakkını kayıtsız koşulsuz kabul ederler. Ancak, doğru hedeflere yönelmediği, devrimci ahlak ve meşruiyetin kurallarına uygun bir tarzda kullanılmadığı takdirde terör, TİKK gibi örgütlerin elinde rahatlıkla, devrim ve ulusal kurtuluş davasına büyük ölçüde zarar veren ve emperyalist ve yerli burjuvazinin provokasyonlarına ve gerici propagandasına hizmet eden bir alete dönüşebilir. Kör terör eylemleri Sri Lanka burjuvazisinin eline, Tamil halkının haklı davasını gözden düşürmek, Sinhal şovenizmini ve Tamil-karşıtlığını kışkırtmak ve Sinhal işçi ve emekçilerine de çok ağır bedeller ödeten bu karşı-devrimci savaşı ciddi bir itirazla karşılaşmaksızın yürütebilmek için paha biçilmez bir silah vermiştir; dahası bu eylemler, Tamil ulusal kurtuluş davasına uluslararası planda verilen desteğin azalmasına da katkıda bulunmuştur. Örneğin, TİKK’nın 1991 yılında düzenlediği bir suikastla Hindistan eski Başbakanı Rajiv Gandi’yi öldürmesi[13] üzerine Hint devleti TİKK’nin Tamil Nadu eyaleti başta gelmek üzere ülke içindeki çalışmalarını yasaklamış ve bu cinayet Hindistan halkının Tamil davasına sempatisini bir ölçüde zayıflatmıştı. Bu hatalı ve meşru olmayan ve dahası Tamil ulusal davasına hiçbir yarar sağlamayan eylemlerin yaygın bir biçimde kullanımı, belirleyici düzeyde olmasa da Avrupa Birliği’nin, ABD’nin baskısına boyun eğerek 19 Mayıs 2006’da TİKK’yı “terörist örgütler” listesine almasında ve Tamil diyasporasının bağış toplama çabalarını engellemesinde rol oynamıştı.

PKK’nın TİKK’dan farklı olarak egemen ulustan işçi ve emekçilerin demokratik talepleri karşısında daha duyarlı olduğunu ve Türkiye’deki demokratik muhalefetle bağ kurma çabası bakımından daha olumlu bir konumda durduğunu söylemek olanaklı. Tabii bunun, Türkiyeli demokratik ve devrimci güçleri ve Türk işçi ve emekçilerini bazı reform kırıntıları karşılığında “kendi” egemen sınıflarıyla uzlaşmaya çağırma anlamına geldiğini, yani reformist-tasfiyeci bir nitelik taşıdığını asla unutmamak kaydıyla. Başka yazılarımda dile getirmiş olduğum gibi, burjuva sınıfsal ve siyasal niteliğinden ötürü PKK ve onun denetimi altındaki örgütler “terör” konusunda ilkelere dayalı bir tutuma sahip olmamış ve tümüyle pragmatik bir rota izlemişlerdir; onlar, uzak ve yakın geçmişte Türkiyeli devrimci örgütlerle ve onların kadro ve sempatizanlarıyla çatışmalara girişmiş ve yer yer hem Kürt ulusal davasına ve hem de Kürt ve Türk işçi ve emekçilerinin birliğine zarar veren eylemlere imza atmışlardır. Ancak TİKK’dan farklı olarak bu örgütün, gerek eskiden ve gerekse son yıllarda –TAK (= Kürdistan Devriminin Şahinleri) adını kullanarak– Türkiye’de sivil hedeflere yönelen hatalı eylemlerinin yaygın ve sistemli bir nitelik taşımadığı da açıktır. Dolayısıyla bu açıdan da PKK’nın konumu ve tutumunun TİKK’nınkiyle çok fazla benzerlik göstermediğini söyleyebiliriz.

Dördüncüsü; salt askeri bir bakış açısıyla hareket eden TİKK’nın, burjuva ve reformist Tamil grupları ve kişiliklerine, Tamil aydınlarına, –en azından bir dönem Hindistan’ın desteğini alan– TELO (= Tamil İlam Kurtuluş Örgütü), EPRLF (= İlam Halkının Devrimci Kurtuluş Cephesi) gibi başka radikal devrimci Tamil gruplara ve yer yer örgüt içindeki kadrolara karşı oldukça yaygın bir biçimde zor ve şiddet kullandığı bilinmektedir. Kendisini destekleyen kitlelere karşı da aşağı yukarı benzer bir biçimde yaklaştığını tahmin edebileceğimiz böylesi bir örgütün, esas dayanağı olan ya da olması gereken Tamil halkıyla da yeterince düzgün ve yeterince devrimci bir ilişki kuramamış ve süreç içinde onların güvenini bir ölçüde yitirmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bu bağlamda 2004’te TİKK’nın doğu bölgesi komutanı Albay Karuna’nın 5,000 dolayında savaşçıyla birlikte örgütten ayrılmasının Sri Lanka gericiliğiyle Tamil ulusal direnişi arasındaki nazik güç dengesini önemli ölçüde etkilediğini bir kez daha anımsamakta yarar var. Uluslararası basında bu bölünmenin ayrıntıları hakkında çok fazla bir bilgi bulunmuyor; ancak TİKK’nın kendini putlaştıran ve Tamil halkının ve kendi örgütünün kollektif bilgi ve deneyim birikiminden yararlanma yolunda hiçbir çaba harcamayan lideri Velupilay Prabaharan’ın otokratik yönetim tarzının, örgüt içinde az-çok demokratik bir işleyişin ve eleştirel bir tartışma ortamının bulunmamasının ve adanın kuzeyinden gelen Tamil kadrolarıyla adanın doğusundan gelen Tamil kadroları arasındaki güvensizlik ve sürtüşmelerin, Karuna grubunun kopuşunda önemli bir rol oynadığını tahmin edebiliriz. Tabii bu tür hataların, Karuna grubunun Sri Lanka gericiliğinin saflarına geçişini ve ihanetini asla haklı çıkarmadığını unutmamak kaydıyla.

PKK’nın bir dizi açıdan TİKK’ya benzer özelliklere sahip olduğu açıktır; o da geçmişte diğer bazı Kürt örgütlerine karşı zor kullanmıştır. Hatta buna ilişkin politikasında köklü bir değişiklik olduğuna ilişkin bir belirti de bulunmamaktadır. Eleştiri-özeleştiri kültüründen ve demokratik bir iç işleyişten büyük ölçüde yoksun olan PKK da, yer yer örgüt içindeki kadrolara karşı zor kullanmakla ve lideri Abdullah Öcalan’a adeta tanrısal nitelikler yüklemekle sakatlanmıştır. Öte yandan PKK, “Albay Karuna” olayı boyutlarında bir bölünme yaşamamıştır ve uzaktan değerlendirilebildiği kadarıyla, silahlı kuvvetlerinin tek bir merkezi önderlik tarafından yönetimi konusunda bir zaaf içinde gözükmemektedir. Daha önce bazı yazılarımda değinmiş olduğum gibi PKK içinde, biri Türk gericiliğiyle bağlaşma yanlısı (“Türkiyeci”) ve diğeri ABD ve AB emperyalistleriyle bağlaşma yanlısı olmak üzere iki eğilimin bulunmuş olduğu doğrudur. Ancak, 2003 sonrasında ABD ve bağlaşıklarının stratejik konumunun zayıflaması, onların Ortadoğu’yu “demokratik bir dönüşüm”e uğratacağı yolundaki temelsiz ve subjektif umutların boşa çıkması ve ABD ile AB’nin Türk gericilerinin desteğine daha fazla gereksinim duyar hale gelmeleri ve onlarla ilişkilerini geliştirmekten yana bir tutum takınmaları, PKK içindeki bu iki eğilim arasındaki mesafeyi büyük ölçüde daraltmış gözüküyor.

Bütün bu verileri hesaba katarak bir bilanço yaptığımızda şunu görürüz:

Objektif koşulların kötüleşmesinin oynadığı önemli role rağmen TİKK’nın yenilgisinin ana ya da belirleyici nedeni, bu örgütün önderliğinin yapmış olduğu ve yukarda değinmiş olduğum bir dizi stratejik ve taktiksel hata olmuştur. Ezilen halkların kurtuluş savaşımlarının tarihsel deneyimi; Kore’den Vietnam’a, Cezayir’den Filipinler’e, Küba’dan Afganistan’a kadar pek çok ülkede gerçekten kitlelere dayanan ve onları seferber edebilen ulusal kurtuluş örgütlerinin, varolan büyük askeri kuvvet eşitsizliğine rağmen emperyalist ve sömürgeci güçlere karşı başarılı bir direniş sergileyebildiklerini göstermiştir. Ne yazık ki, en azından şimdilik TİKK ve Tamil ulusal direnişi bu kuralın önemli istisnalarından biri olmuş gözüküyor.

Öte yandan, PKK’nın konumu ve tutumuyla TİKK’nın konumu ve tutumu arasında bir paralellik kurmak ve bu “saptama”dan hareketle PKK’nın da TİKK’nın akıbetine uğrayacağını ileri sürmek olanaklı değildir. Böylesi görüşler büyük ölçüde ya da tamamen subjektif ve yanlış bir nitelik taşımanın ötesinde, Türk şovenistlerinin ve faşistlerinin Kürt halkını ve ulusal hareketini silahsızlandırmak ve teslim almak için yürüttükleri psikolojik savaş kampanyasının bir parçasıdırlar. Dolayısıyla, Türk gericiliğinin kuyruğuna takılan ve Kürt halkının kendi yazgısını belirleme, yani ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkını ve onun, Türk burjuvazisinin devlet terörüne karşı kendini silahla savunma hakkını –hem de demokratizm adına– reddeden burjuva liberallerinin tutumu, onların proletaryaya ve ezilen halklara ihanet ve düşmanlık çizgilerinin kopmaz bir parçasıdır.

Şunu da ekleyebilirim: Yaşanan pratik, Türk ordusunun 1980’lerin ve 1990’ların daha/ çok daha elverişli koşullarında PKK’yı askeri olarak yenemediğini ve yenemeyeceğini yeterince göstermiştir. Herhalde kalın kafalı, korkak ve vahşi Türk burjuvazisi ve generallerinin de bu gerçekliği kavramış olduklarını varsayabiliriz. Ne var ki bunun böyle olması, PKK’nın bugün teslimiyetçi bir rota izlemediği ve tamamen tasfiye edilme tehlikesiyle yüzyüze bulunmadığı anlamına gelmiyor. Kürt halkının ulusal-demokratik taleplerini çoktandır rafa kaldırmış, Kürt ulusunun ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkını reddetmiş, yani kendi orijinal programını ayakları altına almış, daha da kötüsü en azından 1999’dan bu yana teslimiyetçi bir rotaya sapmış olan PKK, Kürt halkının güç ve potansiyelini Türk gericiliğinin hizmetine sunmayı (gerici bir Kürt-Türk birliği projesi) önermeye devam etmektedir. Demek oluyor ki, en azından teorik olarak ya da son çözümlemede PKK’nın TİKK’nın akıbetini, başka bir yoldan giderek paylaşmasının olanaksız olduğu söylenemez. Tarih, savaş meydanlarında yenilmeyen komünist, devrimci ve ilerici örgütlerin, siyasal önderliklerinin korkaklıkları, oportünizmleri ve ihanetleri nedeniyle bütün kazanımlarını düşmana masa başında teslim ettiği bir dizi örnek de kaydetmiştir. Bu bakımdan Kürt halkının ve onun devrimci öncülerinin, Türk gericilerinin ve onların perde arkasındaki efendilerinin çevirmekte oldukları dolaplar konusunda siyasal uyanıklıklarını muhafaza etmeleri son derece büyük bir önem taşımaktadır.

*   *   *

Sri Lanka gericilerine ve onları desteklemek suretiyle sivil ve üniformalı Tamil ve Sinhal işçi ve emekçilerinin kanının oluk oluk akıtılmasına katkıda bulunan emperyalist ve gerici devletlere gelince onlara, sevinmekte ve “zafer”lerini kutlamakta acele etmemelerini salık verebiliriz. Tamil halkının ayağa kalkmasını ve elde silah haklarını savunmasını gerektiren koşulların hiçbiri ortadan kalkmamıştır. Hala düşmanın eline geçmemiş olan binlerce TİKK savaşçısı var. Daha da önemlisi, Tamil halkı 1980’lerin başından bu yana Sinhal şovenizmi ve militarizmine karşı militan bir savaşım geleneği oluşturmuş ve önemli bir siyasal ve askeri deneyim birikimi edinmiş bulunuyor.

Tamil halkına karşı yürütülmüş olan haksız savaş ve devlet terörü sadece ülke ekonomisini çöküşün eşiğine getirmekle kalmamıştır; bu savaş ve devlet terörü, onbinlerce oğlunu savaşa kurban veren Sinhal işçi ve köylülerini de büyük ölçüde yoksullaştırmış ve Sinhal gerici egemen sınıflarının çeşitli milliyetlerden Sri Lanka işçi ve emekçileri üzerindeki diktatörlüğünü de pekiştirmiştir. Sri Lanka ordusunun şefi Korgeneral Fonseka’nın, savaşın sona ermiş olmasına rağmen, sözümona TİKK’nın son kalıntılarının ortadan kaldırılması için silahlı kuvvetlerin personel sayısının yüzde 50 arttırılarak 300,000’e çıkarılacağını açıklaması bunun en önemli göstergelerinden biridir. Fonseka bu açıklamasıyla, aslında sadece Tamil halkına ve savaşçılarına değil, önümüzdeki dönemde siyasal ve ekonomik hakları için yeniden sahneye çıkacak olan Sinhal işçi ve köylülerine de bir tehdit mesajı veriyordu.

Ancak gelecek, kokuşmuş, vahşi ve emperyalist-uşağı Sri Lanka burjuvazisine ve generallerine değil, değişik ulus ve milliyetlerden Sri Lanka işçileri ve diğer sömürülen emekçilerine aittir; onların olacaktır. Eğer,

a) Onyıllardır Sri Lanka gericiliğine karşı kahramanca savaşmış ve büyük askeri ve siyasal başarılara imza atmış olan Tamil halkı ve onun devrimci öncüleri yaşadıkları bu ağır taktiksel yenilgiyi doğru bir biçimde değerlendirebilir, ondan gereken dersleri çıkarabilir ve TİKK’nın burjuva/ küçük-burjuva milliyetçi çizgisinin boyunduruğundan kurtulabilir,

b) Sinhal işçi ve emekçileri Sinhal şovenizminin zehirli etkisinden sıyrılmaya, Tamil halkına karşı yürütülmüş olan savaşın gerek Tamil ve gerekse Sinhal halklarına yaşattığı ağır felaketin hesabını egemen sınıflardan sormaya başlar ve ekonomik ve siyasal hakları için savaşıma atılır,

c) Değişik ulus ve milliyetlerden Sri Lanka işçileri ve sömürülen emekçilerinin gerçek çıkarları doğrultusunda emperyalizme ve kapitalizme karşı savaşım verecek ve her iki halkın tepki, hoşnutsuzluk ve öfkesini devrimci bir kanala akıtabilecek bir devrimci öncü oluşturulabilirse Sri Lanka burjuvazisinin ve generallerinin ve onların emperyalist efendilerinin sevinç çığlıkları kursaklarında bırakılabilir.

Mayıs-Haziran 2009

 



[1] Sri Lanka ordusunun şefi Korgeneral Sarath Fonseka, 23 Eylül 2008’de, Kanada’da yayımlanan National Post adlı gazeteye verdiği mülakatta şöyle diyordu:

“Bu ülkenin Sinhallara ait olduğuna derinden inanıyorum… Ülkede çoğunluğu, nüfusun yüzde 75’ini oluşturduğumuza göre hiçbir zaman teslim olmayacağız; biz bu ülkeyi savunma hakkına sahibiz.”

[2] 1981’de iki Sinhal bakanın yönlendirdiği “güvenlik” kuvvetlerinin başlattığı terör dalgasında, adanın kuzeyindeki Jafna’da, içinde 100,000 dolayında son derece değerli kitap ve diğer el yazması yapıtların bulunduğu Jafna Halk Kitaplığı yakıldı.

[3] Çin Halk Cumhuriyeti Başbakanı Çu En-lay, Seylan Başbakanı Sirimavo Bandaranaike’ye gönderdiği mektupta aynen şöyle diyordu:

“Kendilerini ‘Guevaristler’ olarak adlandıran ve saflarına yabancı casusların sızdığı bir avuç insanın oluşturduğu kaotik durumun Ekselanslarınızın ve Seylan Hükümetinin çabalarıyla denetim altına alınmış olduğunu görmekten hoşnutluk duyuyoruz. Ekselanslarınızın liderliği ve Seylan halkının işbirliği ve desteği sayesinde gericilerin Seylan halkının çıkarlarını baltalamak için ülke içinde ve dışarda planladıkları bu isyan eylemlerinin başarısızlığa uğrayacağına inanıyoruz.” (Ceylon Daily News, 27 Mayıs 1971)

[4] 2005 yılına gelindiğinde JVP, ABD emperyalizminin Afganistan ve Irak’taki işgalini destekleme ve TİKK’nın ABD’deki mal varlığına elkonması için George W. Bush kliğine yalvarma noktasına gelmişti. Bu sözde Marksist partinin lideri Somawansa Amarasinghe 26 Nisan 2005’te, “uluslararası topluluğa”, yani ABD ve bağlaşıklarına, “çatışmalarla iç içe olan diğer ülkeler” için yapmış oldukları gibi Sri Lanka için de “barışa giden bir yol haritası” (!) oluşturma çağrısı yapmıştı.

Amarasinghe 4 Haziran 2009’da ise başında, Tamil direnişini kanlı bir biçimde ezmiş olan Mahinda Rajapaksa’nın bulunduğu faşist Sri Lanka hükümetini, adanın Tamil azınlığına ödünler vermemesi ve bu suretle ordunun TİKK’ya karşı kazandığı zafere “ihanet etmemesi”ni söyleyerek uyarabiliyordu.

[5] ABD’nin, o dönemdeki Sri Lanka elçisi Jeffrey Lunstead Ocak 2006’da TİKK’yı uyarmış ve onu, silahlı savaşımdan vazgeçmediği ve silahsızlanmadığı takdirde karşısında “daha güçlü, daha başarılı ve daha kararlı bir Sri Lanka ordusu” bulmakla tehdit ettikten sonra sözlerini şöyle sürdürmüştü:

“Biz, kontr-terörizm inisiyatiflerine destek verme ve yasadışı mali transferleri engelleme çabalarımızı da kapsayan askeri eğitim ve yardım programlarımız aracılığıyla Sri Lanka hükümetinin halkını koruma ve onun çıkarlarını savunma yetisinin biçimlenmesine yardım ediyoruz.” ABD’nin şimdiki Sri Lanka elçisi Robert Blake ise Haziran 2007’de yaptığı bir açıklamada ülkesinin “Sri Lanka ordusuna eğitim ve donanım sağlamak suretiyle… Sri Lanka’nın teröre karşı savaşımına güçlü bir destek verdiğini” söylüyordu.

[6] Savunma Bakanı Gotabaya Rajapaksa TİKK’nın yenilmesinden sonra yaptığı açıklamada, son üç yılda meydana gelen çatışmalarda 6,261 asker, polis ve paramiliter muhafızın öldüğünü, 30,000 asker ve polisin de yaralandığını söyledi. Rajapaksa, 1981'den bu yana ölen “güvenlik” görevlisi sayısını ise 23,790 olarak verdi. Gerici devletlerin böylesi çatışmalarda kendi kayıplarını olabildiğince az, savaştıkları isyancı kuvvetlerin kayıplarınıysa olabildiğince çok gösterme eğilimi taşıdıkları gözönüne alındığında bu rakamların fazlasıyla muhafazakar bir nitelik taşıdığı tahmin edilebilir.

[7] MGK Genel Sekreterliği'nin 1996'da hazırladığı 40 sayfalık Güneydoğu Eylem Planı’nda –büyük olasılıkla kasıtlı bir abartma payı taşıyan– şu saptama yapılıyordu:

“Kürtlerin oturduğu bölgelerde nüfus artışı diğer bölgelerden yüksek. Kürt nüfusu 2025'te toplam nüfusun yüzde 50'sinin üzerine çıkma eğiliminde. Bu, Kürt milliyetçiliğinin canlı tutulmasıyla birlikte düşünüldüğünde, uzun vadede Türkiye için vahim tehdit oluşturabilir. Bölgede nüfus planlaması seferberliği elzemdir. Az çocuğa prim ve çok çocuğa vergi gibi radikal önlemler gereklidir.” (“Güneydoğu’ya Nüfus Planlaması MGK’daydı”, Milliyet, 26 Ağustos 2005, abç)

[8] TİKK’nın liderlerinden Anton Balasingham, 2004’te yayımlanan War and Peace: Armed Struggle and Peace Efforts of Liberation Tigers (=Savaş ve Barış: Kurtuluş Kaplanlarının Silahlı Savaşımı ve Barış Çabaları) adlı kitapta şunları belirtiyordu:

“İsrail’le eşgüdüm içinde hareket eden ABD, Sri Lanka’ya yaptığı askeri ve tekniksel yardımı Yahudi devleti aracılığıyla yolladı.

“… İsrail, Sri Lanka’nın deniz gücü kapasitesini güçlendirmeye başladı ve Sri Lanka silahlı kuvvetlerine ve özellikle Özel Görev Gücü’ne kontrgerilla eğitimi vermek için ülkeye İç Güvenlik Servisi’ne (Şin Bet) bağlı istihbarat elemanları getirdi.” (Aktaran Tim Dobson, “Sri Lanka: The West Backs Genocide”/ “Sri Lanka: Batı Jenosidi Destekliyor”, 16 Mayıs 2009)

[9] Aktaran Robert Taber, The War of the Flea, Paladin, 1972, s. 53

[10] “Karayılan: Ateşkes Tek Taraflı Devam Edemez”, ANF, 22 Mayıs 2009

[11] Abdullah Öcalan, Kongra-Gel’in 25 Mayıs 2007’de toplanan ve Koma Ciwaken Kürdistan Sözleşmesi’ni kabul eden genel kuruluna gönderdiği yazıda şöyle diyordu:

“Kürdistan içinse kendi kaderini tayin etme hakkı, milliyetçi temelde devlet kurmak değil, siyasi sınırları sorun yapmadan ve sınırları esas almadan kendi demokrasisini kurma hareketidir. İran’da, Türkiye’de, Suriye’de ve hatta Irak’ta oluşacak bir Kürt yapılanmasında tüm Kürtler bir araya gelerek kendi federasyonlarını, birleşerek de üst konfederalizmi oluştururlar...

“Kürdistan Demokratik Konfederalizmi bir devlet sistemi değil, halkın devlet olmayan demokratik sistemidir.”

[12] Lenin, Komünizmin Çocukluk Hastalığı: ‘Sol’ Komünizm, Çev.: Muzaffer Erdost, Sol Yayınları, Ankara 1991, s. 66-67

[13] Rajiv Gandi, başbakanlığı döneminde Sri Lanka’ya Hint Barış Koruma Kuvveti’nin gönderilmesinde belirleyici bir rol oynadığı için TİKK tarafından hedef alınmıştı. Bu kuvvetin Sri Lanka’daki 32 aylık süren varlığı sırasında meydana gelen çatışmalarda 1,100 Hint askerinin ve 5,000’den fazla Sri Lankalı Tamil’in öldüğü tahmin ediliyor.

 

 

Okunma 17587 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.